Artık sinema üzerine yapılan klişe konuşmalara bir yenisini daha eklememiz gerekiyor. Sinefillik kariyerimizde en çok duyduğumuz cümlelerden biri şuydu: "Ben bu filmi harcamak istemiyorum, televizyonda değil perdede göreceğim." Bugüne kadar son derece saygı duyduğumuz bir tavırdı bu. Artık, bu yıl iyiden iyiye açığa çıkan büyük bir değişimden söz etme vaktimiz geldi. Yeni cümlemiz şu: "Ben bu filmi harcamak istemiyorum, perdede değil televizyonda göreceğim." Peki neden? İşin en vahim kısmı da bu: Nedenini kimse bilmiyor. Bazıları "kopyalardandır" diyor. Bazıları "sinema salonlarından" diyor. "Projeksiyon makineleri ile ilgili teknik bir problem var" diyorlar. Bazıları makinistleri suçluyor. Bazıları da "filmin kendisindendir" diyor.

Festivalde Fellini'nin Sonsuz Sokaklar'ını izliyoruz, bir de perdede görelim, demişiz. Ses kesiliyor ve filmi uzun süre sessiz izlemek durumunda kalıyoruz. Fuayede kendi aralarında konuşan sinema görevlilerini de dinliyoruz bu arada. Onların sesleri filmdeki karakterlerin seslerinden daha net geliyor. Arkamızda oturan tok sesli amcanın telefonu çalıyor. Küfürler eşliğinde telefonunu kapata(maya)n amca, bir dakika sonra yeniden çalan telefon üzerine "allah belanı versin Melike" diye serzenişte bulunuyor. Bir başka filmde Türkçe altyazılar yok oluyor, senkron kayboluyor. Osama'yı izliyoruz, ses kanallarından biri işitilmiyor, sadece diyalogları duyuyoruz, ağaç sesleri, kuş sesleri yok. Filmden mi acaba? Bütçe problemleri yüzünden tek ses kanallı mı çekmişler filmi? Yoksa kopyada mı bir problem var? Dağıtımcı şirket kötü kopya mı yollamış? Projeksiyon makinesinin amfilerle bağlantısında bir problem olabilir mi? Bir başka filme giriyoruz, daha film bitmeden salonun ışıkları açılıyor. Bu, kopyadan olamaz. Festival filmleri izlemekten bunaldığımız bir gün. Biraz da zombi görelim, Romero'yu da yad etmiş oluruz diyerek bir vizyon filmine, Ölülerin Şafağı'na (Dawn of the Dead) giriyoruz. Filmin görüntüsü içler acısı, projeksiyon ampülünde bir sorun olduğu kesin. "Buranın ampülleri hep böyle zaten" deyip geçemiyoruz, teknik problemler bununla kalmıyor. Filmin altyazıları kadraj üzerinde soldan sağa doğru hareket etmekte. Altyazı senkronu da kayboluyor bir süre sonra. Filmdeki karakterlerin normalde üç dakika sonra söyleyecekleri şeyleri okuyoruz hareket eden altyazılardan. Spikerin "Güzel bir smaç" sesinin smaçtan beş saniye önce geldiği Avrupa kupası basketbol maç yayınlarından birini izlermiş gibi hissediyoruz. Kimin öleceğini üç dakika önceden bildiğimiz bir zombi filmi izlemenin anlamsızlığı içinde kayboluyoruz. Biri bizi bu alışveriş merkezinden çıkarsın.

Eskimiş projektör makineleri, yırtık perdeler, filmin sesinin gidip gelmesine neden olan amfi sistemleri, kötü film kopyaları, susmak bilmeyen cep telefonları, film başladıktan sonra kapatılmayan ve bu nedenle ışık sızdıran giriş-çıkış kapıları, film devam ederken açılan salon ışıkları ya da aklınıza ne gelirse. Tüm bunlar sadece festival için geçerli değil, ticari gösterimlerde yaşanan sorunlar daha fazla. İstanbul Film Festivali biz sinemaseverler için yıl içinde izleme imkânı bulamadığımız filmleri, kimbilir ne zaman izleyeceğimiz klasikleri perdede görme heyecanıyla sinemanın yolunu tuttuğumuz bir hadise, bütün bunları tartışmak için bir vesile. Vizyonda film görme hevesimizi çoğunlukla kaçıran, her defasında "acaba bu sefer nasıl bir aksilik çıkacak" endişesiyle ürkek bir biçimde gittiğimiz sinemalardan festivalin estirdiği havanın da etkisiyle daha fazlasını umuyor ama bulamıyoruz. Biliyoruz, iş gücü az, büyük bir trafik var ve özveri ile çalışıyor herkes. Büyük zorlukları göze alarak İstanbul Film Festivali'ni ve diğer festivalleri düzenleyenlere ve sinema salonlarındaki çalışanlara müteşekkiriz. Ancak şunu belirtmek gerek: Film izleme deneyimini nasıl daha iyi kılabiliriz, aynı hataları tekrarlamamak için neler yapabiliriz, diye tartışmak durumunda olduğumuz bir dönemeçteyiz. Festival yönetimleri, salon sahipleri, sinema yazarları, seyirciler, hepimiz bu tartışmaya dahil olmalıyız.

Kuşkusuz her şeyin bu noktada biteceğini düşünmek saflık olur. Zira özellikle seyircilerle ilgili örnekler bize yalnızca kurumları değil, bu ülkedeki sinema kültürünü de yeni baştan değerlendirmek gerektiğini gösteriyor. Ancak kısa vadede yapılabilecek birçok şey var. Artık on ikiye bölünmüş salonlarıyla her salondaki filmin bir ötekinin sesini bastırdığı, alt kattaki barın uğultusunun film izleme deneyimimizi parçaladığı ve bütün bu aksilikler konusundaki kayıtsızlığın tahammül edilmez bir hal aldığı duruma katlanmamız gerekmediğine inanıyoruz. "Elveda Sinema" dememek için bu konuda üzerimize düşeni yapmamız şart.

Fırat Yücel





Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mayıs 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
Sinema rehberiniz