Radyoculukla başlayıp reklamcılıkla pişen ve bizim ilk uzun metrajlı filmi Paramparça Aşklar Köpekler (Amores Perros, 2000) ('Aşk Bir Fahişedir' mi, yoksa 'Kahpe Aşk' mı desek?) ile tanıdığımız Alejandro González Iñárritu, ağlarına düştüğü Hollywood yetenek avcılarının oltasıyla karşımıza çıkıyor bu kez. Oltanın adı ise 21 Gram (21 Grams, 2003). Iñárritu yanına ilk filmden tanıdığımız romancı Guillermo Arriago'yu da senaryo babında almayı ihmal etmemiş tabii. Bu ikilinin bir benzeri de Wayne Wang - Paul Auster isimleri etrafında gelişmişti ve doğru yerde ya da vaktinde bitmişti (Smoke, 1995; Blue in the Face, 1995). Yalnız ara taksim babında bu Hollywood meselesini hafifçe açalım: 21 Gram bağımsız bir film olarak kabul ediliyor. Bağımsız film denilen naneler ise, İngilizce'deki adından menkul bir ikili durumun filmleri aslında: In-dependent. Yani, bağımsız demek yalnızca Hollywood'a bağımlı olmayan Amerikan sineması demek değil, aynı zamanda 'bağımlılık içinde' de demek. Hayda, bu da nereden çıktı şimdi demeyiniz ve 21 Gram filminin Amerikan yapımcılarından Ted Hope'a kulak veriniz:

"Yaratıcı kitle özelleşmiş bağımsız filmlerin stüdyolar için hazırlık ligi olduğunu düşünüyor, artık iş dünyası da bunu böyle algılamalıdır". Bir diğer deyişle, Amerikan bağımsız sineması, deneysel, ilerici ya da alternatif bir sinema olmaktan çok, 'Süper Lig'e transfer olmak için canhıraş çabalayan gençlerle dolu bir arenadır -tabii bazen Süper Lig'in kaşarları da, artık iş bulma şansları azaldığında bu 'İkinci Lig'e transfer olabilirler. Bu 'Bağımsızlar Ligi'ndeki bir filmin serüveni Robert Redford'un kurduğu Sundance Film Festivali'nde başlar, ABD'nin yalnızca büyük şehirlerinde bulunup da orta yaşlı, hafıfçe okumuş kitleye ve az da olsa öğrencilere seslenen ve Art House/International (Sanat Evi/Uluslararası) denilen sinemalarda devam edip Independent Film Channel (Bağımsız Film Kanalı) ya da Sundance Channel namlı televizyon kanallarında son bulur.

E, peki bunları niye mi okudunuz? Sanırım, 21 Gram'ın da dahil olduğu dinamikleri biraz anlayıp filmi de bir yerlere oturtabilelim diye. Şöyle ki, seçmece üç orta bütçeli Hollywood filmi oyuncusu -Sean Penn, Benicio Del Toro ve Naomi Watts (Bu filmle ödüller de aldılar)- ve müthiş bir tanıtım ve reklam bütçesiyle desteklenmiş bir film bu bahsi geçen. Slogan da şöyle bir şey: Her İsa kuzusu kaybeder 21 gram son nefesi de vücuttan çıktığında ve bu ise üç beş bozuk para ya da bir parça çikolota ağırlığındadır. Bir de hummingbird meselesi var -ki bunu doğa belgeseli hastalarına havale edelim ve küçücük ufacık (ne de olsa 21 gram!), görülmesi zor, büyük bir arı gibi hissiyat ve ses yaratan bir kuş olduğunu söylemekle yetinelim. Türkiye'deki stüdyo ajanı film eleştirmenlerine de film gösterime girmeden önce yollanır mı bilemeyiz ama onların Amerikalı işbirlikçilerine (Yok, bu sözcük doğru değil, burada kötü tercüme oldu ama İngilizcesi colleague -meslektaş- olan sözcük doğru sözcük diyelim) filmin yapımcıları bu üç objeyi içeren çeşitli mektuplar da yollamışlar. Yani diğer bir deyişle, sıradan birçok Hollywood filminde olduğu gibi bu filmin de bütçesinin çoğunluğunu reklam masrafları oluşturmuş. Hah, ben niye izledim derseniz, filmin çıktığı günlerde çok işim gücüm yoktu, baktım şehrin sanat sinemasına da bu film gelmiş, yönetmeni biliyoruz ilk filmden. Ümit var; oyuncularda da iş var; eh, bir ba- bakalım dedik.

Peki bakınca ne gördük? Melodram!.. Üçe bölünüp sonra da her parçası taze yumurta gibi birbirine çarpılmış bir menemen. Son yılların modasına uygun -zaten Paramparça Aşklar Köpekler'den bildiğimiz haliyle- 52'lik sıralı bir Kızılay oyun kağıdı destesinin, karolarını çıkarttıktan sonra, karıştırılmış hali gibi bir şey yani. Şöyle diyelim: Maça beyi (papaz da derler) Benicio Del Toro (Jack), sinek bacağı (vale de derler) Sean Penn (Paul) ve kupa kızı (dam da derler) Naomi Watts'tan (Christina) oluşan bir topluluk tahayyül edip karışık bir desteden, öteki kartlara bakarak onların geride kalmış bütünlüklü hikayelerini arayalım derseniz, bu filme bakabilirsiniz. Yok, şimdi benim kafam çok karıştı falan diyorsanız da, diyecek bir lafımız yok çünkü filmin bu yapısı -nam-ı diğer çizgisel olmayan kurgusu çok da özellikli falan değil.

Hollywood sinemasına aşina olanların aklına Ucuz Roman ( Pulp Fiction, 1994) ya da Akıl Defteri ( Memento , 2000) kolayca gelir, biraz daha gerileri bilip de, o derinliklere inmeyi düşünenler Alain Resnais namında popülerleşen ve daha bilimum başka derinlikleri de olan Avrupa avant-garde (öncü) sinemalarından dem vurabilirler. Fazla ekspose edilmiş görüntüleri ise bir yandan Üç Kral'ı ( Three Kings 'ı , 1999), bir yandan da kurgu ve görüntü karışımıyla Trafik'i ( Traffic 'i , 2000) andırabilir. Lakin oyun kağıtlarına geri dönersek, Kızılay destesinin paketini açıp içine baktığınızda sıralı bir deste bulur, karmaşıklığın rahatsızlığını çok hissetmezsiniz. Bu film öyle değil. Karışık bir deste gibi ve destenin neden karıştığını bilmiyor gibi yapmanız gerekiyor. Ama bu gereklilik ise zorlu bir seyri hasıl eyleyip; "neden bu sırasızlık, ey yönetmen?" diye sorduruyor. Bu soruyu sorarak da, gizli bir suçluluk duygusuyla filmin bam teline basmış oluyorsunuz.

Son yılların bir Hollywood modası kurgusal yaratıcılık göstermekten çok, nedense kurguyu nedensizce bozmaksa; diğer bir Hollywood modası da, yeni teknolojiler ve onların insani sonuçlarına dair filmler sanırım. Bilgisayarların ya da internetin sanal korku/fantazi dünyaları yanında genetik mühendisliğinin ya da tıbbi müdahalelerin yaşama getirebileceği hayati ve hayat-ötesi katkılar da, daha gerçekçi takılan filmlere bulaştı. Bu filmin de olay örgüsünü birleştiren bir noktası böyle bir şey: Bir kalp nakli. Bir başkası ise, bir İsa'nın kamyonetinin (Kill Bill sı 'in birinci bölümündeki kamyoneti hatırlatalım bu babda!) yol açtığı bir trafik kazası. Fakat filmin asıl teması, adından da açık olduğu üzere 'ölüm' [Aslında kalp nakli ve ölüme yakınlık hissine bir de seri katil durumu ekleyerek yapılmış bir film daha var ve 21 Gram'ı izlediğim saatler boyunca bu film aklımı kurcaladı durdu: Clint Eastwood'un yönettiği Kan Borcu (Blood Work ,2002). Hafifçe ihmal edilip çok da beğenilmeyen bu yavaş akışlı filmi de izlemeyenlere fırsattan istifade salık verelim istedik de].

Sinemasal olmayan yaşamda oğlunu kaybeden yönetmenin, bir nevi ölümle hesaplaşmasını izlediğinizi düşünerek yola çıkarsanız, belki film için fazladan bir motivasyon yaratabilirsiniz kendinize. Ya da yine yönetmenin söylediği şekliyle "ölümden estetiğe güvenerek", tarz-ı Amerikan bir kaçışla, Meksika tarzı üçüncü dünya ölümlerini karşılaştırmaya kalkarsanız, takip edecek başka şeyleriniz olur film sırasında ve sıkıldığınız anlarda bunları düşünebilirsiniz. Ama ne yaparsanız yapınız, sonunu başından gördüğünüz bu filmin teslisinden kurtulma şansınız yok.

Bu teslisle bağımlı iki iddia var: 'Tanrı bağışlayıcıdır' ve 'tanrı vericidir'. İsasever Jack, alkol ve uyuşturucu gibi kötülüklerden İsa'ya sığınarak kaçıp karısı ve çocuklarıyla mutlu bir yaşam sürmektedir. Entel dantel matematikçi Paul, ölümün kıyısından bir kalp nakli sayesinde dönmüş ve sevgilisinin de dönüşüyle, bir çocuk sahibi olup yaşama yeniden tutunmanın eşiğindedir. Uyuşturucu ve aklının zorlarıyla cebelleşmiş Christina ise, mimar kocası ve çocuklarıyla mutlu bir hayat yaşamaktadır. İşte bu üç ayrı mutluluk bir kazada kilitlenir yine. Biliyorum, ben bunu biliyorum! Paramparça Aşklar Köpekler diye bir film vardı, onda da bir kaza oluyordu ve üç ayrı hikaye oradan pekler dağılıyor ve oraya toplanıyordu. Yok, bu film Paramparça Aşklar Köpekler değil ne yazık ki. 21 Gram'da üç karakterin, üç hayati komplikasyonu birbirlerine dolanıyor ve bu ise yüz kere çözdükten sonra artık sıkılıp da, çözmeye uğraşmadığınız bir bulmacaya dönüşüyor.

Film ise yönetmenin iddia ettiği gibi 'gerçekçi bir drama' olmaya pek yanaşmayıp munis bir tanımla 'melodramaya', habis bir tanımlaysa da 'pembe diziye' dönüşüyor. Mesajları ise, tam da dinsel retoriğine uygun bir aile kutsiliğinin altını çizip Cumhuriyetçi Parti siyasasına uygun bir kürşat karşıtlığı ile adrese teslim ediliyor. Dizili bir deste Kızılay oyun kağıdını karıştırıp yeniden sıralamaya kalkarken aldığınız zevki, bu filmle karşılaştırıp filmden sonra destenin başına geri dönecekseniz bu tarafta; yok, benim hikâyem başka derseniz de, başka birçok taraftan birisinde yer alacaksınız. Fakat hangi tarafta olursanız olunuz, bu filmde iddia edildiği gibi saf gerçekçilikten çok saf melodramın olduğunu unutmayınız ve şu soruyu sorunuz: Gerçeklik de bir melodram mıdır? Yoksa melodram bizatihi sinemasal gerçeklik midir? Korkmayın, bu soru 21 gramdan fazlasını eksiltmez!


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mayıs 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
Sinema rehberiniz