Değerlendirmeye, öncelikle, yukarıda adı geçen başlıklar altında gösterilen filmlerin -Osama ve Otar Gittiğinden Beri gibi birkaç çok iyi örnek dışında- tek başlarına yer yer toplumsal olguların siyasal ve tarihsel çok boyutluluğunu ortaya koymak konusunda, yer yer de aynı olguyu farklı bakış açılarından değerlendirebilmek noktasında yetersiz kaldığını söyleyerek başlayabiliriz. Belki ancak tüm filmler bir arada izlenince ortaya göç, yoksulluk ve baskı olguları konusunda derli toplu bir resim çıkıyor, zira her film bilmeden de olsa bir diğerinin ihmal ettiği başka bir noktaya odaklanıyor. Bu duruma bakıp böylesi bir sinema anlayışına dair olumsuz yargılar edinmek mümkün. Diğer yandan, ileride böylesi filmler arasında etkileşimin artacağını da göz önünde bulundurarak bir tür olarak çağın aynası olmayı hedefleyen bir sinemaya dair umut beslememek için de hiçbir sebep yok. Hepsinden öte, bu sene toplumsal içerikli filmlerin festival kapsamına alınmasını, Çin'den Afganistan'a, Yunanistan'dan Avusturya'ya, Bulgaristan'dan Gürcistan'a kadar oldukça geniş bir coğrafya hakkında iyi kötü bir fikir edinmiş ve bu bölgelerin sinemasına bir bakış atma imkanı bulmuş olmamıza vesile olduğu için son derece olumlu bir girişim olarak değerlendirdiğimizi de ekleyelim.

Dilerseniz, önce toplumsal gerçekliği yansıtma iddiasındaki filmlerin zayıf noktalarıyla başlayalım. Bu türün en başarısız örnekleri, hiç şüphesiz hem toplumsal olguların çok boyutluluğunu hem de bireylerin farklı bakış açılarını ihmal eden; yer yer tek taraflı, yer yer kuru bir insan hakları savunusuna, yahut bildik sol propagandasına dönüşen, özellikle yarı belgesel biçimindeki filmler. Arjantinli yönetmen Rodrigo Vazquez'in Condor: Şer Ekseni (Condor: Les Axes Du Mal, 2003) isimli belgeseli ve Yunanistanlı yönetmen Kyriakos Katzourakis'in Batıya Giden Yol (O Dromos Pros Ti Dyssi, 2003) adlı çalışması, olayları sadece tek bir bakış açısından ve tarafgir bir dille ortaya koyan birer propaganda filmini andırıyorlar. Condor: Şer Ekseni, Güney Amerika'da 70'lerde meydana gelen bir dizi askeri darbenin Condor adlı FBI'a bağlı gizli bir örgüt tarafından desteklendiğine dair marksistler tarafından ortaya atılan bir komplo teorisini kanıtlamayı amaç edinmiş bir belgesel.

Güney Amerika ülkelerinin 70'lerdeki toplumsal ve siyasal koşullarını bütünlüklü olarak yansıtmaktan ve askeri darbelerin altında yatan sebepleri göstermekten son derece uzak olan belgesel boyunca izleyiciler durmadan o dönemlerde kaçırılmış ve işkence görmüş birkaç isim ve yakınlarının yoğun tasvirlerle bezeli anlatımları üzerinden ajite edilmeye çalışılıyor. Böylece ABD ve Güney Amerika'nın faşist askeri cuntalarına yönelik aslında son derece doğru olan birçok eleştiri de güme gidiyor. Akla karanın şüphe bırakmayacak denli ayrıldığı filmin sonunda sinema salonunda kopan alkış tufanı ve "Kahrolsun Amerika" sloganları belki yönetmenin amacına ulaştığını ortaya koysa da, böylesi bir sinemanın çağın aynası olup olamayacağı konusunda zihinlerde bir soru işareti bırakıyor. Benzeri şekilde Batıya Giden Yol adlı, Yunanistan'daki göçmenlerin yaşamını konu edinen yarı belgesel çalışma da dar açı çekimleri, karanlık atmosferi, farklı ülkelerden gelen onlarca göçmeni başlarından geçen ve bir travmaya dönüşen anılarını anlatmaya zorlayan üslubuyla naif bir duygu sömürüsünden öteye geçemiyor. İletişim teknolojilerinin bu denli geliştiği bir dönemde, üzerindeki bunca baskıya rağmen Yunanistan'da kalışını, ailesine telefonla ulaşamaması gibi inanılması güç bir iletişimsizlik problemiyle gerekçelendiren bir Rus göçmenin ağzından aktarılan film, ne göçmenlerin yolculuk nedenlerinin altında yatan farklı gerekçeleri ne de kişisel yazgıların farklılığını ortaya koyuyor. Bu tip filmlerden çıkan yegâne sonuç "göç ve göçmenlik kötü ve acı bir deneyimdir" gibi basit ve indirgemeci bir cümleden ibaret kalıyor. Bu tür yapımlarda dar açı görüntülerin yoğun kullanımı gerçekliğin hep tek bir boyutuyla verildiğinin bir dışavurumu gibi.

Oysa aynı gerçekliğin çok daha geniş bir bakış açısıyla, tarihsel ve siyasi değişkenleriyle bir arada yansıtılması da mümkün. Yönetmenliğini Paul Jay ve Nilüfer Pazira'nın üstlendiği Kandahar'a Dönüş (Return to Kandahar, 2003) tam da böyle bir belgesel. Yıllar önce bir üniversite öğrencisi iken terk ettiği Afganistan'a, Taliban rejiminin yıkılmasının ardından en yakın arkadaşı Dyana'yı bulmak üzere dönen Nilüfer Pazira'nın kendisini oynadığı bu yapımda her ne kadar zaman zaman son derece bayat gelen oldukça tarafgir bir aydınlanmacı insan hakları söylemine başvurulsa da film, ülkenin siyasal tarihi hakkında verilen yerinde bilgiler ve ülkenin birçok şehrinde yaşayan üniversite öğrencisinden mezar bekçisine, mücahit generalinden göçmen kadınına farklı kesimlerden onlarca insanla yapılan söyleşileriyle, Afganistan gerçeğini geniş bir perspektifte değerlendirilebilir kılıyor. Afganistan deyince, sadece kendi kulvarında değil festival genelinde de en çarpıcı filmlerden biri olan Osama'ya (2003) değinmeden geçmek olmaz. Afganistan'daki Taliban rejimi sırasında kadınların içinde yaşamak zorunda kaldığı korkunç koşulları anlatan, yönetmenliğini Siddiq Barmak'ın yaptığı bu dikkat çekici film, kadınların yanlarında erkek olmadan sokağa çıkmasına müsaade etmeyen ve çoğu ailede yirmi beş yıldır süren kesintisiz savaş nedeniyle hiç erkek kalmadığı için kadınları açlık ve sefaletle baş başa bırakan Taliban rejiminin tüm vahşiliği ve acımasızlığını gözler önüne seriyor.




Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mayıs 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
Sinema rehberiniz