 |
|
| |
FESTİVALLERDEN / DEĞERLENDİRME
53. BERLIN FİLM FESTİVALİ HOŞGÖRÜYE DOĞRU
Berlin'de bu yıl büyük ödülü Michael Winterbottom In This World ile kazanırken Hollywood'un Oscar'lık yapımları geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da Berlin'i istila etti.
10 gün, 800 etkinlik, 4000 basın görevlisi ve festival içindeki film pazarının yüzlerce katılımcısı için Berlin Film Festivali, 7 Şubat akşamı açıldığında uluslararası konumunu Amerikan sinemacılarının gelip gitmelerinin yarattığı flaş haberlere bir kez daha bağlıyor, bunu da Cannes Festivali gibi kafalarda bir ulusallık sorunu yaratmadan yapabiliyordu.
Ancak, Akademi ödüllerinin Şubat ayına kaydırılabileceği düşüncesi festivalin konumunu sarsacak gibi gözüküyor. Üstelik yeni sinemaların tanıtımında, giderek güçlenen Rotterdam Festivali'nin Berlin'den iki hafta önce yer almasının da bu paranoyaya katkısı büyük.
Sessiz sinema döneminden beri Amerika'yı geçmek gibi bir ulusal hastalık içindeki Alman sinemasının durumunu, festival sırasında F. W. Murnau sinemasına özel bir bölüm ayıran Alman Sinema Müzesi'nden Martin Koerber, "Ne yapalım Araplarla rekabet için kuyu kazsak petrol çıkaramadığımız gibi Amerikan sinemasıyla başa çıkacak bir altyapımız da yok" diyerek özetliyordu.
Festivalde korunmuş yeni kopyaları ve orkestra müzikleri eşliğinde izlediğim Der Letzte Mann'ın (The Last Laugh) ardından Hollywood'a Sunrise gibi bir başyapıt veren F. W. Murnau ya da öbür özel bölümün ilgi odağı Yasujiro Ozu'ya bakarak sinemanın sadece pazarlama olmadığı, bir düşünce ve ustaca yaklaşım olduğunu düşünsek bile aç karnına yapılan sinemaların dünya genelinde festivaller dışında salon bulamadığı ve seyirciye ulaşamadığı da bir gerçek.
ALMANCILAR
Günümüz Alman sineması gerçek geçimini Hollywood'a önemli bir para aktarımı yaparak sürdürüyor bir yandan da Almanya'yı ikinci vatan yapan yönetmenlere kendi ülkelerinden kesitler veren usta işi yapıtlar için destek oluyor.
Dokuz yıldır Berlin ve Moskova arasında yaşayan Bakhtiyar Khudojnazarov iki yıl önceki Luna Papa kadar delicesine ve fantastik olmasa da Shik (Suit) filmiyle üç arkadaşın bir küçük Karadeniz kasabasında çocukluktan gençliğe geçişlerindeki başıboş günlerini ve göz koydukları Gucci takım elbisenin yaşamlarındaki etkisini Vladimir Klimov'un uçarı görüntüleriyle dengeliyor; Alman eğitimli Li Yang ise ilk filmi Blind Shaft'la (Mang Jing) kimsesizleri akraba süsü vererek kömür ocaklarına sokan ve öldürerek kaza tazminatı alarak geçinen iki dolandırıcının son tanıştıkları genç öğrenciyle yaşadıkları ahlâki çelişkileri sürprizli bir sona vardırıyordu.
Fatih Akın'ın son filmi ise tam bir sürprizdi. Eleştirmenlerin önceki yapıtları kadar çekici bulmadığı Solinos aslında sanat ve popüler sinema üzerine bir deneme olduğu kadar bilinçli bir aşırılıkla gerçekleştirdiği oyuncu yönetiminde Akdeniz sıcaklığını buluyor, bir İtalyan ailenin Solinos kasabası ve Ruhr arasındaki göçmenlik serüveninden otobiyografik izler taşıyordu.
SINIRLAR
Festival 'Hoşgörüye Doğru' temasıyla başlarken "Filmlerimle dünyayı değiştirmek istiyorum" diyen Michael Winterbottom'un In This World'üne Altın Ayı'yı getiren yolu açıyor, DV (Dijital Video) ile çekilen bu yarı dökümanter, iki yeğenin Pesavar'dan başlayıp Pakistan, İran ve Türkiye üzerinden Londra'ya yönlenen yaşamlarını verirken festivalin bir başka temasının da altını çiziyordu. İzin alma güçlükleri nedeniyle filmi İpek Yolu dökümanteri çekiyoruz diye gerçekleştiren, Afgan oyuncuları her sınırdan kaçak olarak sokmaktan başka yol bulamayan Winterbottom, Türkiye izninin çekimler bitip, ekip Londra'ya döndüğünde geldiğini söylüyordu.
Hans Christian Schmid, Lichter'de (Distant Light) Almanya Polonya sınırında beş küçük hikâyeyi ustaca örerken insanların küçük yaşantılarını ve uğraşlarını iyi niyet, yanlışlık ve suçlulukla dolu iki günün içine sığdırıyordu.
Reservni Deli (Spare Parts) ile Damjan Kozoley, bir başka sınıra, küçük bir Sloven kasabasında geçimini İtalya'ya kamyonla insan kaçırarak sürdüren eski motorsiklet yarışçısı Ludvik ve bir gün yanına yardımcı aldığı genç Rudi'ye, sınırları zorlayan acımasız insan akışının öbür yönüne; iki yalnız insana eğiliyordu.
Wolfgang Becker Good Bye Lenin ile annesi komadayken yıkılan Berlin duvarı ve sınırları ortadan kalkan yeni Almanya gerçeğini bir arkadaşının yaptığı film çekimleriyle televizyondan düzmece parti bildirileri yayınlayarak saklayan Alex'in giderek daha da güçleşen komik çabalarını, annesiyle yaşadığı ideoloji çaprazını önce sadece Almanların anlayabildiği şakalarla verirken sonunda olayın gerçek boyutunu yakalıyor ve filmini iki insanın karşılıksız sevgisinde noktalıyordu.
...
Ercüment Akman
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mart 2003 sayısının vizyon ötesi bölümü içinde yeralan değerlendirme yazısının bir bölümüdür.
|
|
|
|
|
| |
DAĞITIMCI ARANIYOR / ARARAT
"İnşallah.
"İnşallah, inşallah."
Nadiren bindiğim taksilerden birinde dalgın dalgın dışarıdaki hallaç pamuğu kara bakarken birden kendime geldim taksinin telsizindeki bu konuşmayla. Kulak kabarttım:
"York ve King tarafında kimse var mı?"
...
"Muhammed sen git. Ben çok yorgunum."
Şoför koltuğunun arkasına asılmış tabelada 'Ambassador Taxicab Operator: Mesele Bekele' yazıyordu. "Adam yorgunmuş" dedim, telsiz konuşmasını kastederek. "Bu soğukta kim değil, eh?" dedi Mesele Bekele. Yine 'tüm bunlar fazla sürreel' hissine kapıldım. Her seferinde hatırlatıyorum kendime 'Evet, burası Toronto'. Bazı taksiciler 'inşallah' çağrıldıkları yere gidiyorlar. Havadurumu daha beş hafta kış kıyamet öngörüyor. Burası, bu tuhaf şehir Atom Egoyan'ın yaşadığı şehir.
Atom Egoyan, kendi deyimiyle Victoria'daki (British Colombia eyaletinde) 'herkes' gibi olmak istediği çocukluk yıllarının ardından üniversite öğrenimi için geldiği Toronto'da Ermeni kimliğini sahiplendi ilk olarak. Burada Kanada'nın en tanınmış Ermeni-Kanadalı yönetmeni oldu. Filmlerinin çoğunu, Ararat da dahil olmak üzere burada çekti.
Ararat hariç Egoyan'ın belli başlı filmlerini İstanbul'da izledim. Büyüleyici Calender bir 'ilk görüşte aşk'tı. Sonra İstanbul Film Festivali'nde tamamen dolu Emek sinemasında izlediğim Felicia'nın Yolculuğu geldi. Sonra diğerleri: Exotica, Adjuster, Family Viewing, Speaking Parts, The Sweet Hereafter... Ararat Toronto'da izlediğim ilk Egoyan filmi. Türk resmi ideolojisi için 'hassas bir konu'ya, yani Ermeni soykırımına değinen bu film aynı zamanda Egoyan'ın en yüksek bütçeli ve iddialı filmi. Filmin maliyetiyle orantılı olarak gişede beklenen başarıyı sağlayamaması Türkiye'de bazı çevrelerde sevinç kaynağı oldu. Zaten filmin embriyo aşamasından itibaren pek çok kişi yazdı çizdi, film karşıtı kampanyalar oluşturuldu, hatta daha film gösterime girmeden Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Ararat: Sanatsal Ermeni Propagandası adı altında bir kitap yayınladı. Kitap, Taner Akçam'ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu adlı çalışması ve Alliance Atlantis yapım şirketi logolu Ararat basın dosyasıyla birlikte uzun süre çalışma masamda durdu. Bu tablo bu yazıya bir türlü başlayamamamı bir derece açıklar, sanırım.
İlk Calendar'ı seyretmesem bu kadar çok sever miydim Egoyan'ı, bilmiyorum. Bu son derece mütevazi, düşük bütçeli film kimlik, yabancılaşma ve belki de hiç sahip olunmamış şeylere duyulan nostalji ile ilgili en şiirsel filmi Atom Egoyan'ın. Aynı zamanda Ermeni kimliğiyle doğrudan alâkâlı ilk filmi. Takvim yapmak üzere Ermenistan'daki kiliselerin resmini çeken Kanadalı bir fotografçının (Atom Egoyan) kendisine çevirmenlik yapan eşi (Egoyan'ın eşi ve filmlerinin değişmez oyuncusu Arsinee Khanjian) ve Ermeni rehberi (Ashot Adamian) arasında gelişen duygusal yakınlık karşısındaki çaresizliğini anlatıyor film. Eşi Ermenistan'da kalırken fotoğrafçı Kanada'ya döner. Ancak Toronto'da evine davet ettiği, onun isteği üzerine telefonda farklı dillerde sevgilileriyle konuşan kadınları dinlerken yakınlaşabilir karısına....
...
Ayşegül Koç
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mart 2003 sayısının Dağıtımcı Aranıyor böümünde yayımlanan yazısının bir bölümüdür.
|
|
|
|
|