FUAYE / İBRAHİM TÜRK


ORAN'IN GEMİLERİNDEN ATAMAN'IN PERUKLARINA

Sinemacıların ve sinemayla ilgilenenlerin gündemini sadece vizyona giren filmler oluşturmuyor, kuşkusuz. "Fuaye" için de bu böyle. Geçen aylarda açılan kimi sergiler değişik yönleriyle ilgi çektiler.

Sıkı bir resimsever, koleksiyoner olan ve özellikle naif resimle ilgilenen, Türk filmlerinin unutulmaz senaristi Bülent Oran'ın Teşvikiye Galeri Oda'da açılan sergisi, "camaltı" denilen teknikle yaptığı çalışmalardan oluşuyordu. "Camaltında Gemiler ve Eskilerden Örnekler" başlıklı ve eski gemi tasvirleriyle, özgün nitelikler kazandırılmış geleneksel camaltı çalışmalarından oluşan sergi Oran'ın insancıl, sevecen, sıcak, mütevazı kişiliğini yansıtıyordu.

Kutluğ Ataman'ın, Türkiye'den dört kadının peruk takma serüvenini anlattığı ve dünyanın birçok önemli sanat merkezinde sergilenen "Peruk Takan Kadınlar" projesi, Proje4L İstanbul Güncel Sanat Müzesi'nde sergilendi. Geçtiğimiz aylarda Metis Yayınları tarafından metni kitaplaştırılan sergi, görsel sanatların geliştirdiği söylem üzerine oturtulmuş ve buna göre üretilmiş, dört bağımsız birimden oluşan bir video projeksiyon enstalasyonu. 45 ile 60 dakika arasında değişen sürelere sahip bu birimler dört ayrı projeksiyonda duvara yansıtılarak yan yana getiriliyor. Kutluğ Ataman'ın Türkiyeli dört kadınla görüşüp videoya kaydettiği yapıtta kadınlar ayrı ayrı, nerede, ne zaman, neden, nasıl peruk taktıklarını anlatırken peruk bir nesne olarak anlatım biçiminde başrolü oynuyor. Ataman, peruk takma olgusunu, görünüm değiştirmeyi, seçilmiş bir kimliğin yaratımını ya da verili durumdaki bir diğer kimliği maskelemeyi konu alan bir mecaz olarak ele alıyor. Her dört örnek de izleyiciyi, kimlik üretiminin genelleştirilmiş ve tarihsel anlamda sabitlenmiş biçimlerinin ötesinde, toplumsal cinsiyet ve toplumun uyguladığı baskı üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor.

Sinemacı Kutluğ Ataman'ın film dışında bir malzemeyi kullanarak oluşturduğu bu görsel yapıt hem özü hem de biçimiyle farklı sorgulamalara kapı açacak nitelikteydi.



SAMİ ŞEKEROĞLU'NA GEÇMİŞ OLSUN

Şubat ayında geçirdiği trafik kazasında ağır yaralanan Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Merkezi başkanı Sami Şekeroğlu'nun tedavisi sürüyor. Kazanın hemen ardından 6 saatlik bir ameliyata alınan Şekeroğlu'nun hayati tehlikesinin olmadığı ancak vücudundaki kırıklardan dolayı uzun bir süre tedaviye ve istirahata devam edeceği öğrenildi.

Şekeroğlu'nun en kısa sürede iyileşmesini temenni ediyor ve acil şifalar diliyoruz.



SİNEMACI VE YAZAR ATIF YILMAZ

Kapaklarına bakıp "Atıf Yılmaz yazı yazmakta da çok üretken," diye düşünmeyin. Bu üç kitap da farklı isimlerle aynı anıları içeriyorlar. Atıf Yılmaz'ın, 1991'de Simavi Yayınları'ndan çıkan Hayallerim, Aşkım ve Ben kitabı "birinci cildin sonu" diye bitiyordu. Bizler ikinci cildi beklerken aynı anılar1995'te Söylemek Güzeldir adıyla Afa yayınlarınca bir kez daha basıldı. Bu baskıda belirtildiğine göre kitap ilkinin bazı çıkarmalar ve ilaveler yapılmış yeni baskısıdır. İsim değişikliği, kitabın Hayallerim, Aşkım ve Sen filmiyle karıştırılmasından ve filmin senaryosu zannedilmesinden kaynaklanmıştır."

Şimdi elimizde Bir Sinemacının Anıları adlı yeni bir Atıf Yılmaz kitabı var. Bu kez Doğan Kitap tarafından yine Yılmaz'ın birinci ciltte kalan anılarının bazı değişikliklerle basılmasından oluşuyor. Atıf bey, gelen tepkilere göre önceki baskılardaki kimi anıları son baskıda çıkarmış. İlk kitabını değiştirerek üç kez bastırabildiği için Yılmaz'ın şanslı olduğunu düşünüyoruz. Kendisi de yeni baskının önsözünde "keşke böyle bir imkan sinemacıların da elinde olsa, sonraki her gösteriminde beğenmediğimiz, geçen zaman içinde eskiyen sahneleri değiştirebilsek ne iyi olurdu, diye düşünüyorum," diyor.

Nihayet öğrendik ki ikinci cilt de yoldaymış. Atıf bey askerlik, gezi anıları ve tanıklıkları içeren bu cildin kitaplaşmadan önce bir gazetemizde tefrika edilebileceğini söylerken ekliyor: "Üniversiteler için de bir sinema ders kitabı yazıyorum." Biz de kendisinin sinema yapmaya da imkan bulmasını diliyoruz.



"YÖNETMEN YAPIMCILAR" ÜLKESİ TÜRKİYE

Türk sinemasında özellikle 80'lerden sonra yaşanan süreçler sonucu, kurumsal olarak yapımcılığın kalmadığı bir gerçek. Ne ilk filmlerini çekmeye çalışanlar ne de eskiler, projelerini hayata geçirebilmek üzere başvuracakları "gerçek" bir yapımcı bulabiliyorlar. Bu nedenle elinde projesi olan herkes kendi başının çaresine bakmaya çalışıyor. Kimi Kültür Bakanlığı'na, kimi Eurimages'a, kimi de TV kanalları veya özel şirketlere gidiyor. Bir bölümü ise prodüksiyon açısından minimalist davranıp imece usulüne dayanarak kendi yağı ile kavrulmaya çalışıyor.

Başlı başına bir inceleme olabilecek kadar ilginç ve önemli olan bu konuya dair, katkı sağlamak açısından bir istatistik verelim. Haftalık Antrakt Sinema Gazetesi'nin verilerine göre 1990'dan, içinde Levent Kırca'nın Son filminin de olduğu günümüze kadar 168 Türk filmi vizyon bulabilmiş. Bunların %70 kadarının yapımcısı, aynı zamanda filmlerin yönetmenleri. Bazı filmlerin dağıtımcıları ise yapımcı olarak gözükmekte. Çok açık olarak görülüyor ki Türkiye'de "yönetmen yapımcı" diye bir oluşum söz konusu.

Fazla söze gerek yok. 12 yılda 168 film rakamı da durumu özetliyor aslında.



YEŞİLÇAM'A YENİ ÇEHRE


Türk sinemasına adını veren İstanbul Beyoğlu'ndaki Yeşilçam Sokağı'na, kendine bağlantılı sokaklarla birlikte, sinemayla iç içe ve daha işlevsel bir çehre kazandırılması yolunda çalışmalar yürütülüyor. Beyoğlu Belediyesi'nin girişimiyle Profesör Muammer Onat'ın hazırladığı mimari proje, görüşleri alınmak amacıyla sinema sektörü temsilcilerine sunulacak. Temsilciler de onaylarsa projenin hayata geçirilmesi için birkaç ay içinde hazırlıklara başlanacak. Düşünülenler arasında sokağın bir açık hava müzesi olması da var.

Bu arada Büyükşehir Belediyesi'nin satın alarak Türk Sinema Vakfı'na devrettiği Korhan Pasajı binası da yenilenerek hizmete sokulmaya çalışılıyor. Beş katlı binanın elektrik, su, telefon eksikliklerinin giderilmesi ve iç düzenlemesi konusunda son aşamaya gelinmiş durumda. Bittikten sonra genç-yaşlı bütün sinemacıların ihtiyaçlarını karşılamak üzere kütüphane, eğitim odaları gibi çeşitli hizmet birimlerinin olması düşünülüyor.



HABER ARKASI

"TÜRK SİNEMA KURAMI" OLUŞTURMAK VE SEZER TANSUĞ

Ülkemizin yetiştirdiği önemli sanat tarihçisi ve eleştirmenlerden biri olan Tansuğ 4 yıl önce aramızdan ayrılmış ve geride birbirinden değerli çalışmalar bırakmıştı. 17 Mart'taki ölüm yıldönümü tahmin edileceği gibi çok az yerde haber olabildi. "Şenlikname Düzeni", "Beş Gerçekçi Türk Ressamı", "Sanata Yaklaşım", "Sanatın Görsel Dili", "İnsan ve Sanat", "Resim Sanatının Tarihi", "Karşıtı Aramak", "Türk Resminde Yeni Dönem", "66 Kare-Geleneksel Kültüre Çağdaş Yorum" ve "Gelenek Işığında Çağdaş Sanat" gibi kitapları kendi alanlarında önemli boşluklar dolduruyorlar.

Bizim açımızdan Sezer Tansuğ'un bir önemi de şu: diyebiliriz ki Tansuğ resim sanatından sonra en çok, sinema üstüne düşünmüş ve yazmıştır. Sinemayı yazmakla kalmamış belgesel çalışmalara da imza atmıştır. Senaryosunu yazdığı Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü adlı animasyon çalışması ile Hatırlayış ve Pazar Pehlivanları da onun imzasını taşımaktadır.

Tansuğ'un yazdıkları film eleştirisi türünden olmayıp hem ulusal hem evrensel ölçekte sinema yapabilmenin estetik, tarihsel ve toplumsal gereklerini anlamaya, bulmaya çalışan yazılardır. Daha iddialı bir tanım koymak gerekirse Tansuğ'un bir "Türk sinema estetiği kuramı" oluşturmaya çalıştığını da söyleyebiliriz. Öyle ki, en bilinen "İnsan ve Sanat" adlı 384 sayfalık kitabının 106 sayfası tümüyle sinemaya ait bir bölümden oluşurken kalan kısımlarda da sinemaya ilişkin ya da sinemayı ilgilendiren azımsanmayacak sayıda yazı yer almaktadır. Kitabı açan "Kitlenin Sanatsal Alışverişi" adlı ilk bölüm ile "Evrensel Ortama Ulusal Katkı" başlıklı son bölüm temel olarak Tansuğ'un sinemaya bakışının ve önermesinin de özeti gibidir.

Diyeceğimiz, plastik sanatlar alanından sinemaya ve Türk sinemasına böylesi yoğun bir yakınlık gösteren bu çok yönlü sanat adamının yazıları hem eleştirel bir bakış hem de ilgi bekliyor.



SİNEMANIN TÜRKÇESİ

ORHAN KEMAL'DEN SENARYO DERSLERİ

Orhan Kemal'i bizler öykücü ve romancı olarak biliriz. Sinemayla ilgisi pek bilinmeyen ama önemli özelliklerindendir. Eserlerinden yapılan uyarlamalar bir yana kendisi de, önceleri geçim kaygısı ile senaryo yazmaya başlamış, sonraları bu sayede içeriden gördüğü Türk sinemasının sorunları üstüne düşünmüştür. 1963 tarihli kitap onun bu düşünme çabasının bir sonucu.

Hemen söyleyelim ki çalışma, kuru ve teknik bir inceleme olmayıp teorik anlatımlardan çok pratikten kaynaklanan bilgilere yer veriyor. Orhan Kemal özellikle Türk sinemasını göz önünde tutarak konuyu açmaya, sinemada senaryonun önemini vurgulamaya çalışıyor. Bunu yaparken çok önemli bir Türk filmini, Metin Erksan'ın Gecelerin Ötesi'ni örnek alıyor. "Sinopsis", "tretman", "sahne", "plan" kavramlarını açıklarken bu filmin senaryosundan parçalara yer veriyor. Kitabın sonunda Chaplin'in Sahne Işıkları filminin senaryosundan alıntılanan bir bölümle, mini bir sözlük de yer alıyor.

Bugün için senaryo tekniği üstüne çok değerli bir eser olduğu söylenemese de özellikle Orhan Kemal'in imzası ile Türk sineması üstüne, satır aralarındaki değerlendirme ve yorumlar, ayrıca Gecelerin Ötesi'nin senaryosunu içermesi açısından belge değeri yüksek bir kitap.

Senaryo Tekniği, Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar, Orhan Kemal, Elif Yayınları, 94 s. 1963



A'DAN Z'YE YEŞİLÇAM

GAZİNOYU SENİN İÇİN KAPATTIM SEVGİLİM!

"Muzaffer Aslan tiyatro oyunculuğundan gelme yapımcı yönetmenlerdendi. Bence iş filmi açısından Yeşilçam'da gelmiş geçmiş en müthiş prodüktör. Yaptığı on filmden dokuzu gişe rekoru. Ama eli sıkı mı sıkı. Ona Türkan Şoray-Cüneyt Arkın'lı bir senaryo yazdım. Beğeneceğini sanıyordum. Garantili bir konuydu. Yeterince bayağılaştırmışım ki iş yapmaması olanaksız. Senaryoyu teslim ettikten sonra sonucu öğrenmek için gittiğimde Muzaffer'de altı karış bir surat. Sanırsın ki babasını öldürmüşüm. Selam sabahtan önce 'Yaktın beni Bülent. Arkadaşız güya, maksadın beni mahvetmek mi?' dedi. Ne halt ettim acaba diye düşünürken senaryodan bir sahneyi gösterdi. 'Buraya gazino sahnesi sokmuşsun,'dedi. Onayladım, koymuştum. Zengin adamla sevgilisi aşklarının en cafcaflı anlarını yaşamaktaydılar. Sıkı bir dans patlattık mı aşkları katmerleşirdi. Ne vardı bunda ağlayacak? Düşmanca bakarak 'şu var,' dedi Muzaffer. 'Bir gazino sahnesi kaç figüran ister? Figüranın tanesi kaç para? En az kırk figüran koysan biterim. Beni öldürecek misin sen?' diye veriştirdi. Ona önce katil olmadığımı anlatmaya çalıştım. Telaşlanmaya gerek yoktu. 'Korktuğun figüranlarsa biz de figüransız çekeriz,' dedim. Ve hafif bir diyalog çalımıyla katil olmaktan kurtuldum. Şöyle ki; jön, kızı gazinoya sokuyor. Fakat gazino bomboş. Yalnız garsonlarla müzisyenler. Kız şaşırıyor. 'Erken geldik galiba, kimsecikler yok,' diyor. Jön de 'masrafını ödedim, gazinoyu bizim için kapattım sevgilim. Senin için, güzelliğini bütün gözlerden kıskandığım için,' cevabını veriyor. Böylece gazino sahnesi senaryodan atılmadı. Ayrıca seyircinin de çok hoşuna gitti." (Bülent Oran'dan)



İbrahim Türk