Taylan Biraderler'in yönettiği, "Hayalet Kitap" adlı romandan uyarlanan Okul filminin yapım hikayesini kitap ve senaryonun yazarı Doğu Yücel,Altyazı okurları için anlattı.

Altyazı sinema dergisi benden filmin hikayesini yazmamı istediğinde önce tereddüt ettim. Filmin doğum ameliyatını apaçık detaylarıyla anlatmak, ortaya çıkan eserin büyüsünü bozabilirdi. Ayrıca "entelektüel ortamlarda bu tip girişimler ukalalık olarak görülür, tut kendini" cümlelerini ekledim düşünce balonlarıma. Sonra Sight and Sound'da ara sıra senaristlerin buna benzer yazılar yazdığını hatırladım. Ayrıca Türkiye'de sinema okullarından mezun olan ama ne yapacağını bilemeyen birçok senarist adayının benim bu tecrübemden faydalanabileceğine karar verdim. Ve en önemlisi Okul'un çekim hikayesinin en az filmin kendisi kadar ilginç olduğunu düşündüm. Umarım bu yazıyı okuduktan sonra siz de aynı kanıyı paylaşırsınız.

SONU OLAN HER ŞEYİN BİR BAŞLANGICI VARDIR...

Altyazı sinema dergisinin kitap köşesinde 2002 Kasım ayında "Hayalet Kitap" isimli romanım için bir başlık atılmıştı: "Film gibi kitap". Sanırım geleceği öngören ilk yayın Altyazı oldu. Aynı sıralarda kitabı okuyanlardan sık sık "Bu kitabın filmi çok iyi olur" diyen e-maillar alıyordum. O yıl gerçekleşen !f Bağımsız Film Festivali'ne konuk olarak gelen Darren Aronofsky'e kitabımın İngilizce özetini "içimdeki çocuğun" gazıyla vermeyi başarmıştım. Bu olaydan birkaç hafta sonra 2004 Şubat ayında Blue Jean karargâhında boş boş otururken şeytan dürttü ve bir anda hikayemi proje taslağı olarak -bu defa Türkçe(!)- yazmaya başladım. Peki bu projeyi kime götürecektim? Düşündüm taşındım ve aklıma sadece bir isim geldi: "Taylan Biraderler". Bunun nedeni Türk televizyon tarihinin ilk fantastik-korku dizisi Sır Dosyası'ydı elbette. "Bir kısım entel" XFiles özentiliğiyle eleştirdiyse de -Riget / Krallık'ı saymazsak- Amerikan TV-sinema sektörünün tekelindeki bir türde, kısıtlı olanaklarla bu kadar etkili bir dizi yapmaları kesinlikle alkışlanacak bir olaydı. Dizinin yayınlandığı dönemde Durul Taylan ve Yağmur Taylan'ı kendi çapımda "ruhdaş" ilan etmiş ve isimlerini hafızama kazımıştım. Bu yüzden de proje taslağını Sır Dosyası'ndan örnekler vererek doğrudan onlara yönelik yazdım.

ÜÇÜNCÜ TÜRDEN SİNEMATOGRAFİK İLİŞKİLER

Ara Kafe'de buluştuğumuzda Yağmur Taylan, "Merhaba" demeden önce gayet sinematografik bir şekilde şöyle dedi: "Bu buluşmada paranormal bir şeyler var". Ortada fol yok yumurta yokken sadece bu cümleye güvenerek, içimden "Tamam bu iş oldu" dediğimi hatırlıyorum. Tabii, diğer yandan paranoyak tarafım da başka fanteziler kuruyordu. Sonuçta TV-sinema sektörünün içinde dönüp duran dalavereleri az çok duymuştum. İçimden "Mahvoldum, kesin benzer bir proje düşündüklerini, bunun için ünlü bir senaristle anlaştıklarını söyleyecekler, gelecek projelerde görüşmek üzere deyip kaçacaklar" demiştim. Sonra proje kağıdımı onlara verdim. Okumaya başladılar. Yağmur'un Durul'a dönüp "Baksana Sinan Çetin'den bahsetmiş, bu kadar olur" dediğini anımsıyorum. Ne demek istediğini o sırada anlamamıştım. Sonra açıklama geldi. Meğer ben onlara bu projeyi ulaştırmaya çalışırken, onlar Sinan Çetin'in prodüktörlüğünde bir korku filmi çekmek için toplantı yapıyorlarmış ve o toplantı sırasında senarist olarak benim adım da geçmiş. Yönetmenlere ulaşmamı sağlayan arkadaşım, Durul'u aradığında Durul "Ya biz zaten onu arıyorduk" demiş! Bu kuşkusuz inanılmaz bir tesadüftü (ve biz işaretlere inanan hayalperestlerdik). İkisi de henüz "Hayalet Kitap"ı okumamıştı. Kitabımı verdim ve iki hafta boyunca "ya beğenmezlerse ya beğenmezlerse" diye düşünüp kendime işkence ettim. Sonra Durul'dan telefon geldi, "Bir saat içinde Symrna Kafe'de ol" dedi. Neden bu kadar sinematografik hareket ediyorlardı ki! Kafeye giderken "Kesin beğenmediler, yoksa söylerlerdi" diyordum içimden. İçeri girdim, masada başkaları da vardı. "Şunda senarist tipi var, kesin ona yazdıracaklar, kahretsin" diye düşündüğümü hatırlıyorum. İlk lafları yine pek bir sinematografikti: "Paltonu hiç çıkarma, Sinan Çetin bizi bekliyor". Dumur halini üzerimden atamamıştım ki, kendimi Plato Film'de Sinan Çetin'in karşısında buldum. Epey kasıldığımı söylemeliyim. Sahneyi gözünüzün önünde daha iyi canlandırabilmeniz için Hollywood karşılıklarıyla beraber anlatayım: Genç bir yazar (Andrew Kevin Walker, Brainscan'den önce) ilk filmleri için yanıp tutuşan iki ünlü yönetmenle (Wachowski Kardeşler The Bound'dan önce), Plato Film'de (Türk malı Dreamworks) Sinan Çetin'in (Jerry Bruckheimer Turka) karşısında! Fakat tahmin ettiğim kadar zor bir toplantı olmadı. Sinan Çetin sakallarını kaşıyarak "Anlat hikayeyi bakayım" dedi. Ben de kısaca anlattım. Sonra Sinan Çetin önüne konan meyve tabağındaki kavunları ağzına atarken "Tamam, bu fikri aldım" dedi. Okul'un inşaatı orada başladı.

İKİ YÖNETMEN ARASINDA BİR NEVİ CHARLİE KAUFMANN ve ADAPTATİON'IN TÜRK UYARLAMASI

İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Sinema bölümünde yüksek lisans yapıyor olsam da hiçbir zaman adam akıllı bir sinema eğitimi görmediğimi itiraf etmeliyim. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde İktisat okurken sıkıntıdan gittiğim bir sinema kursu var, ne kadar sayılır bilmem. İlk kitabımdan bir hikaye, kısa film (Rüya Çocuk) olarak çekilmiş, senaryoyu da yönetmenle beraber yazmıştım. Ayrıca bir sürü irili ufaklı kısa film hikayem ve senaryom vardı. Çok tecrübesiz sayılmazdım ama Türkiye'nin Jerry Bruckheimer'ının parasını yatırdığı ve iki yetenekli yönetmenin beklediği bir senaryo vardı ortada. Üstüme ağır bir sorumluluk yıkılmıştı. Hemen eskiden okuduğum senaryo kitaplarını (Lajos Egri: Piyes Yazma Sanatı ve Michel Chion: Bir Senaryo Yazmak naçizane önerilerimdir) tozlu raflardan çıkardım ve altını çizdiğim bölümlere baktım. Taylan Biraderler de Lew Hunter'ın Screenwriting 434'ünü verdiler. Birkaç gün bu kitapları gözden geçirip bilgilerimi tazeledim, sonra internetten bana yol gösterebilecek bazı senaryoları indirdim ve onları bu defa ilk senaryosunu yazmak üzere olan biri olarak okudum. Ardından yönetmenlerle olağan senaryo toplantılarımız başladı. Bu toplantıların ilk on dakikası tahmin edebileceğiniz üzere senaryo üzerine ciddi fikir alışverişlerinin geçtiği profesyonel görünümlü sohbetlerdi. Fakat bir noktada kopuyorduk. Mesela gayet ciddiyken bir sahneyi tasvir etmek için birimiz bir filmden bahsediyordu. İşte o andan itibaren o film ve o filmin çağrıştırdıkları üzerine senaryodan tamamen bağımsız sinefil muhabbeti start alıyordu. Sonra bir bakmışız ki, saatler geçmiş ama biz senaryoyu hiç konuşmamışız! Ama işin güzelliği de buydu, aslında tüm o film muhabbeti esnasında alttan alta filmin nasıl olması gerektiği de ortaya çıkıyordu. Bu toplantılarda en çok bahsi geçen filmler; Donnie Darko, Dellamorte Dellamore, Solaris, Aç Gözünü (Open Your Eyes), Ölümsüz (Unbreakable) ve Halloween oldu. Dikkat ederseniz tüm bu filmler (Halloween hariç) birkaç janrı bir araya getirmekle meşhur filmlerdi. Donnie Darko, gençlik filmleriyle bilimkurguyu ve Lynch-vari dramatik akışı buluşturmuştu, Dellamorte Dellamore kara mizahla korkuyu evlendirmiş, Aç Gözünü ise bilimkurgu, gerilim ve aşk üçgeninde fantastik bir hikaye anlatmıştı. Bu filmin janr sinemasına ait bir ürün olması gerektiği kadar tek bir janrda ısrar etmemesi gerektiğine bir tür telepatiyle karar vermiştik. Korku, komedi ve aşk bir arada olacaktı. Tüm bu öğeler "Hayalet Kitap"ta da olduğu için bir problem yoktu.


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Ocak 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
Son dönemdeki Türk filmlerinden en çok ilginizi çeken film?
 Hababam Sınıfı
 Okul
 Vizontele Tuuba
 Karşılaşma
 Küçük Özgürlük


   
Sinema rehberiniz