Bu yıl 47.'si düzenlenen Londra Film Festivali, yine Tayvan'dan Arjantin'e uzanan, farklı coğrafyalardan pek çok filmi sinemaseverlerle buluşturdu. Festivali Altyazı için takip eden Mithat Alam, son dönem filmlerde sıkça karşımıza çıkan kesişen hayatlardan portreleri anlatma eğiliminin Londra'da izlediği pek çok filmde de sürdürüldüğüne tanık olunca, "artık yeni bir janr doğdu" deme zamanının geldiğini söylüyor.

Londra Film Festivali'nin programı her yıl olduğu gibi bu yıl da oldukça zengin bir içerik sunuyordu. Programda yer alan filmlerden bazıları (Dogville, Barbarların İstilası ve Uzak gibi) İstanbul'da zaten vizyona girdi ve bu filmler üzerine farklı mecralarda pek çok şey yazıldı ya da söylendi. Yine festivalde yer alan diğer bazı filmler, gelecek ay dergimizde sunacağımız '2003 Vizyon Değerlendirme' dosyasının içindeki kapsamlı 'Dünya Vizyonuna Bakış' bölümünde yer alacaklar. Bu durumda, tekrardan kaçınmak için, bu yazıda sınırlı sayıda filme odaklanmak daha doğru olacaktır. Bu san (Good Bye, Dragon Inn) Tsai Ming-liang'ın ilk seyrettiğim filmi Vive L'amour'un (Aiqing wansui, 1994) sonunda kadın kahramanımız üç dakika kadar yürür ve sonra oturup üç dakika kadar ağlar, tüm bu zamanda da kamera ondan ayrılmazdı. 'Gerçek zaman' kullanımında üstüne olmayan Ming-liang'ın bu son filminde aynı oyuncu gene uzun uzun yürüyor, ama bu sefer hem topal, hem de merdiven çıkmakta! Bu girişten sonra benim "Londra Film Festivali'nde gördüğüm en iyi filmdi," demem birçoklarının hatrına 'mazoşist' sözcüğünü getirebilir, ama bence Good Bye, Dragon Inn'de damıtılmış sinema tadı vardı. Buongiorno, notte (Good Morning Night) Emektar İtalyan yönetmen Marco Bellocchio, son filminde, 'Kızıl Tugaylar'ın 1978 yılında saygın politikacı Aldo Moro'yu kaçırması ve öldürmesi olayına odaklanıyor. Olayın aksiyon kısmını tamamen arka plana atan Bellocchio, ilgisini Moro'yu kaçıran gruba ve özellikle de bu gruptaki bir genç kadının Moro'nun esareti esnasında kendisiyle hesaplaşmasına yöneltmiş. Sakin, duru bir anlatımla teröre ve teröriste hümanistik bir bakış.


Los guantes mágicos (Magic Gloves)

Yükselen Arjantin sinemasının en yeni örneklerinden biri de kendi ülkesinde hasılat rekorları kıran Los guantes mágicos. Martin Reytman da Robert Altman'ın Sosyeteden İnsan Manzaraları'ndan (Short Cuts, 1993) bu yana yönetmenden yönetmene, ülkeden ülkeye yayılan 'kesişen insan hayatlarından portreler sineması'ndan etkilenmiş. Belki bu durum için, 'artık yeni bir janr şın eşiğine getiren Küba Krizi ve Vietnam Savaşı gibi Amerikan tarihinin dönüm noktalarına, kararları ile ağırlık koyan Robert McNamara ile konuşuyor. 85 yaşındaki McNamara, bir yandan başkalarının ve kendisinin hatalarını kabul ederken diğer taraftan da önemli başarılarından dem vuruyor. Eline dünyanın yazgısını değiştirme fırsatını geçirmiş bu adamın ahlâkçı olmayan, politik ve felsefi yorumlarını soluksuz izlemek de bize kalıyor. Buddy Lukas Moodyson'un Birlikte (Tillsammans, 2000) adlı filmini sevenler Kuzey Avrupa sinemasından gelen bu sıcak komediyi de beğeneceklerdir. Yönetmen Morten Tyldum yirmili yaşlardaki üç potansiyel arkadaşın hikâyesini tam bir 'kendini iyi hisset' filmi anlatısına dönüştürerek seyirciyi çok keyiflendiriyor. Filmin senaryosu sıradan olsa da, bu keyifli havasıyla, festivallerde karşımıza çıkan onca 'umutsuz bakışlı' filme bir alternatif yaratabiliyor ve senaryosunun sıradanlığı unutturmayı başarıyor.


Casa de los babys (Bebekler Evi)

John Sayles gene çok karakterli bir kadroyla karşımızda. Amerikalı bir grup kadın (Maggie Gyllenhaal, Lili Taylor, Marcia Gay Harden, Mary Steenburgen, Daryl Hannah ve Susan Lynch) bir yerde çocuk evlat edinmek için beklerken Sayles de onların kültürel, sınıfsal, ekonomik ve etik anlayışlarındaki farklılıkları birbirine çarpıştırıyor. Mu di di Shanghai (Welcome to Destination Shanghai) Çin'deki en üretken sinema 'yeraltı sineması'. Amansız sansürden bıkmış sinemacılar filmlerini yer altında yapıp Çin'de hiç gösterime sokamadan gizlice dışarı ve çoğunlukla doğrudan festivallere yolluyorlar. Aynen Adrew Cheng'in Shanghai'daki 'madam'ları ve hem erkek hem kadınlara hizmet veren jigoloları anlatan bu filmi gibi. Yarı dökümanter, yarı teatral bir film olan Mu di di Shanghai, oldukça stilize dijital çekimler içeriyor.


Carandiru

Hapishanede geçen filmlerin başarılı yönetmeni (Pixote, 1981; Örümcek Kadının Öpücüğü, 1985) Hector Babenco, yakın geçmişte Sao Polo'da (Brezilya) yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkarak senaryolaştırdığı Carandiru'da, her ne kadar Pixote'un çarpıcılığına erişemiyorsa da, özellikle son bölümdeki isyan sahnelerindeki ustalığıyla, olayın heyecanını ve gerilimini izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Bu arada, bu film üzerinden kuşaklar-arası farklılıkları görmek de çok ilginç: Brezilyalı genç yönetmen Meirelles'in Tanrıkent'i (Cidade de Deus, 2002) ne kadar biçimci anlatılmışsa, Babenco'nun Carandiru'su da o denli geleneksel anlatılmış. doğdu' demeliyiz. Şu kısa yazıda değindiğimiz on filmin dördünün bile yapısı 'kesişen hayatlardan portreler' şeklinde olduğuna göre, böyle bir tez atmanın zamanı geldi!


Böse Zellen (Free Radicals)

Avusturya'ya gitmesek mi! Michael Haneke'den sonra bir başka Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl'de, 22. İstanbul Film Festivali'nde izlediğimiz Zor Günler (Hundstage, 2001) ile ufak kasaba yaşamındaki umutsuzluğu öylesine bir tarif etmişti ki bu karanlık dünyadan korkmuştuk. Böse Zellen'in Londra'daki gösteriminin ardından gerçekleştirilen söyleşide, bu yorumlar, genç ve sempatik Avusturyalı yönetmen Barbara Albert'e aktarıldığında, haklı olarak, filminde kasvetin, yalnızlıkların, hüznün ve ölümün getirdiği korkuyu anlatmanın yanında hayata bağlanma ve umudu yitirmeme yolunda da mesajlar verdiğini hatırlattı.


The Fog of War

Tanınmış belgeselci Erol Morris bu sefer Kennedy ve Johnson hükümetlerinde savunma bakanlığı yapan ve Sovyetlerle ABD'yi bir nükleer sava-


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Ocak 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
Son dönemdeki Türk filmlerinden en çok ilginizi çeken film?
 Hababam Sınıfı
 Okul
 Vizontele Tuuba
 Karşılaşma
 Küçük Özgürlük


   
Sinema rehberiniz