AH EŞSİZ HOLLYWOOD


Filme "A Beautiful Mind" adının verilmesi bir 'sarcasm' örneği olabilir mi? Yapımcılar filmi seyretmeye gelen sadık Amerikalı seyircilerine ve keza filmi Oscar'a namzet gösteren kendi emekçilerine samimi bir sekilde "aklınızla bin yaşayın" mı diyor yoksa benim gibi fitne seyircilere "what a beautiful mind" deyip gönderme mi yapıyor.

En severek uyguladığı formüllerden birini bulmuş Hollywood. Özürlü bir adam (ama tabii ki tercihen bir dahi) tüm zorluklara karşın (buradaki zorluk şizofren olması) zafer kazanır. Amerikan erkekleri öyle Bergman'ın kadınları gibi değildir. Zorluk neymiş bilmezler, atarlar çalımı, çakarlar hayata karşı gollerini. Şu Avrupalı yönetmenler Amerikalı erkeğin gücünü anlasa zaten Avrupa hep Amerika'nın kollanacak kardeşi olmaktan çoktan çıkardı. Tabii burada erkeğini her daim ve her şeye karşın seven bir kadının olmasının payını da yadsıyamayız. Anlıyacağınız mutlu Amerikan aile tablosu şizofreni filan dinlemez. Solondz da kimmiş bırakın bozguncuyu, kesin İran ajanıdır. Amerikan ailesinin kutsal imajını sarsmaya calışıyor adam. Dahi şizofrenimiz aldığı ilaçlardan dolayı seks yapma gücünden uzaklaşmış olsun, ne olacak, şart mı, karısı da otuz sene kadar seks yapmadan yaşayıversin. Hem bu filmde kocasını aldatan kadından bahis edenin ağzına biber sürerler, kadınımızın gözlerinden sevgi ve şefkat fışkırmaktadır. Kendisini öldürmeye çok yaklaştığı zaman bile çocugunu yollayıp kocasıyla evde kalmayı tercih eden vefakar eşten sinema tarihine geçecek bir replik duyarız. Kocasına "doktor, kocan sana zarar verecek gibi olursa, bana telefon et dedi" der. Deli dahimiz sonunda nobel ödülünü alır, kabul konuşmaşında "senin sayende oldu karıcığım" diyerek, cebinden karısının kırk sene evvel ilk buluşmalarında verdiği mendili çıkarır (şizofren hastaların en büyük özelliklerinden biri kendilerine verilen mendilleri akılları pahasına iyi saklamalarıdır) , makyajcının saçını beyaza kötü boyadığı Jennifer Connelly ise beceremedigi aşırı duygu yüklü bakışlar atmaya çalışmaktadır bu sırada kocasına. Çocukları onlara katılır ve hayatı bir kez daha alt etmeyi başaran bükülmez Amerikan ailesi ufka doğru yürümeye başlar. Arka planda Amerikan bayrağı sallanmaktadır, pardon o Er Ryan'ı Kurtarmak'da vardı. Perde kapanırken yapımcının cebinde paralar, salonda yerlerde ise bol miktarda boşalmış popcorn kutuları vardır. Şimdi işaret etmek gerekir ki hayatta hicbir şeyden umut kesilmez. Bakın artık popcornlar hışırdayan jelatin kağıtlarda değil, sadece, yanınızdaki adam en dipte kalmış son popcorn tanesini almak için Nash'ten çok daha boyutlu bir savaş vermekte olduğu anda direnci bitip ufak bir hırıltı ile can veren mukavva kutularda satılmaktadır.

Benim Hollywood ile bir derdim yok. Hatta diyorum ki sinema endüstrisinin atar damarı olan bu devasa organizma olmasa su çok sevdiğimiz "bağımsız filmler" ve/veya "sanat filmleri" nden yoksun kalırdık. Tez, anti tez meselesi. Kaldı ki, hepimiz Hollywood örnekleri ile kırıştırarak başladık sinema ile olan bu hayat boyu süren flörtümüze. Ama eski flörtümün bana biraz daha saygı göstermesini istiyorum. Bir hikaye anlattığı zaman bir yerlerde bir kıvılcım, bir yenilik, bir hoşluk bulunmasını istiyorum. Özellikle Oscar'lar icin yapıldığı söylenen filmlerde, Hollywood, "geleneksel" bile diyemiyeceğim "arkaik" bir anlatımı tercih ediyor. A Beautiful Mind'da olduğu gibi. Film basladığı anda (belki başlarda Nash'in gördüklerinin sanrı olduğunu anlamakta olduğumuz bir ufak bölüm hariç) neredeyse sahne sahne filmin nasıl akacağını, daha da kötüsü replikleri bile tahmin edebiliyorsunuz. Bir kaç örnek: Karısı gelir Nash'in ilaçlarını getirir, karısı gittikten sonra aynen beklediğiniz gibi (çünkü bir sahne evvel Nash "şu ilaçları almasam olmaz mı" hazırlık repliğini söylemiştir) Nash çekmeceyi açar ve içmeden biriktirmekte olduğu ilaçlara elindeki ikisini de ekler. Bir kilometre evvelden görürüz bu sahnenin geldiğini. İlaçlar yüzünden seks yapamayan kocasına tepki gösteren Alicia mutfağa gider, ne bahtsız olduğunu bize hatırlatan bir iki replikten sonra siz "attı, atıyor" diyene kadar elindeki bardağı fırlatıp pencereyi kırar. Ama böyle iki örnek göstererek bu sahnelerin istisna olduğu anlamını vermeyeyim. Filmin bütünü böyle sahnelerden ibaret. Hani "Hollywood "sappy ve mushy" Oscar'lik filimlerini nasil yapar" diye bir workshop açılsa "A Beautiful Mind" sahne sahne incelenecek eşsiz bir malzeme teşkil ederdi. "Sappy ve mushy" kelimelerini (kullanıldığı anlam ile "arabesk" olarak tercüme edebiliriz) eleştirmenler dramatize olmanın ötesine taşınmış Hollywood filmleri için kullanırlar. Filmin final sahnesi için ise yeni bir kelime türetmek gerekmektedir çünkü bu kelimeler açıkça yetersiz kalırlar. "Dramatize olmanın ötesi" dediğim sahnelere örnek vermek gerekirse, mesela, Nash'i götürmeye gelen doktorlar niçin tam da Üniversite'de bir konuşma yaptığı anda gelirler? Bir hastayı götürmenin en uygun zamanı mıdır bu. Tabii, filmin gercekçi yaklaşım gibi bir tasası olmadığını, razı olan seyircinin duygularını en kaba haliyle manipüle etmekten öte bir hedefinin de bulunmadığını biliyoruz. Dolayısı ile gerçekte yedi sene evlilikten sonra Alicia'nın kocasını terk edip boşandığını ancak ilişkisini tam olarak kesmeyip 90'larda tam Nobel ödülünden önce tekrardan evlendiğini filmde görememek bizi şaşırtmıyor. Halbuki yönetmenin hedefi "dramatize olmanın ötesi" olmayıp, hakiki anlamda dramatize edilmiş bir gerçek hayat hikayesi olsa, kullanabileceği gerçek malzeme ne kadar da kuvvetli. Alicia'nın aynen gerçek hayatlarında olduğu gibi kocasının haline ancak yedi sene dayanıp sonra onu boşaması ve seneler sonra ona dönmesi çok daha insana dair tavırlar sergilemiyor mu? Niçin inandırıcılığı olmayan bir sahte melek olarak gösterilmeli Alicia. Gel gör ki seyircisini duygusal boyutları güdük kalmış bir güruh olarak görüyor yönetmen. Ve o kadar güvenmiyor ki bize, mesela Nash'in hayalinde yaşattığını (bin defa gördüğümüz için) artık çoktan bildiğimiz karakterleri gösterdikten sonra kamerası ile boş koridorlara tekrar dönüp "bakın aslında koridorlar boş, bu gördükleriniz Nash'in hayalindeydi" demek küstahlığında bile bulunuyor. İşte bütün bunlar ve daha bir sürü yanlış ve fazla dozları ile Ron Howard bize klişeleşmiş Hollywood filmciliğinin en banal örneklerinden birini sunuyor. Filme son derece uygun bir "şerbet muzik" eşlik ederken Hollywood'un en kuvvetli olduğu sinematografi bile bu filmde çok kişiliksiz. Jennifer Connelly'nin aldığı ödüller ancak filmin yukarıda deşilmeye calışılan şablonları çerçevesinde anlam kazanıyor. Belki biraz abartılı olmakla beraber Russell Crowe'un oyunu ise filmin tek artısı.

Ne diyeyim, "hay,sen çok yaşa Hollywood".......


Mithat Alam


Yazının devamını Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin NİSAN sayısında bulabilirsiniz.