Altyazı
Ajanda
Makaleler
Söyleşiler
arsiv
Seminerler
Proje Ofisi
GÜNCEL






 

YÜKSEL AKSU


KAHKAHANIN MUHALEFETİ

Yüksel Aksu’nun yeni filmi Entelköy Efeköy’e Karşı kalabalığı, kahkahası, debdebesi, harala gürelesi bol bir komedi. Dümbüllü İsmail’den Brecht’e, Dionysos’tan Pertev Naili Boratav’a uzanan geniş bir referanslar zincirinde gezinen Aksu’nun muhabbeti de tıpkı filmi gibi şenlikli.

SÖYLEŞİ: SENEM AYTAÇ, BERKE GÖL

FOTOĞRAF: ESRA ÖZBAN
 
Hem belgesel çeken hem de kurmaca alanında komedi türünde filmler çeken bir yönetmensiniz. Bize bu kombinasyon ilginç geliyor, düşündük de dünyada da fazla örneği yok gibi geldi bize...
Ben türler arasında bir hiyerarşi olduğuna inanmıyorum. Tam tersi birbirlerini besliyorlar bence. Belgeselle asık surat arasındaki denkleme de çok inanmıyorum; komik belgeseller olabilir. 90’larda Underground Kadir ve Sinema Çetesi adlı bir belgesel çektim mesela, o da komedisiyle çok sükse yapmıştı. Belki belgesel ve komedinin bendeki ontolojik karşılığı şu olabilir; hayatın çekilmezliğini komediyle hafifletebiliyorum. Yani belgesel eşittir gerçekse, kurmacada bunu biraz tahrif ederek, bozarak, belki daha da gerçeğine ulaştırarak hafifletmeye çalışıyorum. Chaplin’in meşhur lafı gibi; “yakın planda trajik, geniş planda komiktir hayat”. Türkiye’ye baktığında da genel olarak iç açan bir durum yok ortada. Mesela Entelköy Efeköy’e Karşı’da da, Türkiye’nin birbirleriyle ayrı paradigmalara sahip olan, birbirlerini ‘entel danteller’ ve ‘magandalar’ olmak üzere 80’lerden beri ötekileştiren, birbirini anlamayan ve anlamak da istemeyen insanların trajik haline çok geniş bir plandan bakıyorum ve bu da işi benim için komediye dönüştürüyor. Bu filmde de “bu komik halimizi görelim ki, mânâlı mânâsız kavga edip durmayalım” demeye getirdim herhalde.
 
“Demeye getirdim” diyorsunuz ama bir yandan da filmin içinde anlatıcı olarak yer alıyorsunuz ve filmin sonunda kıssadan hisse olarak doğrudan söylüyorsunuz da aslında bunu.
Demeye getirmemişim, demişim, hatta belki de çok didaktik demişim. Neden? Bir, fikirlerimi saklamaktan hazzetmiyorum. İki, son yıllardaki entelektüel ketumiyetten de hazzetmiyorum. Fikir sahibiyim, az ya da çok. Sahip olduğum bu fikirleri de paylaşmak istiyorum. Param olsaydı paramı da paylaşırdım. Belki fazlaca fikir paylaşmış olabilirim, didaktik olduğunu çok düşünmüyorum ama bir form denedim. Prologla giriyorum, epilogla çıkıyorum. Brecht sanatsal ve düşünsel olarak benim hayatımda çok büyük yer tutuyor. Ve onda prolog, epilog ve dolayısıyla epizodik anlatım çok değerlidir. İkinci olarak da geleneksel halk tiyatrosu, Anadolu tiyatrosu ve bu topraklardan çıkmış satirik gösteri geleneği içinde de var olduğunu düşündüğüm bir form bu. Meddahlık geleneğinde anlatıcı -mesela Dümbüllü İsmail ya da Lamii Çelebi- hikâyeye yabancılaştırarak girer, hikâyeden yine yabancılaştırarak çıkar ve kıssadan hisseyi verir. Batı edebiyatının mesaj ya da tez dediği şey aslında. Brecht’in Anadolu tiyatrosuyla ilgili olarak söyledikleri de çok önemlidir benim için. Brecht de şakasını yapar, ironisini yapar ama sonunda demek istediği şeyi der. Haşa ben o kadar usta ve mahir değilim. Ama bunu doğru buluyorum ve bu anlamda seyirciyi yormak da istemiyorum.
Dünya sineması giderek saklama üzerine kurulu bir hal alıyor. Bu kötü değil ama sinema da sadece bu değil. Sinema aynı zamanda bir şenlik, bir ritüel. Sinemanın tanrısı öyle ya da böyle Dionysos. Her ne kadar Appolloncu bir şey de olsa... Çerçevenin dışına taşan, bilgi olur, fikir olur, enerji olur, her ne ise o... Godard’ın o lafını hiç unutmak istemem: "Sinema, sinema değildir." Biz fazlaca kastırıyoruz sinema meselesini, biçimi, saklanmayı, saklamayı...
Kısacası ifşa edilen metin elitist bakış açısından bir rahatsızlık yaratıyor. İfşa edilen fikri kendisine yapılan bir sabotaj olarak algılıyor; bu doğru değil, biz buna fikir paylaşımı diyoruz. Kaldı ki, fikir sahibi olmayan kalabalıklar var, fikre ihtiyaçları da var, fikri istiyorlar da. Onlar alınmıyorlar yani. Sabahtan akşama kadar taksicilik yapan birisinin fikre ihtiyacı var ve istiyor da. Profesyonel entelijansiya, filmler sadece onlara yapılıyor sanıyor. Filmler hayata ve insanlara yapılmalı, kendi içimizdeki kapalı devrelere değil.
Bütün 20. yüzyılın fikir habitatına etki eden Brecht yine unutuldu bence. Dalganın, şakanın, kahkahanın muhalefeti unutuldu.
 
Sinemamızdaki anaakım komedilerde de bahsettiğiniz muhalif yön neredeyse hiç yok maalesef. Sizin yaptıklarınızla Ezel Akay’ın yaptıkları arasında bir bağ kurabiliriz belki. Geleneksel formları kullanma anlamında da bir paralellik var…
Evet, Ezel Akay’ın sineması ile bir akrabalığım var, aynı paradigma içinde düşünülebilir Ezel Akay’ın yapmaya çalıştığı şeylerle benimkiler. Ben diyalektiğe inanan birisiyim, gelenek de diyalektiktir biraz. Tarih boyunca süzülmüş gelmiş olanlardır, geleneği eğip bükersiniz, sıçratırsınız, devrimci, öncü olursunuz. Toptan reddedersiniz, avangard olursunuz. Geleneğin yeniden yorumlanması, yeniden bir forma oturtulmaya çalışılması bence değerli bir şey. Dionysos, Manisa-Sardes’li, yani Anadolulu. Bütün Ortaçağ boyunca Hoca Nasreddinler, Dionysos sonrası satirler, silenoslar... Mesela o küfür ve bel altı esprilerin de bende doktrinel karşılığı var. Küfürden ekmek yemek isteyen birisi değilim ben, mimesis yapıyorum. Durup dururken küfrettirmiyorum, bir dramaturjinin, bir kreşendonun üzerinden yaptırıyorum onu. Ama Ezop ama kıssahan ama anlatıcı ama meddah; bu formların sinema karşılıkları 60’lı, 70’li yıllarda var. Fakat o zaman Batı paradigmasından bihaber bir form olarak var, kötü değil ama bence eksik. Ve ben de o eksikliğin üzerine bir şeyler yapmayı tarihsel bir sorumluluk olarak görüyorum. Ertem Eğilmezlere, taa Leblebici Horhor’dan Bican Efendi’ye uzanan bir çizgide... Ama aynı zamanda Nanni Moretti’ye karşı da sorumluyum. Sadece ‘yerellik’ ya da sadece ‘evrensellik’ gibi kodların totaliter, tehlikeli kodlar olduklarını düşünüyorum. Melezliğe inanıyorum.
 
Bel altı espri ve küfür meselesine geri gelirsek...
Bu işin miladı şudur: Aristoteles ‘Poetika’da tragedyayı över, komedyayı yerer. Sınıflı kültürlerde egemen olan her zaman komedyayı aşağılar. Nitekim ciddiyet ve asalet arasında, soğukluk ve asalet arasında gestus olarak bir denklem vardır. Aristoteles’e göre tragedya ulvi insanların ve soyluların işidir, komedya ise bayağı insanların. Bel altı esprilere niye gülünür? Tabu olduğu için. Cinselliğin bastırılmasıyla mizaha dönüştürülmüş bir şeydir çünkü o. Muhtemelen ilkel, komünal dönemlerde insanlar çıplak dolaşırlarken, kimse bel altı esprilere gülmüyordu. Bastırılmışın geri dönmesidir bel atı espriler. Entelektüeller arasında da çalışmaz mesela bu tür espriler, halk arasında çalışır çünkü bastırılmışı en şiddetli, en tazyikli yaşayan onlardır. Özellikle de orta sınıftır. Foucault çok güzel ifşa ediyor bunları; 19. yüzyıl öncesinde bel altı o kadar bastırılmış bir şey değil, tedavülde, konuşulan bir şey, cinsellik bu kadar özel odalara hapsedilmemiş, insan bedeni bu kadar yüceleştirilip, ulvileştirilmemiş. Nitekim Pertev Naili Boratav’ın hazırladığı, Nasreddin Hoca’nın orijinal fıkralarının olduğu kitap bunun için toplatıldı. Çok bel altıydı, hem de adam mutasavvıf olmasına rağmen. “Küfür”e ve bel altı espriye bu kadar snob bir bakış çok Viktoryen, çok sınıflı bir bakış. Bunu herkes bilsin.
 
Peki cinsiyetçilik açısından bakacak olursak?
Sanatçı olarak bu tarihi biz yazmadık. Bu tarihe ben karşıyım bu başka bir şey. Küfüre ben de karşıyım. Ayrıca metropolün küfrüyle tarım toplumlarının küfürü de bir değil. Bugünkü bağlamında varoşta küfür bir şiddet, taşra bağlamında ise şaka, ironi ve aynı zamanda da bağlaç. İhtiyarların ağzında küfür neden komik olur? Çünkü artık cinsiyeti yok, artık erk değil. Ama yirmi yaşındaki bıçkın bir varoş delikanlısının ağzında dolu dolu küfür, şiddettir. Hangi bağlamda, ne zaman, nasıl kullandığın önemli, bu bir. İkincisi de, benim karakterim Buckingham Sarayı’nda büyümedi ki! Sanatçı olarak benim sorumluluğum bizim kendi etikamıza karşı mı, tarihe karşı mı? Milli Eğitim Bakanı değilim, Kültür Bakanı değilim, toplumun zihniyet evrenini oluşturacak birisi değilim. Bunu böyle yapsın da özensinler diye bir kahramana da yaptırmıyorum, hatta anti-kahramana küfrettiriyorum. Dolayısıyla o anlamda hayıflanmıyorum, suçlu hissetmiyorum kendimi. Toplum küfrediyorsa, ben de kameramı küfreden mecraya yönelttiysem, ben o enstrümana mecburum.
 
Dondurmam Gaymak’ta da, Entelköy Efeköye Karşı’da da, fikirleriniz üretim biçiminize de yansıyor. Yerel halkla birlikte çalışma deneyimi, profesyonel olmayan oyunculardan yararlanmak… Belki prodüksiyon sürecindeki bu deneyiminizden de bahsedebiliriz...
Bunu tespit ettiğinize sevindim çünkü işin bu kısmı genellikle gözden kaçıyor. Üretim biçiminin kendisini de biz belirliyoruz sonuçta. Eğer filmimiz hoşgörüyü öneriyorsa, hiyerarşiyi reddediyorsa ya da kolektif bir duygu geçiriyorsa, bunu iki otobüs profesyonel oyuncuyla da yapabilirsin. Ama biz samimi olsun diye Alman bir fotomodelden köyünden hiç çıkmamış bir köylüye ve profesyonel bir oyuncuya, hatta bir devlet bakanına ve ekolojik hareketin liderlerinden Claudia Roth’a kadar geniş bir yelpazede yapıyoruz filmi. Aslında filmin demek istediğini yapım biçiminin kendisi de söylüyor. Yani üretim biçimiyle ürün arasında bir hakikat arıyorum ve dolayısıyla yine “sinema sinema değildir”e geliyorum. O bir ‘happening’ bir anlamda. Diyelim ki film kötü çıktı, ki ben çok da beğenmiyorum, ‘happening’in kendisi güzel, iyi ve değerli. Beni çok iyi sinema ilgilendirmiyor, beni iyi yaşam ilgilendiriyor, iyi gündelik hayatlar ilgilendiriyor. Keşke her yanımız huzur olsa da sanata ihtiyaç kalmasa diyorum. Üretim biçimi ve ürün arasında doğru bir ilişki kurmaya çalışıyorum. Haftalarca süren provalar kastırıcı ve bezdirici olmaktan ziyade şenliğe dönüşüyor. Börekler, çaylar, gülüşmeler, itişmeler, kakışmalar, tozu dumana katmalar ve bütün bunların dizaynını bu konularda engin birikimi ve kuramsal bilgisi de olan Memet Ali Alabora yapıyor.
Ben biraz da kamusal sanatçı olmaya çalışıyorum. Zaten son yıllarda beni en çok üzen şey sinemanın kamusunu, kamusal alanını kaybetmesi. Bu kadar seyirci kaybı sadece seyirciye ya da Türkiye’nin kötü politikalarına atılamaz, bize de aittir biraz. Uzman seyirci olmayan, sinefil olmayan fakat her hafta bir kitap okuyan, günde 1-2 gazete deviren, Kayseri’deki bir doktor, Trabzon’daki bir eğitmen, Kütahya’daki bir hemşire, Diyarbakır’daki politik bir üniversite öğrencisi, bir filme gittiği zaman bir fikirle ya da bir etkiyle çıkmak istiyor. Oturup da yan anlam, üst anlam gibi şeylerle de teşriki mesai yapmak istemiyor doğal olarak. Vizeye çalışacak, hastaneye gidecek. Türkiye’de kültürel tüketim alışkanlıkları olan yaklaşık bir milyon insan var diyebiliriz. Bunları sinemanın esaslı bir takipçisine döndürebilirsek, bağımsız filmler yapmak isteyen yönetmenler kendi iktisatlarını üretebilirlerse, o zaman ne fonlara gerek kalır ne de seyirci goygoyculuğuna. Bence bu konularda dirsek çürütmeliyiz biraz, yoksa bu böyle gitmez.
 
Biraz filmin hikâyesine dönecek olursak, filmde köylüler, kendilerini ekolojik-anarşist olarak tanımlayanlar ve devlet olarak üç ayrı grup var. Filmin sonu, daha eko-sosyalist ya da eko-anarşist bir yapıdan ziyade ‘ekolojik turizm’i bu üç grubun da memnun olacağı bir ortak çözüm olarak öneriyor. Bu fazlasıyla liberal bir çözüm değil mi?
Haklısınız. Açıkçası orada ben de sizin gibi düşünüyorum. Film orada gerçekliğe biraz ayıp ediyor olabilir ama ihanet ettiğini düşünmüyorum; ikisi çok farklı şeyler. Yani sonunda devlet bakanı, hadi ben de ekolojist-anarşistim, açın pankartları, demiyor mesela. O konvansiyonel sinemanın bulabileceği kolay bir çözüm olurdu. Onun yerine, ey devlet erkanı, ey ona muhalefet edenler, ey uluslararası siyasa, ey köylüler, ortak bir dille bu termik santrali durduralım demek istiyor. Bir de filmler daha pozitif bir sonla bitince daha çok seyirci yapıyor ya, çok yalan söylemeden ama mutlu bir sonu olsun istedim açıkçası.
Benim orada asıl olarak söylemek istediğim ne? Turizm yaparsın ya da yapmazsın, kendi mimarine sahip çık. Madem muhafazakârsın, adam gibi muhafazakâr ol, muhafaza et o zaman. Neyi? Doğanı, mimarini, kadim kültürünü. Kan davasını muhafaza ediyorsun, mimarini muhafaza etmiyorsun. Kadına şiddeti muhafaza ediyorsun, konukseverliği muhafaza etmiyorsun. Tam da burada aslında köylüler köylü değil artık. Onlar modern hayatın periferisinde, amorfa dönmüş; arabesk, kartonet, sakil durumdalar. Tarlada çalışmak yok, saz çalmak, türkü söylemek yok; ritüellerini yapmıyor, hasat mevsiminde şenlik düzenlemiyor; internetin, televizyonun başında. Aslında kırda oturan varoş onlar. Köylü kalmadı ki, yeniden köylü yetiştirmeliyiz, belki köylü yetiştirmek için üniversite kürsüsü kurmalıyız. Filmde de, Alman kız milli, milliyetçi, oğlan globalist. En sonunda da kız diyor zaten: Türkü dinlemiyorsun, halı dokumuyorsun, toprakla uğraşmıyorsun, hiçbir şey üretmiyorsun, kendini köylü zannediyorsun. Öbürleri de tam tersi, onlar da köylü değil ama en azından multi-kültürel bir durum öneriyorlar.
 
 
 
 
 

 

Anasayfa | Hakkımızda | İletişim | Abonelik | Eski Sayılar | Dergiyi Nasıl Edinebilirim | Özel Gösterimler
© 2009 - 2012 Altyazı Aylık Sinema Dergisi
Altyazı.net’in içeriği, tamamen ya da bölümler halinde dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.