 |
 |
|
ULUSLAR-ÖTESİ SİNEMA
Hiç kuşku yok ki Oscarlar bir süreliğine de olsa sinemanın tüm gündemini işgal ediyor. Akademi'nin adayları açıkladığı şu günlerde bunu bir kez daha yaşıyoruz. Oscarlar, sinema kültüründe o kadar etkili bir yere sahip ki, tüm bir yılın sinema bilançosu Oscar ödülleri üzerinden yapılıyor. İşin ilginç tarafı bunu sadece popüler mecralar yapmıyor, daha alternatif mecraların da zaman zaman koca bir yılı Oscar ödülleri üzerinden değerlendirdiğini görüyoruz. Oscar kendi içinde bir başkalaştırma mekanizması da barındırıyor. Alternatif mecralar da Oscar'ı bu yönüyle ele alıyor ve Oscar almayan ya da aday bile olmayan filmler üzerinden söz konusu yılı değerlendiriyor. Mesela bir Taksi Şöförü (Taxi Driver), "1977 yılında Oscar'ı hak eden fakat alamayan film" olarak sinema tarihine geçiyor. Martin Scorsese ise "Amerika'nın Oscar almayan büyük yönetmeni"... Tüm zamanların en iyi filmleri listelerinde hep en üst sıralarda gördüğümüz Yurttaş Kane (Citizen Kane) ve 2001 Uzay Macerası (2001:A Space Odyssey) birer Oscar almış (Senaryo ve Özel Efektler), Vertigo ise Oscar'lardan eli boş dönmüştü. Fakat bu filmlerin 'Oscar alamaması', zamanın süzgecinde kendileri için bir avantaja dönüştü. Kimilerine göre bir filmin Oscar alması, filmi popüler kılarak, o kişinin gözünde değerini düşürüyor; kimileri ise bir filmin Oscar almasını, o filmin kalitesinin tescili olarak görüyor. Söz dönüp dolaşıp Oscar'a, sinemanın en büyük kurumsal mitine geliyor.
Bu yıl Oscar'a en iyi film dalında aday olan filmlerden henüz bir tanesini Yüzüklerin Efendisi: İki Kule'yi izleme imkanımız oldu. O da bir devam filmi niteliğinde değerlendirileceğinden dolayı en zayıf aday olarak görülüyor. Bu yüzden tahmin yürütmemiz çok zor. Fakat bir iki çıkarsama yapabiliriz aday filmler üzerinden. Bu yıl beni en çok ilgilendiren adaylık, En İyi Film dalında Polanski'nin Piyanist filmi. Cannes'da Altın Palmiye alan Amerikan filmlerinin Oscar'a aday olması pek sık rastladığımız bir durum değil. Bu da Cannes'ın sanat sinemasını, Oscar'ın ise ana-akımı temsil etmesinden kaynaklanıyor şüphesiz. Sex, Lies and Videotape, Barton Fink, Wild at Heart vs. Bu Altın Palmiyeli filmlerin hiçbiri en iyi film dalında Oscar'a aday bile gösterilmedi. Oysa bir Amerikan filmi bile olmayan, İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda ve Polonya ortak yapımı Piyanist, Altın Palmiye'yi aldıktan sonra Oscar'a aday gösteriliyor (bir film Amerikan yapımı olmasa bile Amerika'da gösterime girdiyse, En İyi Film dalında Oscar'a aday gösterilebiliyor; bununla birlikte İngilizce olmayan filmlerin hiçbirisi En İyi Film dalında Oscar'a aday gösterilmedi). Cannes ve Oscar, sanat sineması ve ana-akım sinema, sinema tarihindeki sayılı buluşmalarından birini yaşıyor. Fakat asıl ilginç olan nokta Piyanist'in Oscar'a aday olması değil. Piyanist aynı zamanda Fransız Oscar'ları olarak bilinen Cesar'larda da En İyi Film seçildi. Ki Cesar'larda En İyi Film ödülü sadece Fransız filmlerine veriliyor, bu da Fransa'nın Piyanist'i sahiplendiğini gösteriyor. Daha da ilginci, Piyanist, İngiltere'nin Oscar'ları olarak bilinen BAFTA'da da En İyi Film ödülünü alması. Bilindiği üzere BAFTA'da da en iyi film sadece İngiliz filmlerine veriliyor. Bir ortak yapım olmasından dolayı farklı milletler, Piyanist filmini sahipleniyor. Bu da filmin, uluslararası değil, uluslar-ötesi bir başarı yakaladığını gösteriyor. Piyanist bir de Oscar'larda sürpriz yapıp En İyi Film Oscar'ını alırsa, işte asıl o zaman adı sinema tarihinde bir ilk gerçekleşecek.
Dünyayı kaosa sürükleyecek anlamsız bir savaşın eşiğinde olduğumuz şu günlerde, insanlık tarihinin bir başka utanç verici olayını, Yahudi soykırımını anlatan Piyanist'in uluslararası düzeyde başarı yakalaması çok sevindirici ve anlamlı. Bu, sinemanın dünyada olup bitenlere gözünü yummadığının en açık göstergesi. Berlin'de Altın Ayı ödülünün Winterbottom'ın Afgan mültecilerinin trajedisini yansıtan In This World filmine verilmiş olması da bunu doğruluyor. Sinema, zamanına tanıklık etmeye ve eleştirelliğini korumaya devam ediyor.
Diğer yandan ülkemizde vizyona giren ve Amerika'daki muhafazakar silahlanma kültürüne eleştirel bir gözle bakan Michael Moore'un belgesel başyapıtı Bowling For Columbine'ın (Benim Cici Silahım) gişede pek başarılı olmadığını görüyoruz. Ülkemizde belgesele karşı önyargı ne yazık ki halen mevcut. Baraka ve Microcosmos gibi filmlerle bu önyargının kırıldığını düşünüyorduk oysa ki. Fransa'da belgeseller gişe rekorları kırarken, ülkemizde yılda sadece birkaç belgesel vizyona girebiliyor ve bu belgeseller çoğu kişi tarafından es geçiliyor. Oysa Bowling For Columbine, bir belgeselin, aynı zamanda hem eğlenceli hem bilgilendirici hem de öznel olabileceğini kanıtlayan çok önemli bir film, hele Bush'un düğmeye basmak üzere olduğu şu günlerde... Halen bir yerlerde gösteriliyorsa mutlaka izleyin.
Fırat Yücel
GELECEK SAYIDA ALTYAZI'DA
İstanbul Film Festivali Özel (William Wyler, Yasujiro Ozu, Edward Yang, Claude Chabrol, Zeki Ökten, Altyazı'nın Seçtikleri)
Cin Aynası (Burçak Evren)
Uluslararası Kısa Film Günleri
Todd Haynes (Far From Heaven)
K-19 The Widowmaker, About Schmidt
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mart 2003 sayısının Altyazı'dan bölümünden alınmıştır.
|
|
|
|