|
"Öğretmenini geçemeyen öğrenci, zavallı bir öğrencidir" ![]() Her ne kadar 'Önemli olan oyunu nasıl oynadığın değil, oyunun seninle nasıl oynadığı' sloganı kadar filmin afişlerinde görünmese de Tony Scott, Leonardo da Vinci'nin yukarıdaki sözünü de filmine ikinci bir slogan olarak seçmiş. Bu sözden yola çıkmak gerekirse, Spy Game'de Nathan Muir (Robert Redford) ile Tom Bishop (Brad Pitt) arasında bir öğretmen-öğrenci ilişkisi olduğu söylenebilir. İlk tanıştıklarında (ki bu filmde 1975 senesine tekabül eder), Muir casusluk oyununu kurallarına göre oynayan bir öğretmen, Bishop ise öğretmeninin tanımıyla idealist ve kendini beğenmiş bir öğrencidir. Fakat film süresince kuralların yavaş yavaş değişmeye başladığı görülür. CIA'deki görevinden emekliye ayrılmasına bir gün kala Muir, öğrettikleriyle çelişkiye düşecektir. O zamana kadar oyunun gerektirdikleri yüzünden birçok insanı ölüme terk etmek zorunda kalan Muir, iş eski öğrencisinin ölüm kalım savaşına gelince profesyonelce düşünmeye bir süreliğine ara verecek ve CIA'i de karşısına almak pahasına kendi kurallarını uygulayacaktır. Tom Bishop'ın Çin'deki bir hapishaneden bir mahkumu kaçırmaya çalışırken yakalanması üzerine filmdeki 24 saatlik koşuşturma başlıyor. Bir tarafta Çin'le olan ticari ilişkilerin bozulmaması için Bishop'u ölüme terk eden CIA, öteki tarafta Bishop'ın CIA'e kazandırdıklarını Vietnam'a, Almanya'ya ve Beyrut'a yapılan geriye dönüşlerle anlatan Muir. Ekranda görüntü siyah-beyaz olarak donup saat belirdiği anda 24 saatlik geri sayımın varlığından haberdar ediliyoruz. Bu şekildeki birkaç hatırlatmadan sonra, filmin devamını izlerken saatin kaç olduğunu kendi kendime defalarca sorduğumu farkettim. Acaba bu durum kendimi filmin akışına kaptırdığım anlamına mı geliyordu, yoksa dakikaları sayarak dağılmış olan hikâyeyi ucundan yakalamaya mı çalışıyordum? İki düşüncenin de kısmen haklılık payı var. Spy Game'de kendinizi filmin akışına zorlanmadan kaptırabildiğiniz sekanslar yok değil; fakat bazı geriye dönüşlerin uzunluğu ve olayların zaman zaman beklenenden daha karmaşık bir hal alması izleyiciyi yoruyor ve filmin akışından sıyırıp Bishop için kalan dakikaları saymaya başlamasına yol açıyor. Görüntünün çeşitli hızlarda akışı da ilk başlarda hoşa giden bir ayrıntı olmasına rağmen ilerleyen dakikalarda gereğinden fazla kullanıldığından izleyiciyi filmden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Görünen o ki, Tony Scott Spy Game'de kendini teknolojik öğelere fazlasıyla kaptırmış durumda. Filmdeki üç geriye dönüşün de ortak bir özelliği var: Bu dönüşlerde Muir görevini sorgulamadan yerine getirirken, Bishop oyunun gerektirdikleri yüzünden insanların öldürülmesine isyan eder konumda. "İnsanları beyzbol kartı gibi değiştiremezsin" diyerek kurallara olan tepkisini ortaya koyuyor Bishop. Muir'in cevabı ise hazır: "Kurallar seni kurtardı". Tam kendi içinde tutarlı bir Muir bulduk dediğimizde filmin onun tutarsızlığı üzerine kurulduğunu anlıyoruz. Çünkü Muir, Bishop'ı kurtarmak için kuralları deliyor ve böylece öğretmenin öğrencisinden bir şeyler öğrendiği gerçeğinin altı bir kez daha çiziliyor. Ancak bu gerçeğin altı film boyunca o kadar çok çiziliyor ki, Spy Game'in izleyiciyi aptal durumuna düşürücü bir tutum izlediği açıkça belli oluyor. Muir kendisine sunulan onur belgesini Bishop'u kurtarmak amacıyla kırdığında ise filmden almamız gereken dersi hep bir ağızdan tekrarlıyoruz: Kurallar bazen yıkılmak için koyulurlar! Dikkat çekici bir başka özellikse Muir ve Bishop'ın zamana meydan okuyan görüntüleri. Filmin başında, 1975 senesine gittiğimizde bulduğumuz Muir'le 1991'de olayı anlatan Muir arasında favorilerinin uzunluğundan başka hiçbir farklılık göze çarpmıyor. Aynı durum Bishop'ın saçları için de geçerli. Robert Redford'un 70'li yıllarda oynadığı filmlerdeki genç ve dinamik görüntüsü göz önünde bulundurulduğunda, onu 20 yıl öncesine döndürmek için favorilerinin değişikliğini yeterli gören Tony Scott'a sitem etmeden duramıyor insan. Her ne kadar Spy Game sürekli zaman-mekân değişiklikleri, bombalamalar, kaçışlar, sadık yardımcılar, suikast çemberleri gibi öğeleriyle klasik bir casus filmine yakın dursa da onlardan ayrıldığı önemli noktalardan birisi, başrol oyuncularının sevdikleri kadınları peşlerinden sürüklememeleri. Doğrusunu söylemek gerekirse filmin sonuna kadar Brad Pitt'in bir kadınla elele Çin polisinden kaçacağı sahnenin gelmesini bekledim. Böylesine bir klişenin Spy Game'de bulunmaması onun, vasat Hollywood filmleri arasından biraz olsun sıyrılmasını sağlıyor. Fakat bu, filmde kadın unsuru bulunmadığı anlamına gelmemeli. Aslına bakılırsa Bishop'ın kuralları hiçe sayarak Çin'deki hapishaneye gitmesinin altında yatan yegane neden de bir kadına duyduğu aşk. Yani tam anlamıyla klasik Hollywood standartlarından kopuş söz konusu değil. Spy Game'le ilk kez kamera karşısına birlikte çıkan Robert Redford ve Brad Pitt gerek oyunculuklarıyla gerekse fiziksel benzerlikleriyle filmdeki öğretmen-öğrenci ilişkisini inandırıcı kılmayı başarıyorlar ve Pitt beklenenin aksine, Redford'un usta oyunculuğu altında ezilmiyor. Aslında Pitt filmde olduğu gibi gerçek hayatta da öğretmenini geçecek bir öğrenci olmayı hedefler gibi… Müjde Peker |