| |
AİLE BOYU sinema
İran'ın
en önemli yönetmenlerinden Mohsen Makhmalbaf'ın 1990 yılında çektiği Aşk
Nöbeti (Nobat e Asheghi) ve kızı Samira Makhmalbaf'ın geçen yıl Cannes'da
Jüri Özel Ödülü alan Karatahta (Takhte Siyah, 2000) isimli filmi, Eylül
ayı içinde iki hafta arayla gösterime giriyor. Türkiye'ye Avrupa festivallerini
dolaşarak gelen İran filmleri bu kez vizyonda dikkat çekeceğe benziyor.
ÖVGÜ
GÖKÇE

Samira
Makhmalbaf, Karatahta ile geçtiğimiz yıl Cannes jürisinin özel
ödülünü kazandığında sadece 20 yaşındaydı.
|
Mohsen
Makhmalbaf İran'da yirmiye yakın film yönetti, yine yirmiye
yakın roman, oyun ve senaryo yazdı. 1996'da Makhmalbaf Film
Evi'ni kurdu ve Makhmalbaflar aile boyu sinema yapmaya başladılar.
Samira Makhmalbaf ise, ilk defa 1998'de on sekiz yaşındayken
yaptığı Elma (Sib, 1998) filmiyle yurt dışında pek çok festivalde
ödül kazandı, 1999'da da İstanbul'da festival izleyicisiyle
buluştu. Son beş yılda İran'daki sinemasal üretime önemli
katkı sağlayan Makhmalbaf Film Evi'nin heyecan verici hikâyesini,
20. Uluslararası İstanbul Film Festivali sırasında görüştüğümüz
Marziyeh Meshkini'nin ağzından dinledik. Anlattıklarının bu
ay vizyonda peş peşe iki filmlerini izleyeceğimiz Makhmalbaf
ailesini daha iyi tanımamıza aracılık edeceğinizi sanıyoruz.
Marziyeh
Meshkini'nin (aynı zamanda Mohsen Makhmalbaf'ın şu anki eşi)
ilk uzun metrajlı filmi olan Kadın Olduğum Gün (Roozi Khezaen
Shodem, 2000), geçtiğimiz yıl festivalin "Dünya Sinemasının
Genç Yıldızları" bölümünde gösterildi ve bir hayli ilgi
çekti. İstanbul'dayken konuşma fırsatı bulduğumuz Marziyeh,
Türkiye'de izleyici karşısına çıkmış olduğu için heyecanlı
görünüyordu ve kendi ülkesinde nasıl sinema yaptıklarını çok
akıcı ve kendine güvenli bir dille anlatmaya koyuldu. Her
şey 1996'nın başlarında, Samira sinema öğrenimi görmek üzere
okulu bıraktığında başlamış. Aile, onun mevcut okullarda sinema
okuması fikrine pek sıcak bakmamış. İran'ın önemli yönetmenlerinden
Amir Naderi, Abbas Kiarostami, Dariush Mehrjui gibi isimlerin,
başka okullardan mezun olup sinema yaptıklarını belirterek
neden böyle düşündüklerini açıklıyor Marziyeh. Sinemacı yetiştirmek
üzere farklı bir okulun gerekli olduğunu düşünmüşler ve Makhmalbaf
Film Okulu'nu kurmuşlar. Mohsen Makhmalbaf, her yıl dört yıllık
bir sinema eğitimi vermek üzere yüz kişiyi okutmayı planlıyormuş.
Gelgelelim, dönemin Kültür Bakanlığı, Makhmalbaf'ın bu talebini
reddetmiş ve ülkedeki sinemasever kalabalıkların sinemacı
olarak boy göstermesi durumunda İran sinemasının 'kontrolden
çıkacağını', Makhmalbaf gibi 'tehlikeli' bir sinemacının kâfi
geleceğini, yüz tanesine daha gerek olmadığını söylemiş. Bunun
üzerine, aile ve eş dost efradından sekiz kişi bir araya gelerek
okulu evlerinde kurmuşlar. Böylece, Makhmalbaf Film Okulu,
Makhmalbaf Film Evi'ne dönüşmüş.
Peki
Makhmalbaf Film Evi'nde neler yapıyorlar? Nasıl bir eğitim
uygulanıyor? Bu sorunun cevabı, şaşkınlık ve hayret uyandıracak
boyutlarda. Günde kimi zaman on altı saate kadar uzayan sekiz
saatlik bir eğitim gördüklerini anlatıyor, Marziyeh. Ders
programları yalnızca sinemadan ibaret değil, sanatın ve hayatın
diğer alanlarını da kapsıyor. Bir sinemacının fiziksel olarak
da dayanıklı olması gerektiği düşüncesinden hareketle spor
yapıyorlar; bisiklete biniyorlar, yüzüyorlar, paten kayıyorlar.
Günlük hayatın içinde yer alan şeylerle ilgileniyorlar; otomobil
kullanıyorlar, yemek yapıyorlar, bilgisayar ve yabancı dil
öğreniyorlar. Sinema konuları dışında resim, fotoğraf, şiir
ve müzik de dersler kapsamında. Sinema alanında ise Film Ekonomisi,
Yapım Planlaması, Senaryo Yazımı, Oyunculuk, Kamera, Kurgu,
Ses, Dekupaj, Sinema Tarihi ve Film Analizi dersleri veriliyor.
Marziyeh çalışma yöntemlerinin bu derslerin her birine bir
ay yoğunlaşmak üzerine kurulu olduğunu anlatıyor. Örneğin,
bir ay yalnızca, günde sekiz saat bisiklete biniyor ve paten
kayıyorlar. Bir ayın sonunda, evin küçük kızı Hana dahil herkes
kolayca elli kilometrelik bir yolu bisikletle katedebilir
duruma gelmiş. Sonra bir ay boyunca resim kitaplarına dalıyorlar,
dünyanın dört bir yanından ressamları, akımları, farklı stilleri
inceliyorlar ya da bir ay boyunca yerel İran müziğine yoğunlaşıyorlar;
öğrenciler, farklı yörelerin farklı tınılarıyla tanışıyor.
Bir ay boyunca dünya sinemasının farklı örneklerini, filmlerin
sesini kısıp seyrediyorlar, böylelikle görüntü dilinin izini
sürmeye çalışıyorlar. Sonra dört aylarını kurgu masasının
başında geçiriyorlar, sonra film banyosu ile uğraşıyorlar,
sonra sonra sonra diye uzadıkça uzuyor bu liste. Anlattıkça
anlatıyor Marziyeh. Bu süre zarfında aile üyelerinin ürettiği
filmlere gelince, epey uzun ve karmaşık bir liste bizi bekliyor.
|

Samira,
Karatahta'nın senaryosunu babası Mohsen Makhmalbaf'la birlikte
yazmış.
|
|

Marziyeh
Meshkini'yi ilk filmi Kadın Olduğum Gün'le birlikte 20. İstanbulFilm
Festivali'nde ağırlamıştık.
|
|

Mohsen
Makhmalbaf'ın son filmi Kandahar bu yıl Cannes'da yarışma
filmleriarasındaydı.
|
«Marziyeh
Meshkini, gerektiğinde Makhmalbaf'la eşi olarak değil, filminin senaryo
yazarı olarak tartıştığını, sette kendisine "Sen gerçekten benim
annem misin?" diye soran kızına, "Burada değil." cevabını
verdiğini söylüyor.»
2000 yılına gelindiğinde,
okuldan bir kameraman, bir ses sorumlusu, bir set tasarımcısı, bir
fotoğrafçı, bir kurgucu ve üç yönetmen mezun oluyor. Bu süre boyunca,
Marziyeh Meshkini Kadın Olduğum Gün'ü, Samira Makhmalbaf Elma ve Karatahta'yı
çekiyor. Evin okul kurulduğunda sekiz yaşında olan küçük kızı Hana,
ilk gösterimi 1997'de Locarno'da yapılan Teyzemin Hastalandığı Gün
isimli kısa bir video film yapıyor ve Kadın Olduğum Gün'de prodüksiyon
asistanı olarak görev alıyor. Görüntü yönetmenliği ve kurgu okuyan,
Samira'nın erkek kardeşi Meysam Makhmalbaf ise Elma, Karatahta ve
Kadın Olduğum Gün'de fotoğrafçılık yapıyor ve iki kısa filmin kurgusunu
üstleniyor. Meysam'ın, Samira'nın iki filminin çekim öyküsünü anlattığı
"Samira Elma ve Karatahta'yı Nasıl Yaptı?" isimli bir de
video filmi var. Bütün bunların dışında Mohsen Makhmalbaf'ın Kadın
Olduğum Gün, Elma ve Karatahta filmlerinin senaryolarını yazdığını
ve ailenin diğer üyelerinin büyük bir kısmının Mohsen Makhmalbaf'ın
1998'de çektiği Sessizlik isimli filmde yönetmen asistanı olarak çalıştığını
da eklemek gerekiyor.
Bizim sayıp dökerken mola alma ihtiyacı duyduğumuz bu filmlerin bugüne
kadarki yapımcısı Makhmalbaf Film Evi olarak görünüyor. Ancak ne yazık
ki, hem okul hem yapım şirketi olarak yürüttükleri bu işte talihleri
çok yaver gitmemiş. Mohsen Makhmalbaf'ın 1996'da borç alarak çektiği
ve gerekirse borcunu ödemek için evini satacağına söz verdiği Ekmek
ve Çiçek filmi, hükümet tarafından engellenmiş ve Kültür Bakanlığı
yönetmene, eğer filminin gösterime girmesini istiyorsa bazı sahnelerin
kesilmesi gerektiğini bildirmiş. Meseleyi ailece tartışmışlar. Bir
ev sahibi olmaya devam edememe pahasına filmin kesilip biçilerek anlamını
kaybetmesine müsade etmemeye karar vermişler. Küçük Hana dahil ailenin
tüm üyeleri, evi istemediklerini, Makhmalbaf Film Evi ismine sahip
olmanın onlara yeteceğini söylemişler. Böylece Makhmalbaflar'ın yıllardır
süren sinema üretimlerinin merkezi olan ev satılmış, evin ismiyse
filmlerinin imzası olarak onlarda kalmış.
Marziyeh Meshkini, sinemanın hayatlarındaki yerinden bahsederken,
sinema sevgisini aileyi bir arada tutmanın bir yolu olarak gördüklerini
söylüyor. Tıpkı beraberce yemek yemek gibi, film yapmanın, sinemayla
ilgilenmenin de onlar için ortak bir uğraş olduğunu anlatıyor. Yine
de anlattıklarından, aralarındaki aile dayanışmasını hissetmekle birlikte,
ailenin her bir üyesinin yalnız olmayı da öğrendiğini anlıyoruz. Sette
işler farklılaşıyor. Marziyeh Meshkini, gerektiğinde Makhmalbaf'la
eşi olarak değil, filminin senaryo yazarı olarak tartıştığını, sette
kendisine "Sen gerçekten benim annem misin?" diye soran
kızına, "Burada değil." cevabını verdiğini söylüyor. Bununla
birlikte, setteki her yeni günün, onun için en mutlu ama aynı zamanda
en zor günlerden biri olduğunu da eklemeden yapamıyor. Çünkü birlikte
çalıştığı erkekleri her sabah en baştan, bu işin hakkından gelebileceğine
inandırmak zorunda. Samira da Karatahta'nın dağlardaki zorlu çekim
aşaması için bir röportajında çok benzer şeyler söylüyordu: "Karşılaştığım
bir başka zorluk da, oradaki tek kadın oluşumdu. Diğer ekip üyeleri
ve oyuncuların çoğunluğu erkekti ama yapmaya hazır olmadığım şeyleri
onlardan da istemeyeceğimi anlayınca bana inandılar. Bana güvenmeyi
öğrendiler." Samira Makhmalbaf, söylemek istediklerine yakınındakileri
de inandırmış olmalı ki, bu ikinci filmi ülkesinden uzunca bir yolculuğa
çıkıp, başka ülkeleri dolaşarak bize kadar ulaştı. Buradan tüm Makhmalbaf
ailesine selam ediyor ve çok yakınımızdaki bir sinemayla tanışmak
isteyen tüm sinemaseverlerin bu deneyimi yaşamak isteyeceğine inanıyoruz.
|
|