Sinemasal diye bir dergi vardır -İzmir dolaylarından küçük sinema evrenimize düşmüş ve adını pek sevdiğim bir dergimizdir. Adı "Sinemasal" yerine "Filmsel" olsa, "Üff, öz be öz mü, nece bu Türkçe?" diye hayıflanmamak elde olmazdı ama sine-masal adı bir sinema dergisine pek hoş oturmuştur. İşte bu ad, yani sürekli bize sinema ve masal arasındaki bağlantıyı hatırlatan bir yerde durmak da, hep aklıma Tim Burton'ı getirir. Sinemanın büyüsü (büyülü fener falan da) derler ya, öyle bir şey yani. Sinema ilk günlerinden beri iki kanalda yarışmışsa eğer -Lumière Biraderler'in gerçekçiliği ve Méliès'nin fantazileri- Burton hep aya, Mars'a ya da uzayın başka derinliklerine seyahat etmek isteyen insanların tarafında yer almıştır.

Aslında canlandırma sinemasından (bir süre Disney'e de çalışan Burton'ın ilk filmleri canlandırmadır) ve eski korku filmleri-severlikten (bu ilk filmler arasında Vincent Price'ın kendi sesiyle anlattığı Vincent filmi de vardır) gelen iki damarı birleştirdiğinden olsa gerek, Burton sinemasının hep çocuksu ve korkutucu bir havası vardır. Masallar ya da rüyalar da öyledir zaten - hem en tatlı hem de en korkutucu anlar yan yana dururlar. Burton filmleri de, bir yandan en çocuksu anlara savrulurlar, Peewee's Big Adventure'da olduğu gibi, diğer yandan da Gotik bir dünyanın korkularını taşırlar, Hayalet Süvari'de (Sleepy Hollow) olduğu gibi.


Ama Burton'ın filmleri hep o yere taşır bizleri -o yer ise hem perilerin hem de umacıların, hem kara kargaların hem de masum kız çocuklarının dünyasıdır. Usulsüz duruşuyla Oz Büyücüsü hep oradadır. Lakin bu dediğimiz Burton sinemasının gerçekçi olmamasından değildir, tersine çok da gerçekçi bir sinemadır ama bu gerçekçilik belgesel bir gerçeklikten değil, büyülü, masalsı bir gerçeklikten dem vurur hep -filmin sonlarında da karşımıza çıktığı haliyle, gerçekliğin acı ve kuru tarafından kaçar Burton ve onun masalsı, büyülü tarafını sever. Bu babda Burton'ın meseli gerçekliğin ne olduğu ile alakalı değildir -dert sine-masallıktadır; sinema denilen illüzyonun hep büyülü bir yanının olmasındadır yani. Batman serisinin iki filmi ile Hollywood'un çok para kazanan ve kazandıran yönetmenleri arasında yeri sağlamlaşan Burton bazen gişede çakan bazen de başarılı olan, aslında Hollywood'daki her yönetmen gibi bir o yana bir de bu yana savrulan filmler yapadursun, biz de onları izleyeduralım ve bu masalda neler oluyor bir de ona bakalım. Önce adından menkul koca balıklı filmimiz Amerika ülkesinin güney eyaletlerinden Alabama'da geçiyor -romanın yazarı Daniel Wallace, Alabamalı bir zat-ı şahanedir.

Film Alabama'da çekilmiş ve Burton, bir Californialı olarak, Amerika'nın derin güneyinde geçirdiği sürede yabancılaşmanın her parçasını yaşamış. Filmdeki mekânların içsel yabancılıkları biraz da Burton'ın kendi yabancılaşmasından geliyor -yağmurun ya da bulutun olmadığı Hollywood güneşinden çıkıp da kendini hortumlara kaptıran ve Oz Büyücüsü mekânlarının yakınına (Aslında Kansas ve Alabama çok da farklıdır ya, neyse teşbihte kusura kalsın işimiz!) düşen bir balık gibi belki de. Burton balık meseline ise şöyle temas ediyor: "Şaşırtıcı olan orada olduğumuz süre boyunca insanlar balık tutma hakkında konuşuyordu ama o süre boyunca bir balık bile görmedim. Lanet bir tane bile yoktu. Olduklarından da emin değilim".


Peki olmayan balık diyarında balıklı bir filmin masallığı ne alemde, nasıl kabul görmüş sorusuna gelince, Burton'ı en çok şaşırtan şey filmin yalnızca 13 yaşından büyüklere gösterilmesine izin çıkması olmuş. Bundan da anlaşılabileceği gibi, Burton'ın başka bazı filmleri gibi, bu film de, ABD'de Noel öncesi dönemde çocukların da gidebileceği bir film olarak planlanmış ancak filmdeki bir kavga sahnesi, birkaç çıplak sahne ve bir yerde de, cinselliğin ima edilmesi nedenleriyle filmin sansürcüleri yalnızca belirli bir yaş kitlesinin filmi izleyebileceğini belirtmişler. Bu çıplak sahnelerden en güzeli ise, tabii ki ve tabii ki, Danny de Vito'nun soyunduğu sahne. Danny DeVito ve porno yıldızı Ron Jeremy arasındaki benzerlik hakkındaysa şunları söylüyor Burton: "Aslında, bu konuyu bugün düşünüyordum. Vallahi! Şaka yapmıyorum. Bir film yaptıktan sonra bazı anlar aklına gelir ya, onu düşünüyordum ve nasıl film çekiminin her gününü farklı bir film gibi düşündüğümü ve o günün de (çıplak DeVito günü) nasıl bir porno film gibi olduğunu düşündüm. Ertesi gün, o mekân bir metre suyun altında kalmıştı. Hortum havası vardı ve öyle, ayakta duran bir sürü insan vardı, ve Danny, o çıplak haliyle tam da Ron Jeremy'ye benziyordu. Daha önceden onun Ron Jeremy-vari bir hali olmasını planmadık. Ama öyle çıktı işte."

Neyse, hâlâ bir arpa boyu kadar bile yol alamadık -filmin hikâyesi şöyle: Alabamalı genç bir gazeteci (kuru gerçeğe dikkat!) olan Will (Billy Crudup), babası Edward'ın (Albert Finney; genç Edward ise Ewan McGregor) masal ya da mitlerle gerçeğin bulamacından ibaret şenlikli hikâyelerini dinlemekten bıkmıştır ve evlendiği gün kavga ettiği babasından kaçıp karısıyla birlikte Paris'e yerleşir. Geride bıraktığı babasının hastalanması üzerine üç yıl sonra hamile karısıyla birlikte Alabama'ya dönerler ve babasının hikâyelerine yeniden maruz kalırlar. Bu filmin gerçekçi hikâye çizgisini oluştururken, buna paralel diğer hikâye çizgisi ise babasının çocukluğundan ölüm döşeğindeki günlerine kadar geçirdiği yaşamıdır ve hikâyeler, masallar ya da mitlerin tamamı bu ikinci çizgideki geriye dönüşlerle anlatılır. Tabii ki filmin gerçeklik çizgisinden uzaklaşıp Burton çizgisine yaklaştığı bu ikinci damarı asıl ilginç olan karakterleri içermektedir: Edward'ın karısı (Sandra, Jessica Lange; genç Sandra ise Alison Lohman) pazarlamacı olan kocasıyla evlenmeden önce Edward'ın şafşatalı aşkına kanmıştır; bu arada, Edward'ın yolculuklarında karşılaştığı karakterlerin tamamı ise birbirlerinden ilginç masal karakterleridirler bir nevi, bunlar arasında ise tanıyıp bildiklerimiz Burton'ın sevgilisi Helena Bonham Carter (Jenny ve cadı), Steve Buscemi (şair Norther Winslow) ve Danny DeVito'dur (Amos) -bu arada romanın yazarı Edward Wallace ise üniversitedeki iktisat hocası rolünde.

Hikâyeyi daha fazla uzatmadan, şair Winslow'un güzel şiirlerini (aşağı yukarı şöyle: "Çimenler yeşil / Güller kırmızı / Kasabam da güzel.") dinleyerek Alabama'daki Spectre kasabasına gidecek olursak eğer, tellere asılan ayakkabılar arasından, "Ah, Dorothy de uğramış bu diyarlara," diyerek geçip Hayalet kasabanın çimenleri üzerinde çıplak ayakla gezinirken izlenen bir film aslında - avcıların bol yalanlı hikâyelerini unutmadan tabii ki! Fakat her durumda aileye geri dönen, aile değerlerini ihmal etmeden babaya olan oğul direnişini terbiye ederek, oğlun baba modelini kabul etmesini anlatan bir film. Bu anlamda Burton filmlerine genel bir içerik giydirmesi yapmak da kolay olur ama bunu yapanların şunu unutmaması gerekiyor ne yazık ki: Burton'ın derdi içerikle değil sinemanın tam da fantazi ve masal dünyasını yakalayabilecek bir görme biçimi olması ya da sinemanın bizatihi rüya ve/ya masal olması! Poe'nun ya da Baum'un hikâye ya da roman dünyası neyse, Burton'ın film dünyası da o.


Mesela filmin içine girmiş bir Kore Savaşı muhabbeti var ama bu aslında içeriği boşaltılmış ya da kendi içeriğini kendi kendine boşaltan bir şekilde var -bir Alabamalı'nın görüş açısından ya da benzer bir şekilde birçok Türk'ün de görüş açısından Asya ne kadar aynılıksa, ya da aradaki farklar ne kadar kapalıysa, Edward'ın bakışıyla da, Koreli, Vietnamlı ya da Siyam ikizleri arasında sembolik bir aynılık var. Filmin başında kasabaya musallat olan dev, sonradan gittiği hayali kasaba ve sirk ya da başka bin türlü numara da zaten bu filmde hiçbir şekilde o gerçeklerin yer tutmadığını ya da yerleri olmadığını belirtiyor.

Her türlü garabetin ya da hayaletin içine girdiği bir karnaval dünyası aslında bu ve bütün bunlar her Burton filminden bildiğimiz ve alışık olduğumuz şekliyle, çok usta işi bir sinemasal dille anlatılıyor: Zamanlamalar, tempolar, ağlanacak ve gülünecek anlar hep yerli yerine oturmuş bir şekilde karşımıza çıkıyor - Burton'ın sessiz bir film çekmesi ve bunu ne kadar iyi yapabileceğini göstermesi gerek belki de bir ara. Ne olursa olsun ve çocuğun babasıyla ilişkisi ne kadar basit bir çözüme giderse gitsin, kaçırılmaması gereken nokta masalların çoğunda olduğu gibi bu sine-masalın da sonunun mutlu son olması ama o mutlu sonun bile basit bir mutlu sonlukla kalmayıp Fellini-vari bir resmigeçide dönüşerek masal dünyasının karakterlerinin tamamını gerçek hayatın içine gömmesi ya da onların gerçekleğinin nasıl bir Courbet resmi kadar gerçek olduğunu bize göstermesi: Gerçeklerden kaçmanın en iyi yolu gerçekleri mitleştirmek, masallaştırmak oluyor bazen ve bu işi de Burton gibilerinin yapması sine-masalı büyü ve hayallerle besliyor. Eğer hayatta bu filmi izleme şansına sahip olursanız çok da sıradışı bir şeyler beklemeden ABD'deki gösterim zamanlamasını düşünerek bir Noel filmi olduğunu hatırlayın -İsa'nın Çilesi'nin Paskalya'daki popülaritesinin karşısına bu filmi koyun ve hatta bu koca balığın aslında erken Hristiyanlığın balıklı sembolizminin ötesinde daha güzel bir yeri olduğunu düşünün isterseniz!

Big Fish'i çocuklara ve büyümüş çocuklara seslenen masalsılığından hazlanarak izleyin, o zaman sine-masalın zevki daha çok pekişiyor. Yok benim masalla musalla işim olmaz, bana katı gerçek lazım diyorsanız da, koca balıklar size göre değil. Avcının yalanı yedi kuyruklu olup neresinden tutmaya kalksanız elinizde kalır ve o yüzden en güzeli avcılar kahvesinde oturup o yalan dolan hikâyeleri dinleyip kahveden çıkınca da yeniden gerçek dünyaya ayak basmaktır -ne de olsa, kahvede attığı kuyruklu yalana avcının kendisi bile inanmamıştır zaten!


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Nisan 2004 sayısından alınmıştır.

Sinema rehberiniz