En son G.O.R.A. filminin kamera arkası görüntülerini çeken; yazarlık, tasarımcılık ve yayıncılığın yanı sıra kısa film yönetmenliği de yapan Ümit Kıvanç, kısa filmin oldukça özgür bir alan olduğunu düşünüyor.

Ümit Kıvanç, çok yönlü ve yılların birikimine sahip bir insan. Kendisiyle yaşamı, kısa film, G.O.R.A. vs. üzerine küçük bir söyleşi yaptık. Evine gittiğimde bir kaç yıl önce çektiği bir kısa filmin montajıyla uğraşıyordu. Durmadan yeni bir şeyler yapmak isteyen, halen heyecanlı bir insan. Tatmin edici bir kısa film projeniz varsa fakat imkanlarım yetersiz diyorsanız ona ulaşın.

Öncelikle yaşamınızın nereden nereye geldiğinden bahsedelim biraz...

- Hayatımda ilk olarak Altın Kitaplar'da düzeltmen olarak çalıştım. Sonra Birikim dergisi, Milliyet gazetesi yazı işleri, Cumhuriyet haber merkezi, haftalık Yeni Gündem dergisi, İletişim Yayınları ve serbest olarak çalıştığım bir dizi iş daha. Genellikle yazım çizim işleriyle uğraştım. Fotoğraf benim hayatımda önemli bir yere sahiptir. Birkaç tane de roman yazdım. Vizör arkasında olmayı seven biriyim. Sinema o anlamda aklımda hep vardı. Fakat bizim kuşak "ben ne yapacağım hayatımda" diye düşünmeye ancak 80 darbesini yedikten sonra başladı. O zamanlar gazetecilik hayhuyu içerisinde geçti benim için. Yazıyordum, fotoğraf çekiyordum, sayfa sekreterliği falan derken bir şekilde kitap kapağı tasarımcısı oldum. Aslında bütün bunlar benim çok da çabalayarak yaptığım şeyler değildi, bütün bunları bir araya getirebileceğim bir dal olarak sinema hep hayalimdi. Sonra 90'ların başlarında Atıf Yılmaz benim "Bekle Dedim Gölgeye" adlı romanımı filme çekmek istedi, film sürecinin başından sonuna hep bulundum. Senaryoyu birkaç kez ben yazdım, sonra Barış Pirhasan'la üzerinden geçtik. Filmde de Atıf abiye yardımcı olarak çalıştım. O tecrübe benim için çok kötü bir tecrübe oldu. Atıf abiyi halen de çok severim, çok iyi bir ilişkim ve ona karşı saygım vardır, ama o filmin yapılışındaki mantık, insan davranışları, işe yaklaşım beni çok soğuttu.

Yeşilçam tarzı film yapım süreci miydi sizi soğutan ?

- Oraya daha fazla girmek istemiyorum.Türkiye'de genel olarak ya çok amatörsündür; yani doğru düzgün bir şey yapmayacağını kendin de kabul ediyorsundur, ya da piyasa da kabul edilmişsindir. Bunun ikisinin arası yoktur. Bu ara aslında çok önemlidir. Kaliteli işin, yaratıcılığın ortaya çıkacağı alan bu alandır. Bir taraftan profesyonel olacaksın bir taraftan da bir amatörün göze alabileceği riskleri göza alacaksın. Böyle bir ortam da yok. Ben başka işlerden para kazanarak kamera aldım, kurgu sistemi kurdum ama diyelim ki 100 kaset lazım sana yine başka işlerde çalışıp para kazanmalısın. Sinema yaparak para kazanıp, yaşayıp, tekrar üretemiyorsun. Şimdiye kadar birilerinin kısa filmi, tanıtım filmi vs. olmak üzre herhalde 700 tane montaj yapmışımdır, ama bir türlü sadece bu işle yaşayacak bir durumum olamadı.

Videoyla film üretme süreci nasıl başladı ?

- Almanya'da fotoğrafçı bir arkadaşım var, Metin Yılmaz. Bir de müzisyen bir arkadaşım var, Serdar Ateşer. Metin bir gün bir Hi-8 kamera ve analog kurgu sistemiyle çıktı geldi. Bir şeyler çekmeye başladık böylece. Özellikle gençlerde 16 ve 35 mm. takıntısı var, ben bunu saçma buluyorum çünkü bu formatlarda film üretemeyiz. Sinema bir şekilde sanatlı bir işse insanın bazı şeylere tabi olmaması, istediğini yapabilmesi lazım. Hiçbir zaman her şeyin istediğimiz gibi olma durumu yok. Pelikülün, ekipmanı, ekibi banyosu, montajı vs. bunların amatör koşullarda sağlanabilmesi mümkün değil. Sinemada her zaman bir ekibe ve senin dışında bazı koşullara muhtaçsındır. Bu anlamda ne kadar çok şey elinin altında olursa o kadar çok istediğini yapıp, kendini ifade edebilirsin. Videonun sunduğu en büyük avantaj; daha çok şeyin elinin altında olması. Hele DV formatında çekip de montajda birazda üzerinde oynarsan çok iyi sonuçlar elde edebiliyorsun. Ama videoyu filme benzetmeye çalışırsan yanılırsın. Serdar'la ilk video çekmeye başladığımızda -ki ben de 13 yaşından beri fotoğraf çekerim, dia çalıştım, bu konuda ikimiz de yetkin insanlar sayılırız- tonlar, renkler rezaletti. O ilk şoktan sonra bayağı uğraştık ve şimdi video ışığı konusunda kendimi yetkin sayabilirim. Mantık olarak aynı, videoyu ışığa biraz daha doyurmak gerekiyor o kadar. Videonun en önemli handikabı alan derinliği. Bu sorunun da ben kapitalizm nedeniyle çözülmediğine eminim.

Peki kısa metrajlı film sizin için özel bir alan mı yoksa bir deneyim alanı mı ?

- Öncelikle uzun zamandır film yapmadığımı belirteyim. Son olarak başkalarının filmlerinde çalıştım, görüntü yönetmenliği vb. işler yaptım. Ama kısa zaman içerisinde tekrar film çekmeye başlayacağım. Kısa filmle uzun metrajlı film arasında bir fark görmüyorum. Bir öykün vardır 5 dakikada anlatırsın, bir başka öykünü 90 dakikada.

Mesela öykü anlatmak açısından bakarsak, öykünün dramatizasyonu olsun, olguların ya da kavramların kullanımı açısından olsun uzun metrajla kısa metraj arasında bir fark yok mu ?

- İçerik olarak aralarında bir fark yok. Ama kısa filmde oyuncu, ışık vs. gibi elemanları kullanma süren mutlak olarak daha kısa olduğu için ona göre bir görsellik yaratacaksın, ona göre bir oyunculuk isteyeceksin. Kısa film daha özgür bir alan. Bu alanda iyi bir şeyler yapamamanın özrü daha az bence. Neredeyse herkesin elinde bir DV kamera var, hevesli, işbirliği yapmaya hazır bir sürü insan var. Eli yüzü düzgün bir hikaye yazıp bunu doğru düzgün çekmek için önünde çok az engel var.

Romanlarınızdaki bireylerin yaşamları çevreleriyle hep etkileşim içerisinde ve dil olarak da bunu öyküsünü; sürekli kesmelerle, yakın plan çekimlerle ve paralel kurguyla anlatan bir filmin dil yetisine denk düşen bir dille anlatıyorsunuz. Belgeselinizde de kurmaca bir taraf var.

- Ben içinde yaşadığı toplumla belki de fazlaca ilgili, etrafında olup bitenlerden çok etkilenen biriyim. O yüzden ayaklarımı yerden tamamen kesemiyorum. İnsanların hayatı sahici bir şey, diğer her şey de kurmaca. Sanat; insanların yaşamlarına günlük pratiklerinin onlara göstermediği bir derinlik sunabiliyorsa, onları manen zenginleştirebiliyorsa anlamlı bence. Belgesele gelince; bu bir anlamda tehlikeli bir şey ama belgeselde sinemasal bazı yöntemler kullanılabileceğini düşünüyorum. Ama bunun kesin bir sınırı olmalı. Bu şekilde hem fantazm yaratmak isteyen yönümü hem de gerçeği aktarmak isteyen yönümü tatmin edebiliyorun. Kızlar ve Kökler'de kullandığım bazı sinemasal öğelerle, belgesel oradaki kızların anlattıklarından öteye geçen bir şey oldu. Umduğumu söylüyorum aslında, becerememişsem o ayrı mesele. Onların kilimleri dokurken çıkardıkları seslerden müzikleri yaptım, mesela o seslerle o görüntüler birleştiği zaman ikisinin toplamından fazla bir şey ettiğini düşünüyorum. Sinemasal anlatım araçlarını daha çok kulanan bir belgesel yapmayı istiyorum.

Bir taraftan gazeteci, bir taraftan medya eleştirmeni, bir taraftan yazar, bir taraftan fotoğrafçı ve bir taraftan da sinemacı bir yönünüz var. Bunlar birbirini nasıl etkiliyorlar ?

- Medya ayrı bir konu. Türkiye'de medyanın yarattığı bir kirlilik var. Sabah kalktın, iyisin, belki güzel rüyalar gördün, birkaç tane gazeteyi alıp okusan nasıl hissedersin? Sanırım herkes çok kötü hisseder. Bu sadece gazetede okuduğumuz haberlerin kötü olmasıyla alakalı bir şey değil, bizim medyanın yarattığı insanları sürekli geren, bir takım kalıpların içerisine mahkum eden çok sinir bozucu bir atmosfer var. Medyayla gerek eleştiri gerek haber alma, gerek diğer nedenlerden dolayı ilgilendiğim zaman yaratıcılığımın yüzde doksanı yok oluyor. Roman bir disiplin kazanmanızı gerektiren bir alan olduğu için bana bu disiplini, bir şeyleri düzgün şekilde bir araya getirme, bütünlük kurma ve kendini bir şeye tamamen kaptırmayıp her adımda dışarıdan bakabilme yetisini kazandırmıştır. İnsanın kendi yaptığı şeye mesafeli olabilmesi zor ama gerekli bir şey.

G.O.R.A.'nın kamera arkası görüntülerini siz çektiniz. Böylesine büyük bütçeli bir yapımın setinde olmak nasıl bir şeydi? Neler deneyimlediniz orada ?

- Bu konuda şu kadarını söyleyebilirim size, G.O.R.A.'nın setinde mutlu olmadım. Başlangıçta Cem Yılmaz'dan çekiniyordum; genç yaşta şöhret olmuş, zengin, şımarık, küstah bir adamla karşılaşmaktan korkuyordum. Ama öyle olmadı. Cem orada en makul ve düzgün davranışlı adamlardan biriydi. İşin üstündeki insanlar daha medeni davranışlar içerisindeydiler, ama ekipten bazı insanlarla artık kavga etmenin eşiğine gelecek derece kötü davranışlar gördüm. Çoğu insanda aşağılayıcı tavırlar sezdim, belki yaşımdan dolayı bu derece ağır gelmiştir bu davranışlar. Biraz da insanlara fazla önem verdiğim için böyle oluyor sanırım. Plato muhteşem bir yer. Personeli, yöneticisi müthiş, imkanlar hayal edilemeyecek kadar çok. G.O.R.A. çok eğlendirici, çok komik, defalarca izlenecek bir film. Ama iş hüsran oldu. Bu kadar uğraşıldı ne olacak bilmiyorum. Setten döndüğümde elimde 70 kaset vardı. İki ay uğraşarak kullanılabilecek 7-8 saatlik görüntü ayıkladım. Ara montajlar ve müzik yaptım altlarına. Otursam şimdi, sinemayla ilgili herkesin eminim ki çok büyük bir merakla izleyeceği, herkesi eğlendirebilecek 1 saatlik bir montaj yapabilirim ama çok yoruldum, belki bir süre sonra bir şeyler yaparım.

Kısa film yapacak insanlara kamera, montaj gibi teknik desteklerin yanı sıra, görüntü yönetmenliği, ışık şefliği gibi yardımlarda bulunabileceğinizi duyuruyorsunuz internette. Bu çağrınız nasıl karşılanıyor? Ayrıca bu kadar çok şeyle uğraşan bir insan olarak bu tür bir destek için enerjiyi nereden buluyorsunuz ?

- Fikir yıllar önce bir grup insandan çıktı. İnsanlar fikrim var, yaratıcıyım ama imkân ve tesis yok diye yakınmıyorlar mı? Biz de bir ekip olalım, birileri bir şeyler yapacak ve imkanları yoksa gidelim çekelim dedik. Önemli olan ortaya iyi bir şeyler çıkması. Fakat bu uygulama insanların mâlum davranış alışkanlıkları nedeniyle çok fazla yürümedi, ama tanımadığım bazı insanların filmlerinde de, montaj yaptım. Talebin çok daha fazla olmasını isterdim. Bu çağrım şimdi de geçerlidir, keşke insanlar arasa, şöyle bir projem var dese konuşsak, yapsak, tanışsak, fena mı olur? Biraz da tatmin edici projeler olsa çok iyi olur.

(Ümit Kıvanç'a: www.haysiyet.com ve www.gecetreni.ws adreslerinden ulaşabilirsiniz.)


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Ocak 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
Son dönemdeki Türk filmlerinden en çok ilginizi çeken film?
 Hababam Sınıfı
 Okul
 Vizontele Tuuba
 Karşılaşma
 Küçük Özgürlük


   
Sinema rehberiniz