| |
EVET
Akıl
Defteri, yaşadığı sarsıcı bir olay sonucu az görülen kısa dönem hafıza
kaybı hastalığına yakalanan Leonard Shelby adlı bir kişinin karısının
katilini bulma çabalarını anlatıyor. Leonard, kısa zaman dilimleri içerisinde
hafıza kayıplarına uğruyor. On dakika önce ne yaptığını bir anda unutabiliyor.
Kendi deyimiyle "yeni anılara sahip olamıyor". Çözüm yolu olarak,
polaroid fotoğraf makinesiyle yaşadığı anları belgeliyor, kendine neler
olduğunu hatırlatacak küçük notlar yazıyor, vücuduna dövmeler yaptırıyor.
Filmin bir sahnesinde Leonard, karısına niye aynı kitabı defalarca okuduğunu
soruyor ve kitap okumanın zevkinin sonunu bilmemekten kaynaklandığına
inandığını söylüyor. Akıl Defteri, baş karakterinin bu teorisini çürüten
bir film. Filmi tüm dünyadaki festivallerde ilgi odağı haline getiren
özelliği, zamansal olarak geçmişe doğru ilerleyen kurgusu. Filmin, başlangıcı,
son kadar merak edilir kılmaktaki başarısı görülmeye değer. Fakat film
bu biçimsel farklılığa yaslanıp tematik yapıyı ve hikâye anlatmayı göz
ardı etmiyor. Tam tersine, biçimsel özellikler anlatılan temaları destekler
nitelikte ve filmin başarısı da buradan kaynaklanıyor. Aynı zamanda cinayet
bulmacası, gizemli kadın karakter, kovalamaca sahnesi gibi tipik kara
film öğelerini kullanan -fakat tüm bunları oldukça farklı bir atmosferde
bize sunan- psikolojik bir gerilim filmi. Fakat bunlar bile Akıl Defteri'nin
ayrıksılığını açıklamaya yetmiyor.
Filmi İstanbul Film Festivali'nin son günü gördüm ve o günden beri aklımdan
çıkmadı. Bu filmi diğer filmlerden ayıran, onu özel kılan neydi, diye
düşündüm durdum uzun süre. Geçmişe doğru ilerleyen kurgusu muydu? Bu tür
kurgu denemeleri ile daha önce de karşılaşmıştım. En sevdiğim temalardan
biri olan hafızayı merkeze yerleştirip, dramatik yapıyı ona göre şekillendirmesi
miydi? Blade Runner, Jacob's Ladder, Dark City gibi çok sevdiğim filmler
ve Atom Egoyan'ın tüm filmleri bunu layıkıyla yapmıştı zaten. Akıl Defteri'ni
benim gözümde ayrıksı kılan, onu tüm bu filmlerin yanında gönül rahatlığıyla
anmamı sağlayan özelliği, ana karakter ile seyirci arasında kurmuş olduğu
ilişki.
Genelde, toplum normlarının dışında yer alan özelliklere sahip ana karakterleri
olan filmler, seyirci ile o karakter arasına bir sınır çizer. Ana karakterin
çoğunlukla zihinsel ya da bedensel bir yetersizliği vardır. Film kuramında
ve eleştirilerde 'özdeşleşme' olarak geçen kavram aslında tam bir 'özdeşleşme'
değildir. Onun başına gelenler ya da gelecek olanlar bizi heyecanlandırır
fakat onun hissettiklerini hissedemeyiz. Ona hep dışarıdan bakarız. Özdeşleşme,
'kendimizi onun yerine koyma' boyutunda gerçekleşmez çünkü istesek de
bunu yapamayız. O 'farklı'dır. Onu her zaman göz önünde tutmamızı sağlayan
-fakat aynı zamanda onu bizden ayıran- şeffaf bir duvar vardır aramızda.
"Koş Forrest! Koş!" diye bağırırız içimizden, Forrest'ın tüm
zihinsel yetersizliğine rağmen diğer insanlar kadar başarılı olmasını
isteriz. Konu hep budur zaten; ana karakter toplumun bir parçası olacak
mıdır? Onu farklı kılan tüm özelliklerine rağmen toplumla uyum içerisinde
yaşayabilecek midir?
Akıl Defteri'nde ise bu sorular tek bir kez olsun aklımıza gelmiyor. Film,
seyirci ile ana karakter arasındaki duvarı yıkıyor. Shelby'nin yetersizliği,
bizi ondan ayıran bir öğe olarak sunulmuyor. Tam tersine onun bu durumuna
mümkün olduğunca yakın hissetmemiz sağlanıyor. Bildiklerimiz ana karakterin
bilgisi ile sınırlı tutuluyor. Geçmişe doğru ilerleyen kurgunun asıl işlevi
bu: seyircinin bilgisini kısıtlamak, onu ana karakter ile bir tutmak.
Nasıl Leonard her gün yeni bir dünyaya ve kimliğe uyanıyorsa, biz de her
sahnede yeni bir gerçeklikte buluyoruz kendimizi. Onun elinde ne kadar
ipucu (polaroid fotoğraflar, notlar, vs...) varsa bizim de o kadar var.
Onunla birlikte parçaları birleştirmeye çalışıyoruz. Tıpkı onun gibi,
her geçen sahne daha da 'kaybolmuş' hissediyoruz. Zaman ve mekân algımız
bilinçli olarak azaltılıyor. Bu sayede 'gelecek' ya da 'geçmiş', bir merak
öğesi olmaktan çıkıyor. Karakterin ne yapmış olduğu ya da ne yapacağından
çok, şimdiki zaman içinde bulunduğu durum önem kazanıyor.
Seyirciyi ana karakterin dünyasına hapsetmek için Christopher Nolan, dar
açılı objektifler kullanmış ve yakın çekimlere ağırlık vermiş. Bu estetik
seçimler sayesinde karakterin sıkışmışlığı seyirciye aktarılıyor. Dar
açılı kamera neredeyse tüm film boyunca ana karakteri izliyor. Onun görüş
alanı dışında kalan hiçbir şey gösterilmiyor bize. Örneğin filmin en etkileyici
sahnelerinden birinde Carrie Ann Moss'un canlandırdığı karakter evin dışarısına
çıkıyor, Leonard'ın konuşulanları unutmasını bekliyor ve eve geri dönüyor.
Tüm bu süre içerisinde bize tek gösterilen Leonard'ın yani ana karakterin
bakış açısı. Kamera (yani bir bakıma seyirci) onunla birlikte evin içinde
bekliyor, dışarı çıkmıyor. Aynı formül tüm film boyunca uygulanmış. Akıl
Defteri'nin sübjektif bir kamerası var: her odaya her binaya girmiyor,
herhangi bir yerde gerçekleşen gizli konuşmaları göstermiyor, tüm film
boyunca ana karakterin yanında kalıyor. Leonard'ın ilk kez karşılaştığı
bir karakteri biz de ilk kez görüyoruz. O karakterler bize önceden tanıtılmıyor.
Akıl Defteri, sadece diyaloglar ve iç sesler ile değil, anlatım biçimiyle
de ana karakterin psikolojisini bize yansıtıyor. Mekân kurgusu ve mizansen
de bu anlayışı destekliyor. Ana karakterin girip çıktığı yerleri biliyoruz:
otel odası, bar, araba... Fakat hiçbir zaman bu mekânları tam anlamıyla
tanıyamıyoruz. Mesela otel odası, bir yatak, bir telefon ve duvarda fotoğrafların
asılı olduğu bir panodan ibaret aklımızda. Sadece dar açılı görüntüler
ile aktarılıyor tüm bunlar, genel plan gösterilmiyor. Odanın şekli kafamızda
canlanmıyor bir türlü. Parçaları hissedebiliyoruz ama bütünü algılayamıyoruz.
Adam bir bara girdi, bir masaya oturdu, sonra garson kız ona bir bira
getirdi. Adamın oturduğu masa barın neresindeydi? Garson kız hangi taraftan
geldi? Bu nasıl bir bar? Bunları algılayamıyoruz. Leonard tümüyle hissedemiyor
geçmiş anın gerçekliğini. Seyirciye de parçalanmış bir şekilde sunuluyor
gerçeklik. Bir kitap, bir çalar saat, oyuncak bir ayı ve bir saç fırçası.
Sadece parçalar var, bütüne erişemiyoruz hiçbir zaman. Hissediyoruz fakat
dokunamıyoruz bu geçmişe. Şimdiki zaman, şimdiki zaman, şimdiki zaman...
Film, bizi sonsuz bir şimdiki zamana hapsediyor. Geçmişten geriye kalan
sadece küller.
Her gün yüzlerce insanla yüz yüze geliyoruz, konuşuyoruz. Fakat bu insanları
bir kez daha gördüğümüzde çoğunu ya hatırlamıyoruz ya da hatırlamıyormuş
gibi yapıyoruz. Yaşama eylemi her geçen gün biraz daha gerçekliğini yitiriyor;
günlük deneyimlerin yoğunluğu yaşadığımız her şeyi anlamsızlaştırıyor,
geçmiş ve gelecek kavramları bulanıklaşıyor, yaşamak fiziksel bir refleks,
bir koşullanma halini alıyor. Önemli şeyleri unutmamak için çoğu kez not
alıyoruz, hangi gün ne yapacağımızı hatırlamak için ajanda kullanıyoruz,
hissedilmeden yaşanan anlara anlam katmak için fotoğraf çekiyoruz, bize
bir geçmişimiz olduğunu hatırlatacak şeyler kazıyoruz vücudumuza, dövme
ya da piercing yapıyoruz; videoya çekiyoruz kendimizi, kaybedilmiş gerçekliği
televizyon ekranında bulabilmek için. Yönetmenin de röportajlarda sık
sık belirttiği gibi, Akıl Defteri, modern insanın bu durumuna ilişkin
bir alegori. Filmin sonunda Leonard'ın dediği gibi aslında bizim ondan
hiçbir farkımız yok. Akıl Defteri filminin en büyük başarısı, basit bir
gerilim filmi olmaktan çok daha fazlasını yapıp, izleyeni ana karakterin
dünyasının içine sokması ve onun gibi hissetmemize neden olarak bize kendi
kendimize itiraf edemediğimiz yaramızı -yani ondan hiçbir farkımız olmadığını-
hatırlatması.
Filmden çıkıp geriye doğru baktığınızda ne bir mekânı tam olarak canlandırabiliyorsunuz
aklınızda ne de bir yüzü. Filmi Leonard'ın geçmişini hatırladığı şekilde
hatırlıyorsunuz sanki. Akıl Defteri, bir adamın belleğinin derinliklerinden
polaroid fotoğraflar sunuyor. Her şey geçmiş ama her şey şimdiki zaman.
Tıpkı şu an yaşamakta olduğumuz hayat gibi.
Fırat
Yücel
HAYIR
Bu
filmin kötü olduğunu bir yere yazmalıyım, unutmamalıyım, hemen bir kalem
bulmalıyım.
François
Truffaut, eski dostu, kendisine senaryo yazdığı, aynı sinema dergisinde
birlikte çalıştığı, tüm dünyayı sarsan 'Yeni Dalga' akımının 'öncüleri'
arasında birlikte sayıldığı ve yıllar sonra kanlı-bıçaklı olup öfke dolu
mektuplaşmalara giriştiği Jean-Luc Godard'ın sinemasını, onunla tanışmasını
anlattığı bir yazısında ikiye ayırmış ve üstâdın filmlerini 'zekâ/akıl'a
seslenen ve 'ruha/duygulara' seslenen eserler olarak sınıflandırmıştı.
Bu sınıflandırma ne kadar geçerli, kanıtlanabilir, uygulanabilir orası
tartışılır elbette. Meselâ bir Tarkovsky filmini izlerken, yaratıcısının
makalelerinde bizzat belirttiği gibi 'matematiksel mantık' ile ilişkisi
olmayan, sanatçının kendi ruhunu ve bizim ruhlarımızı en mükemmel dereceye
taşıma amacıyla yaratılmış bir sinemayla karşı karşıya olduğumuzu biliriz
ve bunun aslında 'zekâ'ya karşı bir şey olduğunu, Tarkovsky'nin zekâsını
hiç kullanmadığını, elbette iddia edemeyiz. Aynı şekilde, Tarkovsky'nin
karşısında 'canla başla' mücadele ettiği Eisenstein sinemasının da, sadece
akılla ilgili olduğunu, ruhun ve duyguların burada yeri olmadığını söylemek
de yanlış olacaktır: Marksizm, ayaklanma, devrim ve benzeri ideolojik
düşünce ve eylemlerin kişide coşku, öfke, nefret, mutluluk yarattığı da
bir gerçek ne de olsa.
Şu son zamanlarda izleyiciyi 'aldatan' filmler ortaya sıkça çıkmaya başladığından,
bir 'trick'e dayanan sinemanın dayanılmaz can sıkıntısını çok sık yaşamaya
başladık. Senaryoların 'turning point' tabir edilen anları, ya da alışık
olduğumuz sinema öyküsünün bildik kavşaklarının yerini, ters-yüz edilmiş,
şaşırtıcı olması amaçlanmış yeni numaralar alıyor. Ama nasıl cep telefonu
olan bir berdüşt hâlâ bir berdüştse ve nasıl eski mafyatik/soyguncular
şimdi bankacılık/finans (Brecht'i hatırlayalım, bu laftan alınacaksak
da ona kızalım, yazarı kelimeleriyle rahat bırakalım) yöntemleriyle mesleklerini
icra ediyorlarsa ve nasıl kötü bir şair şiirini bu şekilde yazarak başarı
elde edeceğini düşünüyor ise bazı sinemacılar da eski, berbat klişeleri
sağa sola bükerek üslûp yaratmaya niyetleniyorlar. Ki, bu noktada Fatih
Özgüven'in Ünsal Oskay isimli müthiş İnsana (tamlaması büyük harfle yazılacak
bir İnsan Ünsal Oskay, bana kalırsa) söylediklerini hatırlayalım: Sinemada,
bir üslûp ve bir tarz meselesi vardır. Bir film, tanıtımıyla, görsel seçimleriyle,
hikâyesiyle, oyuncularının hareketleriyle bir tarz da yaratabilir, tüm
bunlar yönetmenin kendi kişisel üslûbuna da dönüşebilir.
"Memento"da kişisellik ya da yönetmen üslûbu adına bir şey yok.
Benim için iyi sinema, hayata bakma biçimimi değiştiren sinemadır. (Daha
önce de yazmış olabilirim bunu) Bresson'un bir filmini izledikten sonra,
ya da Haneke'nin sinemasıyla seviştikten sonra sokağa çıktığımda, 'şeyler
arasında' yeni bağlantılar, 'şeylerin arkasında' yeni anlamlar, 'şeylerin
kendileri hakkında' yeni şeyler bulup, bunu yönetmenin başarısı olarak
düşünürüm. (Bu noktada 'şeyler arasındaki şeyler'i korkusuzca araştıran
'Pierrot Le Fou'ya ve yaratıcısına selâm olsun!)
Ve işte bu 'görme biçimi', ister çok cafcaflı olsun, ister çok sade ve
minimalist ve doğalcı ve belgeselci (bütün ve'ler veya da olabilir isteğe,
zevke, bilgi birikimine göre) bir şekilde kendini görünür kılar. Ken Loach'ın
bir üslûbu vardır -ne kadar sade, ne kadar altını çizmeksizin ve mütevâzi
bir şekildedir bu üslûp, bilenler bilirler. Ama bizim bu Christopher Nolan'ın,
sadece bir fikri ("Tüm dünya tarihi sınıf savaşımlarının tarihidir"
fikrinden başka fikri aklı almayan yüzeysel solcular gibi) var -bu fikir,
yavan hikâyesini TERSTEN anlatmak ve bu hikâyenin TERSTEN ANLATILIR OLUŞUYLA
BİR HİKÂYE OLUŞUNU bize fısıldamak. Hikâye, yani, olayların en başında
(filmin en sonunda) tanık olduğumuz 'hile' sayesinde bir anlam kazanıyor.
Ve bütün film, bu 'trick'in ne olduğunu beklemekle geçiyor -ben bu filmde
tek bir güzel sekans izlemedim. Nolan'ın sadece 'zekâ'sıyla ve sadece
zekâsıyla bulduğu bir 'trick' ile bir filmi çekmeye nasıl cesaret ettiğini
de pek anlayamadım. Ve ben bu filmin yönetmeninin bir dâhi, filmin de
Blade Runner kadar mühim, post-modern bir şâheser' oluş sebeplerini de
anlayamadım. Bu filmin metni o kadar kapalı, film kendi minik oyunlarıyla
o kadar ilgili ve yönetmen de yavan hikâyesini anlatmakla o kadar meşgul
ki, âdeta kendi kendine yap-bozlar yaratan, sonra o puzzle'ları çözen,
geveze, oyunbaz, oldukça kendini beğenmiş bir veledi izlediğim hissine
kapıldım Akıl Defteri'ni izlerken.
Ah, sadece reklamları izleyebilen zavallı adam! Vah, varoluştan yokoluşa
akan polaroid karesi! Vay, unutuşlarla geçen hayatımızın anlamını iki
saatte çözen film!
Tüm bunlar, gerçekten de sinemanın ne yapabildiğini, ne yapmış olduğunu
unutmuş, ve ne yapabileceğini pek vasat hayâl etmiş bir yönetmenin bize
verdiği 'büyük yaşam anahtarları'. Filmin 'katarsis'e gerçek anlamda ulaşmamızı
sağladığı söylenen anlatım yapısı, bana kalırsa bu kendini çok önemseyen
ve aslında pek de bir anlam ifade etmeyen 'oyuncak' filmin (oyuncaklı
değil ama) kendi varoluş sebebi ve film zaten bu anlatım yapısını bize
'göstermekten' başka bir iş de yapmıyor.
Ve tabiî yedinci sanatı Olağan Şüpheliler (Usual Suspects) ile Altıncı
His (Sixth Sense) arası bir parlak fikir imalathânesi olarak görenlerin
cafcaflı övgüleri vasıtasıyla, sinema 'şâheser'i ya da 'çağın ruhunu yansıtan'
film olmanın, ne denli kolay olduğunu da kısa-dönem belleklerimize hatırlatıyor.
"Ruhsuz sanat, kendi trajedisini de içinde taşır. Kendi çağının ruhsuzluğu,
bilgisi bile sanatçıdan belli bir tinsellik talep eder, çünkü gerçek sanatçı
her zaman ölümsüzlüğün hizmetindedir. Bu dünyayı ve üzerinde yaşayan insanları
ölümsüz kılmayı amaçlar. Bunu yapmaz, mutlak gerçeğin peşine düşmez, nihai
amaç yerine değersizliği tercih ederse, parlamasıyla sönmesi bir olan
bir böcek gibi yiter gider." Andrei Tarkovsky ("Sanatçı ile
Halk Arasındaki İlişki Üzerine", Mühürlenmiş Zaman, sf.190)
Kaya
Genç
|