Son üç ay içerisinde vizyona giren Türk filmlerinin bir kısmı (Bekleme Odası ve İnat Hikayeleri haricindekiler), yapım, dağıtım ve pazarlama stratejileri açısından ‘popüler sinema’ kulvarı içerisinde değerlendirilebilir. Fakat popüler sinemaya ait filmlere sık sık yaptığımız üzere söz konusu filmleri ağırlıklı olarak ‘seyirciyle kurmayı amaçladıkları ilişki’ üzerinden yorumlamaya çalışmak bizi büyük yanılgılara sürükleyecektir. Bu yanılgılardan birisi de filmlerin belirli kaygılardan dolayı bilinçli bir şekilde spesifik formüller üzerine kurulduğunu düşünmek. Bu tür yaklaşımların Türkiye’deki sinema ortamının doğasına ters düştüğü ve söz konusu filmlerin yönetmenlerinin-senaristlerinin ‘niyetlerini’ göz ardı ettiği kanısındayım. Bu yönetmenler üzerinde belirli bir ‘yapımcı firma’ baskısı olduğu su götürmez (kendi firmaları olsa dahi). Yönetmenlerin filmlerini çekerken ‘gişe yapma’ kaygısı taşıdıkları da su götürmez. Fakat tüm bu kaygıların ve camia içindeki eğilimlerin onları formül arayışına sürüklediğini düşünmüyorum. Hatta baskın güdünün ‘formül arayışı’ndan çok, ‘formülleri kırma ve dönüştürme’ güdüsü olduğunu iddia edebilirim (Bunda son dönem anaakım Hollywood yapımlarının ve dünya sinemasındaki çeşitli yapıbozumu denemelerinin izinden gitme eğilimi önemli bir rol oynuyor). Dolayısıyla Türkiye popüler sinemasında yeni bir formül icat edilse bile bunun ancak oldukça kısa vadeli bir seri üretimi beraberinde getireceğini, ‘farklı’ bir şeyler yapma güdüsünün baskın çıkacağını düşünüyorum. Örneklere geçmeden, kısaca genel bir çerçeve çizelim. Son dönem popüler Türk filmlerinin yapım sürecinin ardındaki bilinç hali şöyle anlatılabilir ancak: tümüyle yeni, taze ve sıra dışı bir şeyler yapma isteğiyle yapıma ve dağıtıma dair baskıların çatışması. Filmlerin göreceli olarak başarısızlıklarının tam da bu çatışmanın yarattığı ‘arada kalma’ durumundan kaynaklandığını düşünüyorum. Yakın zamanlı bir örnekle başlayalım: Mustafa Hakkında Herşey. Görünüşte tipik bir popüler gerilim filminden ayrılan pek bir tarafı yok... Ölen eş, sonradan öğrenilen kaçamak ilişki, kıskançlık ve suç izleği üzerine çok da fazla bir şey konmuyor. Fakat biraz düşünüldüğünde bu filmin popüler sinemayı popüler sinema yapan en kritik kurallardan birini ihlal ettiği görülecektir. Popüler filmler az ya da çok ‘özdeşleşme’ formülü üzerinden yürüyen filmlerdir; ana karakter ne kadar anti-kahraman olsa da, ne kadar ters, norm dışı ve kurallara aykırı hareketler yapsa da, ne kadar çok suç işlese de, sonuçta o bir kahramandır. Seyircinin gözüne hoş gelecek, sempati toplayacak özellikleri vardır. En sert ve aykırı filmlerde dahi (bkz. Peeping Tom, Bonnie ve Clyde, Katil Doğanlar, Otomatik Portakal, Kill Bill...) bu durum böyledir, seyirci ana karakter(ler)den nefret et(tiril)mez. Hollywood’a gidin, yapım şirketlerine Mustafa Hakkında Herşey’in senaryosunu gösterin, ana karakterin antipatikliğinden bahsedin, bir de bu karakter için mübalağa mevsimindeki Fikret Kuşkan’ı düşündüğünüzü (dolayısıyla antipatikliğin de abartılacağını) söyleyin, sizi herhalde boom mikrofonlarının takıldığı sopalarla kapı dışı ederler. Böyle bir filmin ağırlıklı olarak gişe kaygısıyla çekilmiş olması gibi bir şey söz konusu olamaz. Çünkü gişede başarılı olma potansiyelini düşünerek film üreten zihinlerin ‘özdeşleşme’ meselesinden habersiz olmaları ihtimal dahilinde değildir. Seyircinin ana karakterin tarafını tutmaya koşullandırılmadığı bir popüler film çekme cesareti, ancak Türkiye koşullarında yani henüz benzer kalıplar üzerinden yürüyen bir popüler film anlayışının olmadığı, popüler film yapımının sektörel ilişkilerden çok kişisel çabalar üzerinden yürüdüğü bir iklimde gerçekleşebilecek bir şey. Filmin mayasının tutup tutmaması başka bir mesele. Fakat Çağan Irmak’ın ‘halihazırdaki formülleri izleme’ niyetinden çok ‘formülleri dönüştürme’ niyeti, ‘seyircinin hoşuna gidecek şeyler yapma’ kaygısından çok ‘kendi derdini anlatma’ kaygısı taşıdığı kesin. Bir başka filme bakalım: Okul. İçinde ‘slash’ olmayan bir ‘teen-slasher’ ya da korku-komedi örneği çekilmesi ancak Türkiye koşullarında gerçekleşebilecek bir şey. Üstüne üstlük ‘özdeşleşme’ kuralının ihlali Okul’da da mevcut: ana karakterimiz kısa bir iç ses sekansından sonra intihar ediyor ve çeşitli halüsinasyonlara ve psikolojik bozukluklara neden olan bir hayalet olarak geri dönüyor. Kural ihlalleri devam ediyor: Hayalet kötü değil (hayaletin kötü olmadığı kaç korku filmi izlediniz?). Okul’da hayalet sadece karakterlerin iç huzurlarını bozarak sevdiği kıza ulaşmak için ortam hazırlıyor. Filmin sonunda bu ‘ortam hazırlama’ sürecinin kendisinin de ‘ortam hazırlayıcı’ bir öykü olduğunu öğreniyoruz ve film ‘hazırlanan ortam’ ile sona eriyor. Popüler sinemanın halihazırdaki kurallarını bu derece ihlal eden ve başka hiçbir filmde görmediğimiz derecede tuhaf bir izlek üzerinden yürüyen bir filme ‘formül filmi’ demek ne kadar doğru? Ya da bu bahsettiğimiz filmlerin henüz yeni oluşmakta olan bir formül arayışında olduğunu söylemek? Kabul edilmesi gereken bir şey varsa, bu filmler bir araya geldiğinde oluşan tablonun benzer motifler üzerine giden popüler bir ülke sineması inşa etme eğiliminden ziyade birbirinden tümüyle bağımsız çabalara işaret ettiği. Okul’un Carpenter ve Craven’ın izinden ilerleyen, onların filmleriyle akraba bir dokusu olduğundan, Neredesin Firuze’nin pastiş-nostalji öğelerini Türkiye’nin kültürel iklimine adapte etmeye çalıştığından, Vizontele Tuuba’nın epizodik anlatımı ve ‘Akdeniz Filmi’ hissini 12 Eylül dönemine yedirmek istediğinden ya da ortaya çıkan eserlerin bu tür çağrışımlar yaptığından bahsedilebilir. Önemli olan bu filmlere, öncelikli amacı seyirciyi salonlara çekmek olan anaakım bir Hollywood yapımını değerlendirirmiş gibi yaklaşmamak. Bunu yaptığımız vakit, filmlerin iç potansiyellerini, birbirlerinden farklılaşan noktalarını ve formül dışı yönlerini göz ardı etmiş oluruz.

Fırat Yücel




Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Nisan 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
Sinema rehberiniz