 |
Dario
Argento, Amerikan-İngiliz (Anglosakson) korku sineması dışındaki
korku filmi yönetmenlerinin en önemlilerinden biri ve de en
ünlüsü. Bu konumu nedeniyle hararetli tartışmaların da konusu
olabiliyor. Farkında olunmadan, Argento üzerine tartışmalar
aslında Anglo-Sakson ve Avrupai korku sineması geleneklerinin
karşılaştırılması eksenine oturabiliyor. Böylesi bir dikotominin
ilk akla gelebilecek ama aslında en önemli olmayan öğesi, Argento
filmlerinin tavizsiz biçimde kanlı ve grotesk sahneler içermesi.
Suspiria'da bıçaklanan genç bir kızın göğüs kafesi içinde hâlâ
çarpmakta olan kalbinin de son bir bıçak darbesiyle deşilmesinin
ve akabinde kalbin üzerindeki yaranın dahi yakın plan gösterilmesinden,
yönetmenin en yeni filmi Uykusuz'da (Non ho sonno) bir kadının
ağzının ve gözlerinin oyulmasının perdelerimize yansımasına
kadar bunun çok sayıda örnekleri var. Kuşkusuz, Amerikan sineması
da geçmişte çok sayıda "gore"* filmi üretmişti ama
kabaca son 15-20 yılda Hollywood'un bu konuda nispeten çok daha
'özenli' davranıp, 'hassasiyet' gösterdiği düşünüldüğünde Argento'nun
hâlâ böyle filmler yapıyor olması onu sanki Hollywood'un anti-teziymiş
gibi bir konuma oturtabiliyor. Ama bu 'daha çok kanlı/daha az
kanlı' bahsindeki fark, esas itibariyle konjonktürel sansür
ve oto-sansür mekanizmalarından kaynaklanan bir fark olarak
açıklanabileceği için ikincil bir öneme sahip.
Argento sineması hakkında eleştirmen çevrelerinde yaygın bir
kanaat, Argento'nun görsellik -aslında buna işitselliği de eklemek
gerekir- uğruna senaryoyu, karakterizasyonu ve oyunculuğu ihmal
ettiğidir. Senaryo bahsinde getirilen genelgeçer eleştirilerin
Argento filmlerinin geneli açısından pek elle tutulur bir yanı
olmasa da Argento'nun çok iyi bir 'oyuncu yönetmeni' olmadığı
bir gerçek. Ancak burada dikkat edilmesi gereken asıl husus,
aslında görsellik ve de işitsellik açısından pek bir ayırt edici
özelliğe sahip olmazken, senaryo, karakterizasyon ve oyunculuk
açısından dört dörtlük filmlere, aynı camia tarafından "senaryo,
karakterizasyon ve oyunculuk uğruna görselliği ve işitselliği
ihmal etmiş" eleştirisi |
 |

Amerikalı korku sineması meraklıları Argento'nun yeni filmini
ancak korsan kopyalardan izlemekle yetinmek zorundayken biz
Özen Film sayesinde Türkiye'de sinema perdesinde izleme ayrıcalığına
kavuştuk… |
getirilmesinin çok daha nadir olduğu! İşte tam da bu noktada, belirli
bir kültürel geleneğin, şartlanmanın, alışkanlığın kendisini evrensel,
biricik ve esas doğru olarak dayatması veya kendisini öyle sanmasının
tezahürü söz konusu. Yani Anglosakson korku sinemasının dar kalıplarını
merkez alan bu tutum, başka sinema geleneklerinde başka paradigmaların
geçerli olabileceğini ve farklı paradigmaların aynı derecede meşru
olduğunu es geçmektedir. Güzel sanatlar kökenli Mario Bava (1914-1980)
gibi İtalyan yönetmenler, Kıta Avrupası'ndaki bambaşka bir geleneği
temsil ederler ve Argento, bu geleneğin günümüzdeki temsilcisidir.
ARGENTO SİNEMASI
Hitchcock, kendi yaklaşımını "buzluk etkisinden" kaçınmak
olarak açıklamıştır: Filmden çıkıp evine giden bir seyircinin buzluktan
bir bira çıkarırken aniden kendine "hey, bir dakika!" deyip
duraksadığı - filmin anlatısı içindeki bir hatanın birdenbire farkına
vardığı- an. İşte Hitchcock, bundan kaçınmak için elinden geleni yapmıştır.
Söz ettiğimiz 'öteki' paradigmada ise dert farklıdır. Anlatı, yönetmen
ile izleyicinin ortaklaşa paylaştıkları bir hayret, dehşet ve temaşa
dünyasına sıçrayabilmeleri için bir tramplen işlevi görür ve bu niyetle
inşa edilir.
Ancak bunun ötesinde Argento ile Hitchcock sinemaları arasında ortak
noktalar da yok değil ve zaten Argento özellikle kariyerinin ilk yıllarında
'İtalyan Hitchcock'u olarak nitelendirilmişti. Argento filmlerinin
neredeyse tamamına yakınının odağını algının (görsel ve/veya işitsel)
sorunsallaştırılması oluşturur ki Hitchcock'la (özellikle Vertigo'yu
düşünün) paralellik buradadır. Görülen (ve/veya duyulan) şey, bunun
nasıl algılanmış olduğu ve bu algı ile gerçek arasındaki açı sorunu,
Argento filmlerini baştan sona kaplar. İlk filmi olan Kristal Tüylü
Kuş'ta (L'ucello dalle piume di cristallo, 1970) bir turist, camdan
iki kapının arasına sıkışır ve bir cinayet teşebbüsünü parça buçuk
görür. Ama film boyunca aklına sürekli bir şey takılacak fakat bunun
ne olduğunu filmin sonuna kadar çıkaramayacaktır. Gördüğü sahnede,
daha doğrusu gördüğünü sandığı, daha da doğrusu görebildiği ve görebildiğinin
de algılayabildiği kadarında tam olarak çıkaramadığı sanki 'bir yanlışlık'
vardır, bir şeyler eksik veya terstir, gerçek sanki başkadır ama ne
olduğunu bir türlü çıkaramaz. Benzer durumlar, Argento'nun filmlerinin
çoğunda mevcuttur.
Bununla bağlantılı olarak, Argento'yu incelemeye tenezzül etmiş az
sayıdaki film teorisyenlerinin işaret ettiği üzere, Argento'nun eserlerinde
erkek ve kadın, etkin ve edilgen, saldırgan ve kurban, özne ve nesne
arasındaki geleneksel kutuplaşmalar belirsizleşir. Yine bununla bağlantılı
olarak, Argento filmlerinde kamera açılarının kime ait olduğu sıkça
belirsizleşir. Bir Argento filminde, hatta filmdeki tek tek sahneler
içinde, kameranın saldırganın mı, izleyicinin mi, ya da başkasının
mı bakış açısını yansıttığını kesin olarak söylemek gerçekten de çok
zordur. Bunun en muazzam örneği Tenebre'deki (1982) bir sahnedir:
Bir evin içinde genç bir kızı (müstakbel kurban) izleriz önce. Sonra
kamera dışarı çıkar. Kızın penceresinin etrafında ve giderek evin
çatısında dolaşır, sonra yeniden içeri girer, bu esnada katil de içeri
girmiştir ve kızı doğrar. Bu sahne içinde pek çok sekans, örneğin
pencerenin dışından çekim, klasik anlamda katilin bakış açısı olabilir,
(zaten ellerini gördüğümüz katil içeri pencereden girer) ama kameranın
pencerenin etrafında dolaşıp sonra çatıya çıkıp çatıda dolaştığı anlar
rasyonel olarak katilin bakış açısı olamaz, hiç kimsenin bakış açısı
olamaz. Bunun sonucu, Adam Knee'nin belirttiği gibi, Argento filmlerinde
"bütün geleneksel pozisyonlar, eski özleşme/kimlik noktaları
şüphe altına düşer, korku filmlerinde her zaman çok önemli olan "ötekilik"
durumu yaygınlaşarak belirsizleşir. "
ARGENTO'NUN FİLMLERİ
Argento, sinemada senarist, yönetmen ve yapımcı olarak üç ayrı şapkaya
sahip. Sinemaya önce senarist olarak girmiş ve 1960'lı yılların ikinci
yarısında çok çeşitli türlerdeki pek çok İtalyan filminin senaryosuna
imza atmış, hatta Sergio Leone'nin Batı'da Kan Var'ının (Once Upon
a Time in the West, 1984) senaryosuna malzeme oluşturan öyküyü de
Bernardo Bertolucci ile ortaklaşa olarak Argento yazmış. Kendi yönettiği
ilk film olan Kristal Tüylü Kuş 1970 tarihli. İlk filmlerinin yapımcısı
kendi babası iken 1980'li yılların ortalarından itibaren bizzat yapımcılığa
soyunmuş. Üstelik kendi filmlerinin yapımcılığını üstlenmenin yanısıra
yanında yönetmen yardımcılığı yapmış olan Lamberto Bava ve Michele
Soavi gibi genç yeteneklerin yönetmenlik girişimlerine de yapımcı
olarak katkıda bulunmuş, yani bir çeşit Sezen Aksu işlevi görmüş.
Bu arada George Romero'nun ünlü zombi üçlemesinin ikinci -ve korku
sinemasıseverlerin ağırlıklı görüşüne göre en iyisi- olan Ölülerin
Dirilişi'nin (Dawn of the Dead, 1979) de yapımcısı Argento'dur (bu
sayede filmin müzikleri de Argento'nun favori topluluğu Goblin'e aittir).
«Bir Argento filminde, hatta filmdeki tek tek sahneler
içinde, kameranın saldırganın mı, izleyicinin mi, ya da başkasının
mı bakış açısını yansıttığını kesin olarak söylemek gerçekten de çok
zordur.»
Argento'nun kendi yönettiği filmlerinin büyük çoğunluğu İtalya'da
anıldıkları adla giallo türüne giriyor. Giallo, İtalyanca "sarı"
demek ve İtalya'da bir zamanlar polisiye/dedektif romanlarının sarı
kapaklı bir seri olarak yayınlanmış olmasının anılarından hareketle,
konuları genellikle bir veya bir dizi cinayet etrafında dönen filmler
bu nitelemeyle anılıyorlar. Kristal Tüylü Kuş yalnızca İtalya'da değil
ABD'de bile gişede kayda değer bir başarı kazanmış ve de olumlu eleştiriler
("İtalyanlar'ın Hitchcock'u") almış, gerçekten de Argento
sinemasının temel parametrelerinin etkileyici biçimde ortaya konduğu
önemli bir yapıt. Argento'nun ilk giallolarının müzikleri Ennio Morricone'ye
aitken yönetmen, Derin Kırmızı (Profondo Rosso, 1975) ile müzik tercihinde
radikal bir değişim yaparak Goblin adlı bir progressif-rock grubuyla
çalışmaya başlıyor ve kuşkusuz bu filmin Argento'nun en beğenilen
ve en sevilen filmlerinden biri olmasında bu çok isabetli müzik tercihinin
payı büyük. Argento-Goblin işbirliğinin başarısı, Argento'nun başyapıtı
olan ünlü Suspiria'da (1977) ise doruğa çıkıyor. 1980'lerin başında
ise Goblin ne yazık ki dağılma sürecine giriyor ve Argento artık ya
eski Goblin elemanlarının bir bölümüyle ya da başka rock müzisyenleriyle
çalışıyor, nihayet Stendhal Sendromu'nda ise (La Sindromi di Stendhal,
1996) yıllar sonra yeniden Ennio Morricone'ye dönüyor. Bu filmin ardından
giallo türünü de bırakıp bir Operadaki Hayalet uyarlaması çekecekti.
«Son yıllarda izlediğimiz, çoğu tatmin edici olmaktan
uzak Hollywood yapımı korku filmlerinin ardından 'ilaç' gibi gelmiş
olmasına karşın aslında Uykusuz, Argento standartlarına göre vasat
sayılabilecek bir film.»
1990'lı yıllar genel olarak Argento'nun pek çok hayranını hayalkırıklığına
uğrattığı bir dönem olarak geçecek. ABD'de çektiği Trauma (1993) gerçekten
de yönetmenin her zamanki 'kimyayı' her nedense tutturmayı başaramadığı
bir filmdi ve filmografisinde de muhtemelen en son tavsiye edilecek
filmlerden biridir. Gerçi Stendhal Sendromu yönetmenin en önemli ve
en dikkate değer filmlerinden biridir ve muhtemelen değeri zaman içinde
anlaşılacaktır ama Trauma hayalkırıklığının travmasından sonra onun
da ne yazık ki arada kaynadığı söylenebilir. Oysa Stendhal Sendromu,
haz ve dehşetin birbirlerinin siyam ikizleri olduğu sorunsalını ırza
geçme travması bağlamında ele alan -ve bununla da sanat arasındaki
paralellikleri sergileyen-, hem kimi unutulmaz sahnelerle, hem de
baştan sona dokusuna başarıyla sindirilmiş karamsar ve iç karartıcı
yapısıyla çok çarpıcı bir eser. Operadaki Hayalet'in (Il Fantasma
dell'Opera) de çok az kimseyi memnun etmesi anlaşılır: Alışılmış bir
Operadaki Hayalet uyarlaması bekleyen ortalama seyirciler için fazla
kanlı ve grotesk, alışılmış bir Argento filmi bekleyenler içinse fazla
dramatik ve romantikti. Derken sonunda Uykusuz (Non ho Sonno) geldi.
UYKUSUZ
Hayali bile cihan değer: Amerikalı korku sineması meraklıları Argento'nun
yeni filmini ancak korsan kopyalardan veya İtalya'dan şahsen sipariş
edecekleri DVD'lerden küçük ekranda izlemekle yetinmek zorundayken
biz Özen Film sayesinde Türkiye'de sinema perdesinde izleme ayrıcalığına
kavuştuk… Hatta 'İnternet Film Veritabanı'na güvenecek olursak, filmin
İtalya'dan sonra, festivaller hariç, gösterime girdiği ilk ülke Türkiye
oldu!
Son yıllarda izlediğimiz, çoğu tatmin edici olmaktan uzak Hollywood
yapımı korku filmlerinin ardından 'ilaç' gibi gelmiş olmasına karşın
aslında Uykusuz, Argento standartlarına göre vasat sayılabilecek bir
film. Giacomo'nun çocukluğunda kısmen tanık olduğu cinayet esnasında
duyduğu belli belirsiz bir sesin ne olduğunu çıkaramamasını, 'algının
sorunsallaştırılması' bahsinde anmak yönetmenin eski filmlerindeki
çok daha sofistike örnekler anımsandığında haksızlık olur. Kameranın
bakış açısının aidiyetinin belirsizliği bahsinde ise belki Tenebre'deki
kadar görkemli olmasa da benzer bir örnek var doğrusu, o neredeyse
yer seviyesine yakın 'halı üzeri' çekimi… Uykusuz'un tatmin edici
bir ürün olmasının altındaki en önemli etken Argento ve Goblin'in
yeniden işbirliğine gitmiş olması. Filmin başlarında fırtınalı bir
havada gecenin karanlığında yolculuk yapan ıssız banliyö trenindeki
fahişenin telaşını, paniğini ve kaçınılmaz âkıbetine doğru çaresizliğini
usta işi bir kurgu ve müzik kullanımının bileşimi ile soluk soluğa
izliyorsunuz. Kuşkusuz filmin en unutulmaz bölümü bu sahne ve son
birkaç yıldır sinemada böylesi iyi kotarılmış bir gerilim-korku sahnesi
izlediğimi anımsamıyorum. Perihan Mağden bile aynı düşüncede…
Ve tabii Uykusuz'u ele alırken Max von Sydow'dan söz etmemek olmaz.
David Hemmings'in başrolde olduğu Derin Kırmızı'dan (Profondo Rosso)
bu yana sanırım ilk defa bir Argento filminin başrolünde bu kadar
seyrine doyum olmayan bir oyunculuk performansı perdeye gelmiş oldu.
61 yaşındaki Argento'nun senaryo yazımında kendisini (Max von Sydow'un
canlandıracağı) emekli polis komiseri rolüyle özdeşleştirmiş olduğu
akla gelebilir. Filmin en keyifli anları, kendini beğenmiş ve gelişmiş
teknolojik yöntemlere pek güvenen yeni polislerle emekli komiser arasındaki
rekabetin yansıdığı anlar. Aslında Argento da teknolojik yenilikleri,
ilke olarak karşı olmak bir yana, hayranlıkla takip eder. Onun asıl
ve tek yanaşmadığı şey oto-sansürün getirdiği yavanlık. O tercihini
her zaman 'bastırılmışın geri dönüşünden' yana kullanıyor. Argento'nun
Uykusuz'da kendini özdeşleştirdiği bir karakter varsa bunun korku
romanları yazan ve herkesin 'vurun abalıya' muamelesi çektiği cüce
olduğuna eminim.
*
Tam karşılığı "vücuttaki yaralardan akan kan" demek olan
gore sözcüğü, temel atraksiyonu cömertçe kan ve revan sunmak olan
filmler için kullanılıyor: Bu tarzın öncüsü olarak 1963 tarihli
Blood Feast sayılır, 1980'lerin başlarındaki Friday the 13th, Rosemary's
Killer gibi bazı filmler de bu bağlamda ele alınabilir
.
|