BAŞYAPIT

Orijinal İsmi: Obra Maestra (Masterpiece)
Yönetmen: David Trueba
Yapımcı: Cristina Huete
Senaryo: David Trueba
Görüntü Yön.: Javier Aguirresarobe
Kurgu: Pablo García del Amo
Müzik: Roque Baños
Oyuncular: Ariadna Gil (Amanda Castro), Santiago Segura (Benito Cañaveras), Pablo Carbonell (Carolo Suárez Perales), Luis Cuenca (Damián), Loles León (Catalina), Jesús Bonilla (Veterinario)
Ülke: İspanya
Yapım Yılı: 2000
Süre: 115 dk.
Dil: İspanyolca
Dağıtımcı: Belge Film

Sinemayı bir sanat olarak masaya yatıran ya da film yapım sürecini konu alan filmlere aşinayız. Özellikle son yıllarda konu kısırlığı yaşayan dünya sineması kendine dönüyor ve sinemayı anlatan filmlerin sayısı artıyor. Fellini'nin kendi hayatı ve filmlerini iç içe anlattığı, kurmaca ile gerçek, sinema ile hayat arasındaki ilişkiyi üstüne basa basa değil, olabildiğince alttan verdiği Intervista (1987) bu filmlere güzel bir örnek teşkil ediyor. Aynı şekilde Kiarostami'nin Yakın Plan'ı (Close-up, 1990) ve hatta Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı (1999) filmi de sinemanın kendine baktığı, kendini sorguladığı filmler arasında gösterilebilir. Çoğu film kendi kurmaca öyküsünün içinde janrlara, klişelere ve sinemanın kendisine göndermeler yapıyor. Bu tür filmlerinde en iyisi ve en çok örnek alınanı, Robert Altman'ın Oyuncu'su (The Player, 1992). Altman bilinçli bir şekilde filmini, anlattığı sinemanın yani endüstri haline gelmiş Hollywood'un bir ürününe dönüştürür yavaş yavaş; filmin karakterleri de insan olma özelliklerini yitirmiş, Hollywood filmlerindeki imajlarının gölgesi haline gelmişlerdir. Altman, gerçekten kurmacaya doğru yol alan süreci, eski Hollywood filmlerine yaptığı göndermeler ile (ki çoğu eleştiriden çok saygı duruşudur) destekleyerek adım adım 'mutlu son'a kadar aktarır. Bu örneklerdeki gibi, sinemayı sanat olarak ele alan filmlerin yanı sıra bir de sinemayı sadece film çekim süreci olarak aktaran filmlerle de sık sık karşılaşır olduk. Bu tür filmler sinemanın kişisel arayış yönüyle daha az ilgilenir, öykülerini çekim sürecinde yaşanan komik durumlar üzerine kurarlar. İşte Başyapıt tam da bu tür bir film. Hem de bu türün belki de en kötü örneklerinden biri.
Hollywood filmlerine, ağırlıklı olarak 50'lerin müzikallerine özenen iki kafadar, el kameraları ile bütçesiz bir film çekme niyetindedirler. Ünlü bir aktristi kaçırırlar ve onu zorla kendi filmlerinde oynatırlar.
Film daha en başından eski Hollywood filmlerini hatırlatan stüdyo çekimi bir sahne ile başlıyor. Canlı renkler, çiçekler, böcekler, masmavi bir gökyüzü... Kısacası nostaljik bir Hollywood sokağı. Filmin bu şekilde başlaması, başrollerdeki karakterlerin kendi hayal alemlerinde yaşadıklarının bir göstergesi. Anlıyoruz ki bu gördüklerimiz onların hayallerindeki dünya, yani Hollywood dünyası. Kötü bir giriş sayılmaz belki hiç değilse tematik olarak doğru bir giriş. Fakat hemen ardından gelen sahne, filmin ne yazık ki her şeyi abartacağını ve aynı espriyi defalarca tekrarlayacağını anlamamızı sağlıyor. Başroldeki kafadarlardan biri kendi kendine Frank Sinatra ses tonu ile şarkılar söylemekte ve evin içinde süzülerek dans etmektedir. Filmin mekân tasarımı ve mizansen ile yetinmeyip, karakterlerin iç dünyasını daha filmin başından bu kadar göze sokarcasına seyirciye aktarmaya çalışması, filmin ilerleyen kısımları hakkındaki umudumuzu kırıyor. Ve işin kötüsü bu espri iki saatlik film boyunca yaklaşık otuz kere tekrar ediliyor. Hatta anlıyorsunuz ki filmin başka bir esprisi yok...
Kendini ciddiye almayan bir film olsa, diyeceksiniz ki film zaten ne olduğunun bilincinde. Fakat araya sıkıştırılan bir iki didaktik diyalog, görkemli epik müzikler filmin kendini ciddiye aldığını gösteriyor. Film, ünlülerin sinema dünyasında yaşadığı yabancılık duygusuna da değinmeye çalışıyor. Ünlüler ve sıradan insanlar arasındaki uçurumu göstererek "sadece bir komedi filmi" olmaktan öteye gitmeye çalışıyor. Fakat tüm bu çabalar filmi daha da alçaltıyor.
Her filmin artıları vardır. Fakat bazı filmlerin artıları, filmin içeriği ile çelişir ve bu filmin daha da batmasına neden olur. Başyapıt'ın buna örnek gösterilebilecek iki artısı var. Bunlardan birisi jenerik çalışması diğeri ise müzikler. Filmin jeneriği, Yedi'nin (Seven) jeneriğinden sonra moda olmaya başlayan, postmodern olarak nitelendirilen bir estetik anlayış ile şekillendirilen jeneriklere örnek gösterilebilir. Deforme edilmiş grenli görüntüler, mat renkler, eski filmlerdeki defoları anımsatan beyaz çizgiler ve hareket eden flu yazı karakterleri bu jeneriklerin karakteristik özelikleridir. Başyapıt'ın jeneriği de bu özelliklerin hepsine sahip, kendi başına başarılı bir jenerik. Fakat filmin içeriği ve öyküsü ile uyumsuzluğu o kadar ortada ki... Bu jenerik bir psikolojik gerilim filmine aitmiş izlenimi veriyor. Eski Hollywood filmlerinin jeneriklerini anımsatan (bkz. Hudsucker Proxy) bir çalışma Başyapıt için çok daha uygun olurdu. Aynı şekilde Carlos Saura'nın Goya'sının müziklerini besteleyen Roque Banos'a ait müzikler de kendi başına ele alındığında çok başarılı. Fakat filmin içeriği ile olan zıtlıkları yüzünden onlar da güme gidiyor.
Gerçek ve kurmaca arasındaki benzerlik hakkındaki birkaç yavan diyalog, film çekimi aşamasında karakterlerin yaşadıkları ve daha önce zaten binlerce kez yapılmış göndermeler... Başyapıt'ın oldukça sıradan bir şekilde işlediği tüm bunlar bize bir gerçeği daha anlatıyor: Artık "sinema üzerine çekilen sinema" da kendi klişelerini yarattı ve bu klişelerden yola çıkılarak bir sürü vasat film çekilecek. Özellikle bu filmler komedi türündeyse Başyapıt gibi tam bir fiyaskoya dönüşebiliyor. İşin ironik tarafı Başyapıt'ın bir İspanya yapımı olması, oysa film her yönüyle bir Hollywood yapımını hem de kötü bir Hollywood yapımını andırıyor. Sanki filmin kendisi de işlediği karakterlerin filmi gibi berbat bir Hollywood kopyası olmaktan ileri gidemiyor (Yanlış anlaşılmasın, filmin bunu bilinçli bir şekilde amaçladığı falan yok). Geçtiğimiz yıllarda benzer bir konuyu işleyen Amerikan yapımı Çatlak Yönetmen (Bowfinger, 1999) vasat bir film olmasına rağmen hiç değilse birkaç parlak fikir içeriyordu. Yönetmenliğini Frank Oz'un yaptığı bu filmde, bir grup sinemacı, filmlerinde ünlü bir aktörü (Eddie Murphy) oynatmak istiyorlardı. Para sıkıntısından onunla anlaşma imzalayamadıkları için farklı bir yöntem bulmaları gerekiyordu. Fakat onların çözümü, Başyapıt'taki karakterlerin çözümünden çok daha yaratıcıydı. Aktörü kaçırmak yerine, onu gizli bir şekilde gündelik hayatında filme alıyorlar ve filmin öyküsüne uyacak şekilde bu görüntüleri kurguluyorlardı.
Sonuç olarak Başyapıt'a gidecekseniz kendinizi çok iyi hissettiğiniz, en kötü espriye bile gülebileceğiniz bir gün gidin, yoksa film sizin için tam bir işkenceye ve baş ağrısı nedenine dönüşebilir. Film çekim süreci hakkında gerçekten zekice bir film izlemek istiyorsanız da, size bu türün gerçek 'başyapıtı' Tom DiCillo'nun Manik Depresif (Living in Oblivion, 1994) filmini öneririm.

Fırat Yücel