| |
söyleşi: nadir öperli
Bu söyleşiyi gerçekleştirmek için Zeki Demirkubuz'la sözleştiğimizde,
yer olarak Demirkubuz'un Bekleme Odası'nın da
asıl mekânı olan Cihangir'deki evini seçmek, hem heyecan verici
hem de huzursuz ediciydi. Zeki Bey'in röportaj yapmaktan çok da
hoşlanmadığını bildiğim için, filmdeki kayıtsızlık atmosferinin mekân
üzerinden söyleşinin havasına da yansıyabileceğinden çekiniyordum.
Eve girip filmde Serdar Orçin'in oturduğu koltuğa yerleştiğimde
daha da gerildim; ama televizyonun sesini kısıp -tabii ki kapatmadan-
sohbete başladığımızda üzerimdeki bu gerginlik yavaş yavaş ortadan
kalktı...
Öncelikle sormam gereken soru şu herhalde: Bu film ne ölçüde otobiyografik?
Sizinle, filmdeki Ahmet karakteri arasında nasıl benzerlikler var?
- Filmin otobiyografik yanı hiç yok. Bekleme Odası, en gerçekçi, daha doğrusu
gerçeklik duygusuna en yakın filmim oldu; böyle sinemasal klişelerin
olmadığı, gerçeklik duygusunun öne çıktığı bir film olunca 'acaba otobiyografik
mi?' sorusu akla takılabilir, ama öyle bir şey yok.
Bahsettiğiniz gerçeklik duygusunu aşan paralellikler var sanki. Daha önce
sizin filmlerinizde rol almış oyuncular genelde yaptıkları söyleşilerde
birlikte çalışılması zor bir yönetmen olduğunuzu söylüyorlar, filmdeki
Ahmet de böyle bir yönetmen gibi. Bunun ötesinde filmin sizin yaşadığınız
mekânlarda geçmesi, bizzat kamera önünde bulunmanız gibi etmenleri
bir araya getiren bir izleyici basit bir mantıkla filmin otobiyografik olduğunu
söyleyemez mi?
- Öyle düşünülmesi normal olabilir; ama ben bu niyetle yapmadım filmi.
Bekleme Odası bana bir meseleyi sunma olanağı veriyordu, o da kısaca şu:
Beklerken, buna zamanını geçmesini, ölümü ya da pek çok şeyi beklerken
diyebiliriz, kadınlar dışında, yaşamla ilgili bütün angajmanlarını halletmiş
birinin hayatla oyalanmasını anlatır film. Beklediği spesifik hiçbir
şey yok, çok abartırsak ölümü beklediğini söyleyebiliriz belki. Zaten senaryoda
öyle bir 'ölüm kuşkusu' da vardı. Baş karakterin kanser olma ihtimali
yüzünden ölümle hesaplaşma gibi bir hali de vardı. O sahneleri çektim;
ama filmi bitirdikten sonra bunun insanları dramatik olarak etkileyeceğini,
filmin meselesini arka plana atacağını ve nedensizliklere neden
bulma olanağı vereceğini düşünerek tamamen çıkardım o bölümleri. Filme
böyle bir nedensizlik hali koymak daha doğru geldi bana. Bir anlamda
da Yazgı'da ele aldığım meseleyi sürdürmek istedim. Zaten Ahmet, kültürel,
ve benzeri farkları dışında, yaşam karşısında 'nedensizliği' ön plana
alan tutumuyla Yazgı'daki Musa karakterine benziyor. Bundan sonraki
bir-iki projemde, bu mesele çevresinde dolanmaya devam edeceğim gibi
gözüküyor. İzleyenler yine de otobiyografik olarak algılayacaksa algılasınlar.
Yönetmen olduysanız, birçok angajmanı kabul edersiniz zaten. Hakkınızda
söz söylenebilecek bir iş yapıyorsunuz. Eskiden "gerçek bu değil,
şu..." diye bir açıklama çabam vardı; ama bunun umutsuz bir çaba olduğunu
gördüğüm için iyice geri adım attım. Birine bir şey anlatmak, onu ikna
etmek mümkün değil; bir insan neye inanmak isterse ona inanır; siz olsa
olsa kandırabilirsiniz onu. Söyledikleriniz bir şekilde işine geliyordur ve o
şekilde anlamak istiyordur. Sizin o noktada kalkıp, "gerçek bu, doğru olan
bu" diye diretmeniz hiçbir şey ifade etmez. Hiçbir yargıyı, hiçbir düşünceyi
çaba göstererek değiştirmek mümkün değil.
Filmde hakim olan his 'nedensizlik' de olsa, Serap'la olan ilk ilişkisinde bize
Ahmet'in değişmiş olduğuna dair bir izlenim geçiyor. Sevgilisinin ona
tavrında, bizim film başladığında görmediğimiz, ilişkilerini etkileyen,
önemli bir şey olduğuna dair bir his oluşuyor.
- O konuda haklısın. Filmin başındaki kanser olayını kaldırınca, kadında
'sen çok değiştin' hissi kaldı ki bu bir hata aslında. Ahmet'in değiştiğine dair
bir ilk izlenim kalıyor, ama bu çok da öne çıkan bir şey değil. Böyle matematik
süreçler, sebep-sonuç ilişkileri, benim için çok da önemli değil. İnsan benim
için akıldışı yanları daha belirleyici olan bir varlık; dolayısıyla insan ilişkileri
de daha çok sezilebilecek, sezgiyle anlaşılabilecek şeyler. Şuna benzer bu:
Bir insanı yatakta, kendi kendineyken düşünelim, bir de bu insanı toplum içerisine
çıkarıp ağzına mikrofon dayadığımızı düşünelim. Bu iki hali arasında
müthiş bir fark olacaktır, insanını iki uç yanıdır bu. Ben işte o yatakta, hiçbir
şeye angaje olmadan, hiçbir şeyin varlığını hissetmeden, en basit, en çıplak,
belki de en çirkin haliyle ilgileniyorum insanın.
Filmin otobiyografik olmadığını söylüyorsunuz; ama en azından, izleyenlerin
bu yönde bir okuma yapması için bir oyun alanı yaratmıyor musunuz?
- Hayır, bunların hepsi o anda, kendiliğinden gelişiyor. Hiçbirini planlamıyorum
ya da böyle bir oyun alanı olduğunu her şey bittikten sonra fark ediyorum.
Zaten benim biçimsel ya da özel olarak bir bilgim ya da prensiplerim yok
sinemada, sadece hayatla ilgili bazı meselelerim ve kendimi bağlayan ahlâki
prensiplerim var. Bunlar, öz olarak, 'basit olmak' gibi başka bir alanda çalışan
herhangi bir insanın da sahip olabileceği prensipler. Sorun şurada aslında: Sinemadan
beklentilerin bu kadar basit oluşunu seyirci olsun, eleştirmen olsun
kimse kabul etmek istemiyor. Böyle olunca da, filminizdeki en küçük şeye bile
anlam yükleniyor. Benim için birçok şey nedensizdir, senaryo yazmak analitik
ya da matematik bir süreç değil ki. Zaten sanat ifade edilmesi güç bir maneviyatın
sonucudur ve son derece irrasyonel bir eylemdir. Anlamlandırmaya
kalkarsanız tabii ki anlamlandırırsınız ve çok değerli hatta görkemli sonuçlara
ulaşabilirsiniz, ama bunların doğru olduğunu kanıtlayamazsınız.
Peki bu anlamlandırma uğraşı anlamlı geliyor mu size? Birilerinin kalkıp
filmlerinizde açık bırakılan kapılara anlam yüklemesi ya da benim Bekleme
Odası'ndaki otobiyografik yanları çekip çıkarmaya çalışmam?
- Anlamlı gelmiyor, ama anlayabiliyorum. Bir filmi yapanla izleyen arasındaki
ilişki çok değişik şekillerde oluşabiliyor ve bunların hepsini anlayabiliyorum.
Bunların hiçbirine karşı çıkmıyorum, çıkamam da.... Birisi kalkıp bu
filmin otobiyografik olduğunu düşünüyorsa, düşünebilir tabii ki; ama bana
bunu sorarsa, öyle olmadığını söyleme hakkım var.
Bir de, genele baktığımızda, bizim izleme kültürümüzde, sizin filmlerinizde
izleyiciyi içine sokmaya çalıştığınız mesafeyle bir tanışıklık yok. Filmde gördüğümüz
şeyleri, pek çok zaman eleştirmenler bile yapıyor bunu, gerçekmiş
gibi, gerçeğe referansla okuma eğilimi var. Antrakt Dergisi'nin son sayısında
çıkan bir yazıda mesela "'Suç ve Ceza'yı çekmeye çalışan bir yönetmen,
nasıl böylesine hayattan kopuk olabilir?" deniyordu ki orada da gerçek hayattan
alınıp idealize edilmiş bir yönetmen tipiyle filmdeki Ahmet karakteri
arasında yapılan bir karşılaştırma söz konusuydu.
- Benim filmlerimde öykü seçiminden kamera kullanımına dek izleyiciyi itmeye
çalışan bir tavır olduğu açık. Ama özdeşleşme geleneğiyle konuşan,
anlaşan, izleyen bir kesimde bu tavrın karşılık bulmayacağı da açık. Karşı
tarafla özdeşleşmek, özellikle Türk insanında çok olan bir şey. Ama ben öyle
biri değilim, meselelere öyle bakmak ve anlamaktan yana değilim. Bana göre
özdeşlemek dünyanın en kötü alışkanlıklarından biri; hele Türkiye gibi,
duygu düzeyi çok yüksek, hassas bir toplumda daha da tehlikeli. Özellikle
gündelik hayattaki ve siyasetteki karşılıklarını düşündüğümüz zaman ortadaki
pek çok kötülüğün özdeşleşme durumundan kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Eleştirmenler bile özdeşleşmeden yapamıyor bir filmi izlerken. Bunu
anlıyorum, ama ben de bir filmi çekerken, özdeşleşmemek gerektiğini düşünüyorum;
çünkü özdeşleşmenin algıları tıkadığına ve anlama gücünü yok
ettiğine inanıyorum. Zaten pek çok kişinin filmlerimi beğenmemesinin nedeni
de bu. Hatta bu durumu sınadım ben. Masumiyet'ten sonra oluşan beğeniden
kuşku duydum, daha sonra çektiğim dört filmde bu beğeniyi sınadım
ve haklı çıktım.
Beğenilmemek daha mı sağlıklı sizin için?
- Sağlıklı ya da sağlıksız olması açısından değil, gerçek bu olduğu için söylüyorum.
Çünkü bir filmle izleyici arasındaki ilişki genelde karşılıklı beklentilere
dayanır. Alışveriş gibi bir şey yani. Bu da son derece normaldir, çünkü
herkes kendini zeki, duygulu, değerli ve akıllı hissetmek ister. Ama ben öyle
düşünmüyorum, mesafe, kuşku, sorgulama, anlama gücü gibi önemsediğim
başka kriterlerim var. Böyle olması da filmlerimin beğenilmesini istemediğim
gibi tuhaf çıkarımlara yol açabiliyor.
Sizin mesafeye verdiğiniz önem, izleyiciyle olan bu ilişkiyi de aşıyor sanki,
filmleri çekmeye karar vermenizde de senaryoyla aranıza böyle bir mesafeyi
koyabilmeye çok önem veriyorsunuz. Mesela Bekleme Odası'nı çekmeyi
Üçüncü Sayfa'dan sonra düşünmeye başladığınızı, ama belirli bir süre bekledikten
sonra kesin çekme kararı verdiğinizi biliyoruz. Bu tür bir mesafe
koymanın önemi ne sizin için?
- Ben dahi değilim, aklıma gelen her fikrin, yazdığım her hikâyenin kuşku
duymaksızın bir film yapmaya değer olduğunu düşünecek kadar budala da
değilim. Kuşkularımı en azından belirli ölçülerde gidermeden değil senaryo,
tek bir sahne yazmak bile çok zor. Dolayısıyla, böyle bir bekleme süresi
mutlaka gerekiyor; benim en büyük ölçütlerimden biri bu.
Senaryo sürecini çok önemseyip, çekimlerde mümkün olduğu kadar senaryoyu
değiştirmemeye çalışıyorsunuz bildiğimiz kadarıyla. Bu, mesafeyi korumaya
verdiğiniz önemin bir sonucu mu?
- Evet, genel olarak öyle diyebiliriz. Uzun süre emek vererek yazdığım senaryo
ya da sahneleri, bir anın büyüsüne kapılarak değiştirmek, o senaryoyu
yazarkenki kişiliği inkâr etmek anlamına da geliyor. Başka etkenler de var:
Bir senaryoyu bitirip insanlarla filmi çekmek için bir araya geldiğinizde, doğal
olarak karşınızda 'ben' duygusuna sahip, zeki, duyguları olan, tecrübesi
olan insanlar oluyor ve herkes fikrini söylemek istiyor; ...
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mart 2004 sayısından alınmıştır.
|
|
|
|
|