5-15 Şubat tarihleri arasında Berlin'deydim ve amacım 54. Berlin Film Festivali'ni nam-ı diğer Berlinale'yi takip etmekti. Yurtdışında bazı film festivallerine tanık olmuşluğum vardı ancak ilk kez bu kadar büyük bir organizasyon ile karşılaşıyordum. Neyse ki yalnız değildim, festival süresince "şu an çok iyi bir film kaçırıyorum", "şu an Frances McDormand bir yerlerde konuşuyor ve ben çok kötü bir filme girmiş bulunmaktayım" gibi son derece acıklı durumları paylaşabileceğim iki arkadaşım Enis Köstepen ve Övgü Gökçe de benimle birlikteydi. Ve her an "onlar da benzer durumları yaşıyorlar" diyerek teselli bulabiliyordum, hatta bir yandan da biz Berlin'deyken Rotterdam'da olan Melis Behlil ve Övül Durmuşoğlu'nun da aynı buhranı yaşadığını hayal ederek savunma mekanizması alanında çığır açıyordum. Bir süre sonra Enis ve Övgü'yle çoğu filme hep birlikte girer olduk; tabii ki başka şeyleri kaçırma hissinin ağırlığını beraber sırtlamak için. İşin en trajik yanı eve döndüğümüzde yaşadıklarımızı ve gördüğümüz filmleri anlatabilmek için önümüzde dört sayfa vardı (bkz. sayfa 64-67). Tüm dergiyi Berlin'de gördüklerimize ayırabilecek kadar dolmuştuk ancak önümüzde cevaplanması gereken şöyle bir soru vardı: "Büyük ihtimalle çok çok az kişinin İstanbul'da düzenlenen festivaller ve Gezici Festival sayesinde göreceği -ki o da tahminen biz yazıları yazdıktan bir yıl sonra- filmler üzerine yorumlar yazmanın herhangi bir anlamı var mıdır?". Benzer bir soru ile şans eseri Berlin'de de karşılaştım. House of World Cultures (Dünya Kültürleri Evi) adı verilen ve kaçırdığımız birçok etkinliğin gerçekleştirildiği mekanda Kubrick'e atıfta bulunan bir başlıkla "Endişe Etmeyi Bırakıp Eleştirmenleri Sevmeyi Nasıl Öğrendim?" (How I Learned to Stop Worrying and Love the Critics) paneli düzenleniyordu. Konu, yönetmenler ve eleştirmenler arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğinden eleştirmen etiğine kadar uzanıyordu ve benim o anda keşfettiğim üzere Ken Loach da konuşmacılar arasındaydı. Bir ara konuşmacıların bir kısmı heyecana gelip "Tarantino hakkında yazacağımıza doğru dürüst gösterim şansı bulmayan filmleri yazalım, bu filmleri anlatalım insanlara" şeklinde özetlenebilecek bir kanıda fikirbirliğine varmışlardı. Daha sonra dinleyicilerden biri (şu an hatırlamıyorum ama galiba bir "Üçüncü Dünya" ülkesindendi) söz aldı ve "bizim ülkemizde bu filmleri izleme imkanımız yok, hadi diyelim ki Berlin'de izledik ve editörümüzü kafalayıp haklarında yazılar yazdık, kimsenin izlemediği ve büyük ihtimalle izlemeyeceği filmleri yazmanın ne gibi bir anlamı olabilir ki o filmler izlenmediği sürece" (cümlenin kötülüğü için özür diliyorum ama durum gerçekten de bu kadar paradoksal) gibi bir şeyler söyledi. Zaten eve döndüğümde kafamı yeterince kurcalayacak bir soruyla Berlin'de karşılaşmanın huzursuzluğu içinde sonradan konuşmacıların söylediği şeyleri pek takip edemedim. Ama belli bir süre sonra her zamanki gibi konu film dağıtımı ağına bağlandı (dönüp dolaşıp dağıtıma geliyoruz) ve dağıtımcıların bu türden filmleri dağıtmak konusunda daha cesur olmaları gerektiği fikri benimsendi. Daha sonra konu bir şekilde 'dağılarak' Leni Riefenstahl'a, "faşişt filmlere nasıl tavır alınacağı" problematiğine kadar geldi (her yerde aynı tartışmalar yapılıyor!)... Ama biz oralara girmeyelim ve dağıtımda kalalım. Türkiye'ye döndüğümüzde Berlin'de Altın Ayı alan Fatih Akın'ın Duvara Karşı (Gegen Die Wand) filminin Mart'ta vizyona gireceğini öğrendik ve çok sevindik ("Sibel Kekilli ... Çıktı" başlığı ile de karşılaştık ama o meseleye hiç girmiyorum, zaten Fatih Özgüven durumun vehametini Radikal'de çok iyi anlattı). R Film filmi satın almış ve Warner Bros dağıtımcılığını üstlenmişti. Büyük Balık'ın (Big Fish) gösterim tarihi ertelenmiş ve yerine Duvara Karşı getirilmişti. Çok da iyi olmuştu. Ancak... Filmin Altın Ayı almadığını varsayalım. Bu ülkede Fatih Akın'ın ilk iki filmi Kısa ve Acısız ve Temmuz'da, Bir Film sayesinde vizyona girdi, bu filmler hakkında yazılar da yazdık, ama neticede filmlere çok az kişi gitti, Bir Film zarar etti ve Fatih Akın'ın "en iyi filmim" dediği Solino vizyona giremedi. Böyle bir ortamda dağıtımcıları ne kadar suçlayabiliriz? Ya da bizim için değerli olan, bize dair bir şeyleri de anlatan filmlerde gişe potansiyeli görülmesi için bu filmlerin Altın Ayı mı almaları gerekiyor? (Ayı'yı bırakın Palmiye alan filmlerin bile gişe rakamı ortadayken). Bu yazıyı ancak şöyle bitirebilirim: Duvara Karşı'ya gidin. Ve... Enis Köstepen ve Övgü Gökçe'nin bu film hakkındaki yazılarını okuyun, çünkü bu yazı Berlinale süresince Berlin'in havasını soluyan iki kişi tarafından yazıldı. Filmleri izleyebilmek için, izlenen filmleri yazmak, izlenen filmleri okumak için...

Fırat Yücel




Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mart 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
En İyi Yönetmen Oscar'ını kim alacak?
 Fernando Meirelles (Tanrıkent)
 Peter Jackson (Yüzüklerin Efendisi)
 Sofia Coppola (Lost in Translation)
 Peter Weir (Master and Commander)
 Clint Eastwood (Gizemli Nehir)


   
Sinema rehberiniz