| |
| |
Suzan Avcı'yla konuşacağını bilmek insanı heyecanlandırıyor. Sırf
"artist" göreceğiz diye değil. Türk sinemasının meşhurları, hele de
içimize işlemiş olanlar, giderek bir duyguya dönüşen türlü halleriyle
dünyamızda yer ediniyorlar. Sanki 'Türkan Şoray'lık, 'Hülya Koçyiğit'lik ya
da 'Ediz Hun'luk gibi yerler var ve onların içine neyin dahil edilip neyin edilemeyeceği
konusunda uzlaşmak durumundayız. Peki 'Suzan Avcı'lık dediğimiz
yer nasıl bir yer olabilir? Kötülüğün, fettanlığın, içki kadehi ve ağızlıklı
sigaranın, çerçeveyi bir ucundan öteki ucuna katedip bir koltuğa oturmanın
ya da çerçevenin bir köşesinde bir hinlik peşinde durmanın yeri mi? Yoksa
ona biçilen bu karton kötülüğün altında daima, mesela Neriman Köksal'da
olmayan bir gamsızlık, bir yumuşama ihtimali, bir muziplik var mı? Suzan
Avcı'yla konuşmaya giderken aklımızdan bunlar da geçiyordu elbette, ama
peşinde olduğumuz bunların cevabı değildi. Daha çok Suzan Avcı'nın Türk
sinemasının bir tanığı olarak anlattıklarıyla, kendisi kadar parçası olduğu
resmin bütününe dair de neler öğrenebiliriz düşüncesiyle yola çıktık. Ve
Suzan Avcı, bizi kapıda muhteşem bir şekilde karşıladı. Çoğunluğu serbest
bir konuşma olarak geçen buluşmamızın sınırlı bir kısmını buraya aktarmakla
yetiniyoruz. Anlatılanların, tek bir cümleden, bir isim ya da olaydan
yola çıkarak yapılabilecek çok sayıda araştırmayı ve değerlendirmeyi içinde
barındırdığını akılda tutarak.
Konuşmanın başında son yaptığı iş olduğu için televizyondan ve dizilerden bahsettik.
O ışıklar arasından konuşur gibi çoğu genç oyuncuda "ışık" olmadığını
söyleyince, biz de bir stara ilk soru olarak ışık dediği şeyin perdenin bir yüzü sevmesiyle
ilgili olup olmadığını sorduk. Ve oradan devam ettik.
- Halkın sevmesi önemli, çocuğum. Ben bu kadar kötü roller oynadım, hâlâ sokaklarda
boynuma sarılınıyor, Akmerkez'de boynuma sarılınıyor, yani kötü oynadığım
halde. E bir gün de ne taşlandım, ne ağır bir söz işittim. 31 sene evvel Ankara'ya
misafirliğe gittim, kızım bir buçuk yaşındaydı, dedim ki şuna bir ayakkabı alayım,
taksiye bindim, bir çocuk mağazası buldum. Çocuğa giydirirlerken vitrinin önü oldu
maç. Adamlar da şaşırdı, yani bu kadar ilgiye. Tabii bu 73 senesinde oluyor, vitrinler
indi aşağıya. Üzülmeyin, diyorlar. Hayır, vitrin yaptıracak param da yok yani.
Tabii ertesi gün bütün Ankara gazetelerinde.Bizim reklamımız oldu, on tane
vitrin feda olsun size, dediler.
Suzan Avcı ilk filmini çevirdiği 1957'den bugüne sinemanın içinde.
- Tabii, mesela ben ilk geldiğimde Belgin Hanım vardı. Muhterem Nur vardı. Belgin
Hanım'la bir film çektim rahmetli, Muhterem'le iki film çektim. Muhterem dansöz
oldu gitti, arkadan Türkan geldi. Hülya geldi, Filiz geldi, onlarla başladım. Yani belki
üç beş yaş farklarımız vardı. Onlar bitti, Hülya geldi, Avşar, ilk filmini benle çekti.
E, şimdi dizilerde hiç tanımadığımız insanlarla, dört tane nesil oluyoruz.
Şöyle oldu, çok komikti, tuhaftı. Ben babamı altı yaşında kaybettim. Bursalıyız biz.
İlkokuldayız, Edison'un Hayatı diye bizi Tayyare sinemasına okul götürdü. Ampül
nasıl oldu diye ama sessiz bir film, diyalog yok, bir şey yok. Ben orada bayıldım, ben
burada oynayacağım, dedim, bak bak. Bir kere Tatarız, müthiş bir Kırım Kazan
göçmeni var bizde, böyle bir şey düşünmek olacak iş değil. Bir film görmedim daha.
Yani bir film görsem bu olabilir. Sonra bir gün, dördüncü sınıfa filan gidiyordum,
evde de su yok. Komşudan alıyoruz suyu, annem bana kovaları verdi, ben gittim
doldurdum, gelirken, orada da on yedi yaşlarında filan genç bir çocuk vardı. Nereye
gidiyorsun abi, dedim. Bilet kesiyorum sinemada, dedi. Hii, dedim, abi bir gün de
beni götürsene, dedim. Söyleyeyim annene şimdi, dedi, alayım götüreyim seni. Arabacının
Kızı Dünyaşka diye bir film, Rus filmi. Çok zengin bir Rus subayı, fakat
genç bir subay da var. Kız da fakir ama çok güzel bir kız. O kızın ismini hatırlayamıyorum.
Yalnız unutamadığım bir sahnesi var. Çocukla sevişiyorlar. Bir de onun büyük
bir komutanı var, o da kıza göz koymuş. Hep böyle Rus apoletleri filan, çok zengin
sahneler var. Genç subaydan ayırdı onu. O ara köyden babası geldi, Rusya'nın
bir köyünden, abalı mabalı bir adam.Dedi, babam düğün istiyor, yalancı düğün
yaptılar. Ve o düğün sahnesinde kız gelinlikler içindeyken genç subay geldi, böyle
elindeki kadehi kızın suratına boşalttı. Tamam, dedim, ben sinemacı olacağım. Ben
bunu bakın ilk defa size anlatıyorum, hiç aklıma gelmemişti.
İlkokul beşi bitirince Samatya Etyemez'de bir tekstil fabrikasında çalışmaya başlar.
Haftasonları mayosunu alıp bütün günü denizde geçirir. İlk flörtüyle bir
müddet sonra yaşını büyüttürüp evlenir. İzmir'e yerleşir ve çocuk doğurur ama
oradaki hayat yolunda gitmez; der ki,
- Yani, baktım ki olmuyor. Zaten aklıma da sinemayı koymuşum, allah biliyor ya.
İzmir'deyken ben bir de mecmua alıyorum. Yıldız mecmuası. Oraya bir mektup
döşendim. Vecdi Benderli, ölmedi, sağ. Ben artist olmak istiyorum diye. Çocuk
da elimde böyle, Konak meydanında bir resmim, boy. Bana açık bir mektup yazdı.
Sakın gelme, çok zor bir iştir, yuvanı yıkma, diye. Böyle resmen İzmirli okuyucuma
diye. "S." koymuş. Aaa, ben bir cesaretlendim, ondan sonra İstanbul demeye
başladım.
- Geldim İstanbul'a, bir gün atladım, Babıâli'yi buldum. Çıktım, daha kapıdan içeri
girdim, İzmirli, sen geldin mi yine buraya, dedi. Vecdi Benderli'ymiş o. Geldim, dedim.
O ara bunlar yarışma yapıyorlarmış. Yarışmaya sokalım seni, dediler. Soktular.
Pervin Par birinci oldu, Leyla Sayar ikinci oldu, ben üçüncü oldum. Böylece başladık.
Fakat hemen, gel buyur, film çek, demiyorlar adama. E, paraya ihtiyacım var.
Anneme yük olmama imkân yok. Tiyatroya, Muammer Karaca'ya başvurdum.
Daha da tiyatro izlememişim. Hiç. Tiyatro fikrim var ama oynamadım ve
görmedim. Hepsi Beyoğlu'nda. Beyoğlu'na çıkılmıyor ki o zaman.
Suzan Avcı tiyatrodan ilk aylığını alacağı zaman yaşlı bir bey zarfı
uzatırken, gel kız bir kere öpeceğim, deyince çıkmış gitmiş, oradan
Ses tiyatrosuna ama bir süre sonra...
- Ben yaz geldi mi kayıbım. Turneye çıkıyorlar ya onlar, ben turneye gitmiyorum,
çünkü filmler başladı. Benim en büyük patlamam 60'tır,
61'dir. Ona kadar ben beş tane de iyi kız oynadım. Siyah saçlı halim o
zaman, kalın kalın kaşlar filan. Getiriyorlar gliserin döküyorlar, ağla,
ühü yapıyorsun. Hiç sevmedimdi. Neriman Köksal'ın yerini alacağım,
diye tutturdum kafamda.
Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mayıs 2004 sayısından alınmıştır.
|
|
|
|
|