HEAVEN: TYKWER CENNETİ ARIYOR...


Heaven, Hell and Purgatory… Tom Tykwer, son filmi Heaven'la Kieslowski'nin gerçek ama acı düşünü yaşatıyor bize. Kader oyunlarının ve tesadüflerin biçimsel anlatımını, etrafta koşuşturan, çığlık atan kırmızı saçlı bir kız aracılığıyla (Koş Lola Koş) ve hayatın bu cilveli oyunlarına duygusallıkla yaklaşarak günümüz dünyasında bir savaşçı ile bir prensesin aşkını anlatan (Prenses ve Savaşçı), kaderci diyebileceğimiz Alman yönetmen Tom Tykwer, 1996 yılında aramızdan ayrılan Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski'nin geride bıraktığı Heaven, Hell and Purgatory (Cennet, Cehennem ve Araf) üçlemesinin ilk filmini, Heaven'ı başrollerinde Cate Blanchett ve Giovanni Ribisi ile perdeye taşımış.

Heaven, kocasının ölümüyle farkına vardığı uyuşturucu şebekesini ortadan kaldırma girişiminde bulunan bir öğretmenin hikâyesini (Cate Blanchett) anlatmakta. Yüzüklerin Efendisi'nde de izlediğimiz Elf kraliçesi Cate Blanchett karşımıza asil ve kararlı ama bir o kadar da öfkeli çıkmakta. Daha önce The Postman (Postacı), The Lost Highway (Kayıp Otoban) ve Saving Private Ryan (Er Ryan'ı Kurtarmak) gibi filmlerde küçük rollerde gördüğümüz Ribbisi ise çocuksu, sevecen ama bir o kadar da soğuk. Tykwer'ın ilk uluslararası yapımı olan film, İtalya'da İngilizce ve İtalyanca olarak çekilmiş ve filmin yapımcılığını İngiliz Hasta (The English Patient) filminden hatırlayacağımız Oscar'lı yönetmen Anthony Minghella yapmış.

Bir Krzysztof Kieslowski senaryosunu perdeye aktarma girişiminde bulunan herkes onunla karşılaştırılırdı. İtiraf etmek gerekir ki, Tykwer cenneti mümkün olduğu kadar Kieslowski-vari anlatmaya çalışmış. Kendisiyle yapılan bir röportajda "Senaryoyu okuduğumda 'Evet, ben de böyle bir senaryo yazmak isterdim', dedim içimden. Yazmayı denediğim ama bir türlü başaramadığım o senaryo buydu" diyen Tykwer bunun kaderin ona oynadığı bir oyun olduğunu düşünmüş ve senaryoyu belli bazı diyalogları değiştirerek yeniden yazmış. Değişiklikler yapılmış, ancak kamera hareketleriyle filmin başıyla sonunu birleştiren Tykwer 'hediyesi' hariç senaryoya hakkettiğini vermiş; kesinlikle Krzysztof Kieslowski'nin kemikleri sızlamıyor. Kamera hareketleri belki de Tykwer'ın filmdeki tek imzası.

Heaven; etik bir masal, bir gerilim ve bir aşk hikâyesi. Uyuşturucu bağımlısı olan kocasını kaybeden genç bir öğretmen çaresizce suçluların cezalandırılmasına çalışmaktadır. İlgili yerlere mektuplar yazmakta ve bir çözüme ulaşabilmek için çırpınmaktadır. Ne kadar çabalarsa çabalasın sonuç alamaması onu, suçluyu kendi yöntemleriyle cezalandırmaya iter; cezasını ev yapımı bir bombayla vermeye karar verir ve film böyle açılır. Daha filmin ilk karelerinden bir şeylerin ters gideceği belli oluyor. Verilmeye çalışılan bir ceza, yapılan bir hata, yanlış zamanda yanlış yerde olan üç kişi ve ölüm.

Kaderin oyunlarını seven yönetmen Tykwer'i özellikle filmin başlangıç kısmı fazlasıyla heyecanlandırmışa benziyor; çünkü filmin genelinde izleyiciye yansıtılmak istenen duygular filmin ilk yarısında daha yoğun ve tutarlı bir dille işleniyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde Tykwer ve kameramanı Frank Griebe gerilimi sürdürüyor ve seyirciye bu gerilimi başarıyla yaşatıyor. Hatta polis teşkilatı içindeki çürümüşlük ve kurulan düzenbazlık, işlenen suçu ve suçlu öğretmeni seyircinin gözünde masum bile gösteriyor. İşlenen suç ve duyulan suçluluk sonrasındaki arınma, filmin son bölümünü Tuscany'nin kırlarında yaşanan bir arınma, kurtuluş ve aşk hikâyesine dönüştürüyor. Arınma, kurtuluş ve aşk birbirini takip ediyor; genç öğretmen Phillipa için arınma veya kurtuluş toplum kurallarıyla uyum içerisinde yaşayan, babasının oğlu genç bir polisin, Filippo'nun aşkıyla oluyor.

Belki de filmi izleyenlerin, hayatın içinde silikleştiği için görmekte zorlandığımız aşkın yüceliğine inanan Krzysztof Kieslowski'nin yönetmenliğini aradığı tek an bu. Filmin bütününde Blanchett'ın ve Ribisi'nin başarılı oyunculuk performansları Heaven'ın gittikçe daha da yapay bir hal almasına engel olamıyor. Bazı noktalarda "Kieslowski olsa doğal olanı metafizik dünyaya aktarma yeteneğiyle, anlatımın gerçekliği bizi hiç düşündürmezdi" demekten kendimizi alamasak da şunu da göz önüne almakta fayda var: Kieslowski'nin yarım bıraktığı işi arkasından devam ettirmek büyük cesaret. Biz de Tom Twkver'ın büyük cesaret göstererek, yüklü bir bütçe ve tanınmış oyuncularla gerçekleştirdiği bu ilginç filmi ülkemiz sinemalarında izlemek istiyoruz.


ilkem impraimoglou


Yazının devamını Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin NİSAN sayısında bulabilirsiniz.