2000’lerde Sansür Dosyası: Tanıklıklar

Paylaş

gunese_yolculukBu yıl Altın Portakal‘da yaşanan sürece bakarken, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek‘in yönetmeni Reyan Tuvi‘nin yanı sıra, yakın geçmişte filmleri benzer uygulamalara maruz kalan yönetmenlerin tanıklıklarını dinlemenin de sansür tartışmalarını tarihsel arka planıyla birlikte değerlendirme olanağı sağlayacağını düşünüyoruz. 2000’lerde Sansür dosyamızda, Yeşim Ustaoğlu, Kazım Öz, Hüseyin Karabey, Çayan Demirel, Rüya Arzu Köksal ve Aydın Orak gibi yönetmenlerin yaşadıklarına kulak veriyoruz.

 2000’lerde Sansür dosyamızdaki diğer yazılar için:

Festivaller ve Sansür
Siyah Bant’tan Banu Karaca ile Söyleşi: Sansürün Değişen Biçimleri

 

reyan-tuviReyan Tuvi

“Bunun bir sansür olmadığına ikna olmamız gerektiğine dair bir hava esiyordu”

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek (2014) adlı belgeselimin 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin belgesel yarışması seçmelerinde elendiğine dair festival yönetiminden standart bir ret mesajı alınca “beğenmemiş olabilirler” diye düşündüm. Birkaç gün sonra, ön jürinin basın ve kamuoyuna yaptığı açıklama, bu duruma benim açımdan farklı bir boyut getirdi. Ön jüri açıklamasında, seçtikleri on beş filmden biri olan belgeselin festival yönetimi tarafından Türk Ceza Kanunu’nun bazı maddelerine dayanarak yarışma dışı bırakılmasının kabul edilemeyecek bir uygulama olduğunu belirtiyordu.

Bu süreçte, festival yönetimi tarafından iki kez arandım. Bana, bu konuşmalarda, belgeselimin bir avukat tarafından incelenmesi sonucunda TCK’nın bazı maddelerine göre gösteriminin uygun olmayacağına karar verildiği ve yarışmadan çıkartıldığı söylendi. Festivalden sorumlu bu kişiler “belgeseli seyretmedikleri için tam emin olmadıklarını, ancak 19. dakikada bir küfür ve bazı duvar yazıları olduğunu sandıklarını” belirttiler. Festival yönetimi, ön jüriyle arasını açan ve bir sansür krizine doğru giden gelişmelere rağmen, belgeselimi izlemeye bile gerek görmemişti.

Belgesel önce avukatlara teslim edilip ardından da TCK’ya dayanarak yarışmadan çıkartıldıysa, bunun bir sansür olmadığını kimse söyleyemezdi. Belgeselim ve ben festival yönetimi tarafından hedef gösterilmiş ve kriminalize edilmiştik. O güne dek dört farklı festivalde, ücretli ya da ücretsiz halka açık gösterimlerde yüzlerce izleyiciyle buluşan belgesel, ne hukuki ne de ahlaki anlamda benzer bir sorunla karşılaşmamıştı. Bu noktada “peki bu festivaldeki hassasiyet neden” sorusunun cevabını, politik önyargılardan arınarak arıyordum. Ancak aklımın bir köşesinde de “acaba asıl sorun Gezi’nin kendisi mi” sorusu duruyordu.

Telefon konuşmalarında, festival yönetiminin belgeselin gösteriminin “ucuz kahramanlık” olacağı yönündeki imalarının yanı sıra bunun bir sansür olmadığına hep beraber ikna olmamız gerektiğine dair bir hava da esiyordu. Belgesellerin TCK’ya göre değerlendirilmesinden normal bir süreç gibi bahsedildi ve Türkiye’de önceki yıllarda yaşanan sansür krizlerinden örnekler verildi. Festival kendisine sorun yaratacak filmleri elemek ve bunun sansür olmadığına beni de ikna etmek istiyor gibiydi. Festival yönetiminin ne filmini onlara emanet eden yönetmene ne de ön jüriye karşı sorumluluk hissetmeyen bir şekilde davranmış olması beni şu noktaya taşıdı: Küfür bahane miydi?

Her gün tam olarak nereye varacağını kestiremediğim telefon konuşmalarında, festival yönetimi ortada başka bir nedenin olmadığını ısrarla söylüyor, bir yandan da belgeselin (ve haliyle benim) artık bütün Türkiye’de ‘küfür’le anıldığının da altını çiziyordu. Türkiye’nin en önemli festivallerindeki gösterimlerin ardından bu şekilde anılmamış olan belgeselimin yeni unvanının yaratıcısı kimdi o zaman? Bu sürecin devamı, bende, festivalin benim yüzümden ve filmimin içindeki bir küfürden dolayı yapılamayacağı baskısını doğurdu. Festival yönetimi filmi bundan sonra hangi polemiklere kurban edebileceğini bana çok net açık etti. O anda anladım ki; sansürle mücadele etmek zaten sansüre maruz kalmak demekti.

Bir taraftan filmin geri alınmasına yönelik bekleyiş ve sürecin uzaması basında yönetmen “müzakere” ediyor şeklinde nitelendirilirken, sinema sektöründeki sansür krizi de büyüyordu. Belgeselin hak ettiği gibi yarışmaya geri alınmaması halinde, gerek festival yönetimine filmlerini çekeceklerini bildiren belgeselcilerin gerekse kimi jüri üyeleri ve uzun metraj yönetmen ve yapımcılarının güç birliği ve desteğinin artması sansüre karşı önemli bir mücadeleye evrilirken, yarım asırdır süregelen ve sinema sektörüne büyük katkılar sağlamış bu festivalin çıkmaza girerek yapılamama riski de üzerimdeki baskıyı fazlasıyla arttırdı. Kuşkusuz böyle bir kamuoyu tepkisi tahmin edilmemişti. En nihayetinde bu bir belgeseldi, ses getirmesi ihtimali çok azdı. Oysa gözden kaçırdıkları bir nokta vardı; festival yönetimi dışında herkes festivalin zarar görmemesi için canla başla uğraşıyordu. Ayrıca Türkiye’de belgeselciler ülkeyi iyi okuyan, hassasiyetleri yüksek ve neredeyse tamamen bağımsız oldukları için üç maymunu oynamaya tenezzül etmeyen insanlardı.

Kriz büyüdükçe ve zaman azaldıkça, festival yönetimi kriminalize ettiği belgeseli geri almanın yollarını aramaya başladı. Aramızda geçen konuşmalarda ne görüntü ne de ses kurgusuna dokunmayacağımı kendilerine çok net olarak bildirdim. Bir öneride bulundular: İngilizce küfrün çok dikkat çektiğini söyleyerek bütün İngilizce altyazıyı kaldırmak istediler. Uluslararası bir festivale belgeselimi altyazısız vermeyeceğimi söyledim. O zaman dikkat çeken küfrün altyazısını kaldırmak istediler. Adeta absürd bir komedinin ortasında gibiydim. TCK’dan bahsederken İngilizce altyazıdan tek bir sözcük kaldırarak sorun çözülecek ve film yarışmaya geri mi alınacaktı?

Kimilerine göre “filmi yarışmaya sokup ödülü kapmak için sansürcüyle uzlaştım”. Bazen kalmak çekip gitmekten zordur. Evet vazgeçmedim çünkü ne olursa olsun yaşananların cezasını seyirci çekmemeliydi. Sadece kendi filmimin değil, bütün belgesel seçkisinin ve ulusal uzun metraj ve kısa film yarışması filmlerinin Antalya’da gösterilmesi gerektiğine ve festivalin sürekliliğine dair inancımı hiç kaybetmedim. Vicdan muhasebemde, filmin başka hiçbir yerine dokunmadan küfrü altyazıdan kaldırmaya karar verdim. Son derece saçma ve anlamsız bulduğum bu tavizi verirken kendimi filmime karşı vicdanen suçlu hissetmedim, o altyazının çıkması filmimi “azaltmadı”. Sonuçta arkasında durduğum, filmin bütünlüğüydü; eleştiri tonundan ve içeriğinden hiçbir şey kaybetmemesi ve seçildiği halde küfür bahanesiyle sansürlendiği festivalde gösterilmesiydi.

Film yarışmaya geri alındı. O andan itibaren birlikte hareket etmek üzere, belgeselci arkadaşlarımın arasına katıldım. Ama bu yıpratıcı sürecin daha kalıcı ve anlamlı bir kazanımı olmalıydı. Başından beri mücadelem filmimin yarışması için değil bağımsız ve özgür festivallerde filmlerimizin gösterilmesi içindi. Filmden altyazıyı kaldırmam tepkiye neden oldu, bu tepkiyi anladım, tartışmayı önemsedim, zira mücadele burada başlıyordu.

Aslında hepimizin çabası, festivalin kendilerine emanet edilen filmleri avukatlara göstermenin hata olduğunu net olarak kabul etmesi, gelecekte benzer durumlar yaşanmayacağının ve sanatçının ifade özgürlüğüne koşulsuz saygı duyulacağının güvencesini vermesi içindi. Bu özeleştiriyi talep ettik ama duyamadık. Birçok jüri üyesi bu ve benzeri nedenlerle istifa etti, ardından da biz 13 belgeselci filmlerimizi çektik ve belgesel yarışması iptal edildi.

Aslında Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’in atlattığı tüm badirelerin ardından gösterilmesinin, sansüre karşı bir kazanım olacağını düşünmüştüm, ne var ki festival yönetiminin bir türlü sorumluluk üstlenmeyen tavrına karşılık, biz belgeselcilere başka bir seçenek kalmadı. Aksi takdirde günün birinde başkalarının da başını yakabilecek benzer bir uygulamaya ortak olacak, olayın üzerine sünger çekilmesine razı gelmiş olacaktık.

Sonra festival yapıldı. Hepimiz en çok bunu istemiştik zaten. Herkes sansüre karşıydı. Adeta önlenemez bir doğal felaket veya talihsiz bir hastalıkmış gibi… Oysa sansürle mücadele, veremle mücadele eder gibi edilmez. Tek tek sansür vakaları teşhir edilerek, uygulamaların üzerine gidilerek mücadele edilir. Sonuçta, bizleri günlerce meşgul eden bu konu hakkında kayda değer bir adım atılmadan, büyük laflarla, sıradan bir havada geçti gitti festival.

51. Antalya Altın Portakal Film Festivali bence tarihe bu sansür vakasıyla, sansüre karşı mücadele edenlerle ve bu sesi hiç duymayanlarla geçti. 70. yılında, bu sene bu nedenle festivale katılmayanları çağırır, bir tören yaparlar herhalde, herkesin gönlü alınmış olur. Türkiye tarihi, malum, böyle hikâyelerle dolu, sinemamız da bundan bağımsız değil.

 

yesim_ustaoglu_araf_setindeYeşim Ustaoğlu

“Filmi kendi başımıza dağıtmak zorunda kaldık”

Güneşe Yolculuk (1999) Berlin’den dönüp İstanbul ve Ankara’da ödüller aldıktan sonra çok ciddi baskılara maruz kaldı. Eser işletme belgemizi almıştık. Yani film resmî olarak yasaklanmadı. Bir tür otosansür vardı; hiçbir dağıtımcı filmi almak, göstermek istemedi. O dönemde Kültür Bakanlığı’nın bu konudaki tavrının, basın ve festivallerdeki otosansürün vahametiyle kıyaslandığında daha makul olduğunu bile söyleyebilirim. Biz üstü örtülü bir baskıyla karşı karşıyaydık. Sokak satıcılarından bekâr odalarındaki insanlara kadar herkes bu filmden haberdarken, bu filmi izlemek isterken, korsan dvd’leri peynir ekmek gibi satarken film vizyona giremiyordu. Biz de kendi başımıza dağıtmak zorunda kaldık filmi, sekiz kopyayla vizyona çıktık. Türkiye prömiyerini Diyarbakır ve Van’da yaptım. Kalktım oralara gittim oyuncularımla. Ama basından burada ne oluyor diye merak edip gelen kimse yoktu tabii ki.

Basının bir gün olsun desteğini görmedim açıkçası. Tamamen görmezden gelme meselesine yoğunlaşmış bir filmi görmezden geldi basın. Tek bir yazar bile “niye bu film vizyonda değil, ne oluyor” diye sormadı. Tek bir yazılı kaynak bulamazsınız bu konularla ilgili. Şimdi, zamanla kült olmuş bu filme, başka türlü bir konjonktürde başka türlü davranılabilir. Ama ben o zaman başıma geleni biliyorum. Basın veya festivaller beni hiçbir şekilde desteklemedi. Hiçbir meslek birliği de açıklama yapmadı, bir kelime bile söylemedi konuyla ilgili.

Altın Portakal da kabul etmedi Güneşe Yolculuk’u, hangi argümanla bilmiyorum. Festivallerin regülasyonları seneden seneye değiştirilir. Bir regülasyonu değiştirip “buna uygun değil” der, çıkar işin içinden, keyfî davranabilir. Kendi çıkarına, durumuna ve konjonktüre göre davranma hali Türkiye’de hep var olan bir temayül zaten. Aydın insanın temayülü de böyle maalesef. Oysa festivaller filmler sansürsüz gösterilebilsin diye var zaten.

Güneşe Yolculuk yurtdışındaki festivallerdeki Türkiye sineması programlarından zorla çıkartıldı. Sayısız ödülü varken Türkiye’de ancak yıllar sonra kabul görebildi. Filmin dvd’sini bile beş sene sonra piyasaya çıkarabildik. Basındaki otosansür yaklaşımıyla Bulutları Beklerken (2003) döneminde bir kez daha karşılaştım. Aslında belirli bir camianın filmlerimle ilgili benzer bir tavrı devam ettirdiğini bugün de hissederim. Ama ben hiçbir zaman kendimi sınırlamadım. “Araf (2012), süper para yapar, iş yapar, sen şu sahneyi bir kessene” diye başıma ekşiyen çok oldu. Ben inanmadığım bir şeyi yapmam. Politik olarak ne söylediysem de her zaman arkasında durdum.

Üretim ve gösterim koşullarının daha özgür olması lazım. Meslek birlikleri bunun üzerine çalışıyor. SE-YAP (Sinema Eseri Yapımcıları Meslek Birliği) da bu konu üzerine bir hayli kafa yoruyor. Bizim yurtdışındaki tecrübelerimizden besleniyor. Bütün bilgimizi onlara aktarmaya çalışıyoruz. Bu paylaşımlar olmadan durumun iyiye gitme ihtimali yok zaten. Türkiye’nin bu konuda hakikaten çok yol alması lazım. Sektörün de kendine çekidüzen vermesi gerekiyor ki kurumlar daha iyi işler hale gelebilsin.

Her şey çok net tartışılmalı, insanlar olanları anlayabilmeli. Bu her konu için geçerli; Güneşe Yolculuk’un başına gelenler de kamusallaşmalıydı o dönemde. İnsanlar arka planda ne olduğunu anlamadığı, kavrayamadığı zaman bir algı yönetimi yapılabiliyor. Dolayısıyla her şeyin açık seçik tartışılması ve sonrasında buna göre hareket edilmesi gerekir. Bugünkü Altın Portakal’a bakalım: Tabii ki festivalin devam edebilmesi önemli, istikrar önemli ama kamu nezdinde her şeyin açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri bu: Kol kırılır yen içinde kalır.

 

kazim-ozKazım Öz

“Türkiye sanat ortamında özgür ve demokratik düşünme hali zayıf”

Ax (Toprak, 1999) çektiğim ilk filmdi ve bakanlık tarafından yasaklandı. İlk filmimden itibaren somut bir şekilde sansüre maruz kaldım ve neredeyse tüm filmlerime dönük engellemeler oldu. Ax’tan dolayı bana dava açıldı, yargılandım ve beraat ettim. Ayrıca, Ax Türkiye’de birçok film festivali tarafından kabul edilmedi. Hatta Ankara Film Festivali filmi kabul edip sonra programdan çıkardı. Mahmut Tali Öngören bu konuda ‘Bir Yasak da Benden’ isimli samimi bir özeleştiri yazısı bile yazdı. 2001 yılında çektiğim Fotograf (Fotoğraf) da yine birçok film festivalinde sansürlendi. Gösteriminde çeşitli sorunlar yaşadık. En son 2010 yılında Polonya’daki 10. Era Yeni Ufuklar Film Festivali’nde, sınır ötesi bir operasyonla gösterimden çıkarıldı. Peşinden çektiğim Dûr (Uzak, 2005) Kürtçe diye bazı salonlarda gösterilmedi. Uluslararası festivallerde gösterilmesine rağmen Türkiye’de birçok festival filmi kabul etmedi. Antalya ve Adana başta olmak üzere birçok festival 2008’de yaptığım Bahoz’u (Fırtına) da kabul etmedi. Demsala: Dawî Şewaxan (Son Mevsim: Şavaklar, 2009) ve en son çektiğim He Bû Tune Bû (Bir Varmış Bir Yokmuş, 2014) filmi de yine Adana ve Antalya film festivalleri başta olmak üzere birçok festival tarafından kabul edilmedi. Hatta He Bû Tune Bû’nun Adana’da önce kabul edilip sonra programdan çıkarıldığını öğrendik. Yani aslında o kadar çok uygulamayla karşılaştım ki her birini yazsam sayfalar dolar.

Bu olaylarda, uygulananın sansür olduğunu kamusal alanda ifade eden çok az kişi ve kurum oldu. Genelde sessiz bir şekilde yaşandı bu süreçler. Bizim de kendimizi ifade edecek araçlarımız yoktu. Yani aslında gizli bir şekilde çok sert bir sansürle karşı karşıya kaldık yıllarca. Tabii ki bu prodüksiyonlarımızı çok etkiledi. Yeni filmler yapmakta zorlandık. Film seyirciye ulaşmadığı için geri dönüşleri az oldu. Ekonomik olarak ciddi zorluklar yaşadık. Örneğin, şimdiye kadar hiçbir filmimiz herhangi bir TV kanalı tarafından satın alınmış değil. Dağıtım konusunda büyük sıkıntılar yaşadık. Bu sıkıntıların ana sebebi aslında karşımızda gizli bir sansürün işliyor olmasıydı.

Kamusal alanda sansürle ilgili etik bir tartışmanın yürütüldüğünü düşünmüyorum. Resmî ideolojinin gölgesinden kurtulmadan yapılan tartışmalar ve duyarlılıklarla yol alınması zor bence. Çifte standartlı duyarlılıklar söz konusu daha çok. Türkiye sanat ortamında özgür ve demokratik düşünme hali zayıftır. Daha çok ‘bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın’ anlayışı egemen. Ancak işin ucu kendisine dokununca ses çıkaran bir hal var. Öncelikle etik bir duruşa ihtiyaç var bence ve tabii ki örgütlenmeye her alanda olduğu gibi bu alanda da ihtiyaç var. Bu alanın üreticileri ve emekçileri ortak tavır geliştirme yeteneği kazanmadan bu tür sorunlar çözülmez bence.

 

huseyin-karabeyHüseyin Karabey:

“Sansüre Karşı Güçlü Ses Çıkmıyor”

Film çekmeye 1994 yılında başladım. Türkiye yangın yeriydi o dönemler. Ben daha çok belgeseller çekiyordum. Defalarca gözaltına alındım, kameralarımız kırıldı. Çektiğimiz insanlara ve bize baskılar yapıldı. Kürdistan’da özel tim ya da JİTEM, batıdaysa siyasi şube engel olurdu. Zamanında JİTEM’in oluşturduğu zararlı insanlar listesine bile girdiğimi, itiraflarda bulunan bir JİTEM’cinin kitabından rastlantı sonucu öğrendim, onlarca başka isimle beraber.

Ama resmî sansürle de karşılaştım. Sansürle ilk karşılaşmam Boran (1999) adlı kısa filmimde oldu. Kayıpları anlatan bir filmdi. Adana savcılığı filmle ilgili soruşturma başlattı. Bir sonuç çıkmadı ama fiilen güçleri yettiği yerde göstertmediler filmi. Festivaller ise genelde bizim filmlerimizi çeşitli bahaneler üreterek göstermezdi. Buna karşı duran vicdanlı insanlar da vardı. Dönemin İstanbul Film Festivali direktörü Hülya Uçansu filmimizi her türlü baskıya rağmen gösterdi festivalinde ve bir anlamda diğer festivallere örnek oldu.

F Tipi cezaevlerini anlattığım uzun metraj belgeselim Sessiz Ölüm (2001) de çok ciddi engellemelere maruz kaldı. Cezaevlerine yapılan Hayata Dönüş Operasyonu ile ilgili dönemin hükümeti tarafından basına sansür uygulaması getirildi. Bu dönemde filmin bütün resmî işlemleri tamam olmasına, işletme belgesi olmasına rağmen çeşitli illerde sinemada gösterilmesi polis baskınlarıyla engellendi. Bu konuda en çarpıcı olay Bursa’da yaşandı. Belediyeden salon kiralanmış, bütün resmî başvurular aylar önceden yapılmıştı. Gösterime bir hafta kala cep telefonumdan Bursa’nın asayişten sorumlu emniyet amiri aradı. “Sizin filminiz Bursa il sınırları içinde gösterilmeyecek, boşuna gelmeyin” dedi. Ben de “gösterim yasal, biletler satıldı. Eğer yasal bir gerekçeniz varsa sunarsınız biz de ona göre ne yapacağımıza karar veririz” dedim. O da “tabii ki gerekçelerimiz var ama size göstermek zorunda değiliz” dedi. Ben açıkçası korkmama rağmen (çünkü gerçekten zor günlerdi) gösterime gittim. 300 kişilik salon doluydu, gösterime yarım saat kala 400’e yakın çevik kuvvet polisi salonun etrafını kuşattı. Sivil polisler de makinistin bulunduğu odaya girip fiilen gösterimi engelledi. Orada bulunan polis şefine gösterimi durdurma sebebini sordum. Hiçbir belge göstermediği gibi dalga geçti bizlerle. Bunun üzerine ben de siz eli silahlı polis kılığında dolaşan eşkıyalarsınız ve sizi emniyete şikayet edeceğim dedim. Tabii ki güldüler. Ben dediğimi yaptım ve Emniyet Müdürlüğü’ne şikayetimi bildirdim. Amacım yazılı bir hale getirmekti olanları ama Emniyet Müdürlüğü tabii ki aynı hukuksuzluğa devam etti. Sonuçta film gösterilmedi ve bizim verdiğimiz dilekçeye cevap bile vermediler. Filmi her şeye rağmen İstanbul Film Festivali’nde programa alan Hülya Uçansu’nun ilk gösterimde film bitene kadar salonun kapısında nasıl beklediğini çok iyi hatırlıyorum. Bir başka sansür girişimi, filme değil ama filmi anlatan bir yazıya uygulandı. Dönemin Radikal gazetesinde yazan Necati Sönmez’in filmle ilgili yazdığı yazı bizzat İsmet Berkan tarafından sayfadan çıkarılınca Necati onurlu bir davranış göstererek gazetesinden istifa etmişti. Dönemin adalet bakanının bizzat filmi ve bizi açıkça hedef gösterdiğini hatırlıyorum. O dönemde sansür de vardı, ona karşı duran her kesimden cesur insanlar da.

İlk uzun metraj filmim Gitmek’in (2008) başına gelenler ise daha da feci aslında. Film Türkiye’de gösterime girdi ve çeşitli ödüller aldı ama bazı kesimler belli ki bunu içine sindirememiş. Film İsviçre’de gerçekleşen ve Türkiye’nin konuk ülke olduğu bir festivalin programına seçildi. Festivalin ana sponsorlarından biri T.C. Kültür Bakanlığıydı. O dönemde çatışmalar yoğundu ve ülkenin gündemi çok sık değişiyordu. Yine böylesi bir çatışma sürecinden sonra Kültür Bakanlığı’ndan bir bürokrat İsviçre’deki festivalin yöneticilerine, Gitmek filmini gösterimden çıkarmazsanız sponsorluktan vazgeçeriz, demiş. Bunun üzerine festival yöneticileri beni arayıp teknik bir sebepten dolayı filmi programdan çıkardıklarını ilettiler. Açıkçası arkasında bir bit yeniği aramadım ama İsviçre’deki sinema salonu sahipleri aramış ve duyuruları haftalar öncesinden yapılmış bir filmin durup dururken neden programdan çıkarıldığını ısrarla öğrenmek istemişler. Onlar sayesinde fiilen sansürün nasıl gerçekleştirildiğini öğrendik. Dönemim Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ne yazık ki talihsiz bir açıklama yaptı konuyla ilgili. Daha sonra hatasını anladı ve düzeltti. Film daha sonra Ankara’da Kültür Bakanı’nın ve Kürt milletvekillerinin katıldığı bir galada gösterildi.

Son olarak Sesime Gel (Were Dengê Min, 2014) adlı filmim Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu tarafından defalarca reddedildi. Ben bu süreçte otosansürün işlediğini ve fiilen yetki sahibi bürokratların etki güçlerini olası bir sorun çıkaracağını düşündükleri filmin çekilememesi yönünde kullanarak gerçekleştirdiklerine inanıyorum. Hatta bu durum kendileri tarafından da gayri resmî bana iletilmiştir. Film dünya prömiyerini Berlin’de yaptı ve dünyanın her kıtasından önemli festivallere davet edildi. Ne yazık ki Türkiye’de ilk önce Adana Film Festivali’ne uydurma bir sebepten dolayı kabul edilmedi daha sonra Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal yarışmasına bizzat ön jürideki sinemacılar tarafından alınmadı. Demek ki ulusal sinemamız hızla ilerledi ve biz 2 bin filmin başvurduğu Berlin Film Festivali’nde kendimize yer bulsak bile elli civarında filmin başvurduğu Altın Portakal’da yer bulamayabiliyoruz.

Bu süreçte yine İstanbul Film Festivali’nin hakkını vermek lazım. Sadece benim filmimi gösterime almakla kalmadılar, Lars Von Trier’in o dönem yasaklanan Nymphomaniac (2013) filmini de gösterdiler. Sansür sinemanın içinde, kurumlarında, bazı yöneticilerin kafasında var. Ne yazık ki birçok sinemacı da ya ciddi bir otosansür uyguluyor ya da bizim gibi film yapanlara karşı öfkeli. Sansür yapanla dayanışma içine girebiliyor, akıl almaz destek mesajları yayınlayabiliyorlar. Sinemacıların sinemacılara uyguladığı manevi şiddetle daha önce bu boyutta hiç karşılaşmadığımı itiraf etmeliyim. Sesime Gel’in başına gelenler şimdilik bu kadar ama biliyorum ki bu son olmayacak.

Bu ülkede yasaklar sadece filmlere uygulanmıyor, hatta en az filmler yasaklanıyor. Bu da belki sinemacıların ve yapımcıların uyguladığı otosansürden dolayı. Bu tür yasaklamalarla karşılaştığımda bu ülkenin demokratikleşmesi için mücadele içinde olanlar her zaman yanımda oldu ama ne yazık ki bu kurumların içinde sinemayla ilgili bir kurum yoktu. Sadece bazı vicdanlı sinemacılar yanımda oldu.

Bütün bu yaşananlardan dolayı filmlerime otosansür asla uygulamadım. Bu istesem de yapamayacağım bir şey ama yaşanan bu süreç tabii ki üretime çok yansıdı. Yapım koşullarını düşünerek değiştirdiğim sahneler oldu. Bundan sonra böylesine bir kısıtlama daha fazla olacak. Yani on mekân yerine üç mekânda geçen filmler tasarlamaya çalışacağım. Bizim gibi ülkelerde özel sektör ne yazık ki devletten daha tutucu. Devlet yasak uygulayınca diğer kurumlar bundan daha beter bir tutum takınıyor. Televizyon kanalları filmlerimizi bu sebeple almıyorlar. Ya da yeni yatırımcı bulamıyoruz. Sinemacıların dayanışma ruhu ne yazık ki hâlâ çok zayıf. Bu yılki Altın Portakal Film Festivali aslında önemli bir deneyimdi ama daha kat edilecek çok yol var. Sinema örgütleri içinde çalışan, Yeni Sinema Hareketi’ni kurucuları arasında yer alan biri olarak şahsen ciddi bir yol ayrımına geldiğimizin farkındayım. Sansüre karşı kendi adıma gerekeni yapacağım. Var olan sorunları bugünkü duruşumuzla çözemediğimiz ortada. Başka türden beraberliklere ihtiyaç var. Türkiye’de her şey sabun köpüğü gibi, hiçbir şeyin özüne inemiyoruz. Kamusal alan özelleştirilmiş durumda zaten. Kimse kamu yayıncılığı yapmıyor. Bazı iletişim kanalları açıkmış gibi gözükse de, bunları da sınırlandırmak ya da kapatmak için yeni yasalar çıkarılıyor (internet yasası gibi). Tartışmalar taraftarlık kültürüyle yozlaştırılıyor. Yani sorunların asla özüne inemiyoruz, sağlam bir duruş sergileyip bir şeyler değişene kadar direnç gösteremiyoruz. Bu da sansüre maruz kalanların bir anlamda yalnızlaşmasına ve yeni sansür biçimlerinin gelişmesine sebep oluyor. Örnek: Bu yıl Altın Portakal’da yaşananlar.

Sansür nasıl hayata geçiyor? Sansürün gerçekleştiği yerlere bakın: Daha çok büyük para ödülü veren ulusal festivallerde ve yeni filmlerin finansmanına katkı sunan Sinema Destekleme Kurulu kararlarında görüyoruz sansür uygulamalarını. Sinemacılar olarak ciddi bir kaynak sorunu yaşıyoruz, bu sebeple paranın olduğu yerlerde gerçekleşen sansür girişimlerine karşı kimse güçlü ses çıkaramıyor ya da bu etkinlikleri boykot edemiyor. Bu yapılanları onaylamasa da susuyor. Yapılanları onaylamasa da kendi projesi kuruldan geçsin diye susuyor ya da büyük para ödüllerinden birini kazanırım diye ses çıkarmıyor. Asıl utanç verici olan bu. Çünkü festivaller de, sinema destekleme kurumu da biz varsak var olacak yerler. Buralarda sağlam bir duruş sergilemediğimiz sürece sonuçlar bugünden de kötü olacak.

Bence festivallerin bu kadar büyük para ödülleri vermesi Türkiye sinemasını aşağılıyor. Bu sebeple para verenin siyasi manipülasyonlarına sessiz kalan bir ara kadronun insafına teslim oluyoruz. Tabii sadece onlar değil kabahatli olan. Bu süreç destek alma ya da ödül kazanma hayalleri olan ve bu tür baskıları görmezden gelen sinemacılara dönüşmemize de yol açıyor. Bu anlamda, iki Gezi filminden biri seçilince diğerinin başına gelenler sansür girişimi gibi gözükmüyor. Daha doğrusu bazılarımız buna inandırmaya çalışıyor kendisini. Para ödülü olmayan Ankara Film Festivali’nin kararlarını ya da uygulamalarını mesela hiç tartışıyor muyuz? Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar büyük para ödülleri yok ulusal yarışmalarda. Bir festivalin prestiji verilen para ödüllerinin yüksekliğiyle sağlanamaz. Bu festivaller ne yazık ki sinemamıza kurumsal katkı vermekten çok uzakta. Sadece her sene birbirini çekemeyen siyasi partilerin şov mekânları haline geliyorlar. Geçen seneye kadar Antalya’da CHP şovu yaşanıyordu, son iki sene Adana’da MHP’nin bariz etkisi yaşanıyor. En son bu sene Antalya’da geçmiş yılların acısı AK Parti tarafından çıkarılıyor. Değerli sinemacılar da susarak, varlıklarıyla bu yapılanları meşrulaştırıyorlar.

Taleplerimiz, sinema yasasının değiştirilmesi; festivallerin uluslararası standartlarda gerçekleşmesi için etik kuralların belirlenmesi (bu konuda yapılmış çalışmalar vardır ve festivallerle zaman zaman paylaşılmıştır); ulusal televizyon kanallarına ulusal sinemanın gelişmesi için kota uygulanması (ki bu birçok Avrupa ülkesinde de var); festivallerde verilen büyük para ödüllerinin, kazanan filmin seyirciyle buluşmasına yardım edecek bir formüle kavuşturulması (bu ödüller dağıtım ve tanıtım için harcanabilir ya da kazanan filmlerin ulusal kanallarda gösterilmesi için yapılacak ön ödemeye dönüştürülebilir. Böylece televizyonlarda her sene ödüllü filmleri seyreder izleyiciler). Bunları yaptırmak için boykot ne yazık ki tek gücümüz.

Aslında Kültür Bakanlığı’nın ulusal sinemayla ilgili bir planının olması ve bu planın en başta kamuyla paylaşılması lazım. Sinema birlikleri minimum taleplerde birleşmeli ve bir arada davranmalı. Bu süreçte sonuna kadar direnmeyi becerebilmemiz lazım. Bu yapı olduğu sürece kimse için garanti yok. Dün ve bugün benim filmlerime yapılanlar yarın başkalarının filmlerine yapılacak.

Hüseyin Karabey’in tanıklığının kısaltılmış hali Altyazı’nın Kasım 2014 tarihli 144. sayısında yayımlanmıştır.

cayan-demirelÇayan Demirel

“İnsanlar devlet gibi”

2007 kışında, Dersim’de Hrant Dink anısına yapılan Munzur Festivali’nde 38’i (2006) gösteremedik. Emniyet geldi, eser işletme belgesi var mı, diye sordu. Belge olmadığı için etkinlik yapılamadı. Biz de bunun üzerine belgeyi alıp bu filmi Dersim’de gösterelim dedik. Kültür Bakanlığı’na, Sınıflandırma ve Değerlendirme Kurulu’na başvurduk. 5224 sayılı yasa maddesi gereğince ticari ve toplu gösterime sunulması uygun bulunmamıştır, şeklinde bir yazı tarafımıza bildirildi. Biz de yürütmenin iptali için dava açtık ve davayı kazandık, bilirkişiler, üniversite hocaları olumlu rapor verdiler, bunun bir belgesel film olması üzerinden. Ardından bakanlık bu karara da itiraz etti, dava bir üst mahkemeye taşındı. Dava hâlâ o şekilde Danıştay’da bekliyor. O dönemde filmin yasaklanmasına karşı kamusal bir tepki verilmedi ama bunda bizim pasif kalışımızın da payı olduğunu söyleyebilirim. Olayı yeterince kamusallaştıramadık.

Munzur Festivali’ndeki engelleme dışında, 38 festivallerde gösterildi. 2006’da 1001 Belgesel Film Festivali’nde gösterildi. 2007’de Barışa Rock festivalinde gösterildi. Yine 2007’de yasaklanmış olmasına rağmen Altın Portakal’ın Belgesel Yarışması’na katıldı. O yıl, filmlerin “profesyonel olmadığını” düşünen jüri hiçbir belgeselciye ödül vermedi. Yarışmada birçok politik film vardı, Bahriye Kabadayı’nın Devrimci Gençlik Köprüsü, Necati Sönmez’in İbret Olsun Diye’si, Üçüncü Sinemacılar’ın Behice Boran: Son Nefesine Kadar belgeseli…

Her şeyden önce ifadenin ve eleştirinin hiçbir zaman önüne geçilmemesi gerektiğine inanıyorum. Eleştirinin olmadığı yerde bir şeylerin gelişmesini de bekleyemeyiz. Ayrıca, ifadeye de iradeye de saygı göstermemiz gerekiyor. İnsanlar her şeye her yönden bakabilir ve her yönden tartışabilir. Bizler de buna saygılı olmak zorundayız. Siyasi iktidarın algısı üzerinden, devlet algısı üzerinden hesaplar yapılması, sanatçı arkadaşlarımızın devletçi bir yerden bakmaları hoş şeyler değil. Devlet algısı üzerinden, resmî ideoloji üzerinden bir sanat eserine ya da düşünceye yaklaşılması doğru değildir, ahlaklı da değildir. Bir aydına, bir entelektüele yakışan bir yaklaşım biçimi de değildir. Son dönemde yapılan tartışmalarda şunu görüyoruz; siyasi iktidarın yanında yer alan, ifadelerini oradan kuran, sanat eserlerine oradan bakan bir algı ve anlayış var.

Herkes Kültür Bakanlığı’ndan fon alıyor, meslek birliklerinin kirasını Kültür Bakanlığı ödüyor… Projelere yönelik devlet desteği de çeşitli yaptırımlarla birlikte geliyor. Bu kadar göbekten bağlı bir sistem olunca insanlar da devletin iktidarcı reflekslerinin yanında durmaya çalışıyorlar. İnsanları, ekonomik kaygıları dolayısıyla mahkûm da edemezsiniz çünkü bir şekilde geçinmek durumundalar. Ama bu, birey olarak bir şeye tavır koymanın önüne geçmemeli.

Benim yaşadığım ve son olarak Altın Portakal’da yaşananlarda da izlerini gördüğüm, şaşırdığım şey şu: Kültür Bakanlığı Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu’nda görev yapanlar bizim meslektaşlarımız. Yani devlet sansürü bizim bireylerimizin zihnine işlemiş durumda. Devletin mekanizmasını işletmesine fazla gerek yok, zaten insanlar devlet gibi; devletin yerine düşünüyorlar artık. Asıl sıkıntı da burada başlıyor.

Bana göre sanatın devletle ya da hukukla bir ilişkisi yoktur. Sanat zaten hukuk gibi alanları eleştirmek için var, dolayısıyla onun denetiminde de olamaz. Adorno’nun dediği gibi, “bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar”. Sanat özgürlüklerin yanında durmalıdır. Sanatçıların da bir arada durmaları ve birbirlerini desteklemeleri gerekir. Tabii ki farklılıklarımız olacak, insanlar farklı düşüncelere sahip olacak, bir meseleyi farklı yerlerden ele alacaklar ama bunu yaparken şunu da bilmeleri gerekir; burada sanatçının özgürlüğünü ve özgünlüğünü korumaktır aslolan. Aynılaşmaktan bahsetmiyoruz yani. Sadece sanat eserine nasıl yaklaşılmalı, sanatçılar olarak bunun neresinde durmalıyız, bu konularda hemfikir olmalıyız. Özgürlükler konusunda aynı yerde durmamız gerek. Bizde öyle değil, siyasal yakınlıklarımız ve uzaklıklarımız sanat hakkındaki duruşumuzu da belirliyor.

 

Ruya-Arzu-KöksalRüya Arzu Köksal

“Sansür uygulayan bunu doğal hakkı görüyor”

Son Kumsal (2008) filmimiz 2008’in Temmuz ayında İnebolu’da zamanın belediye başkanı tarafından sansürlendi. İzinler bizzat kendisinden alınmış olduğu halde, halka açık çay bahçesinde yaptığımız gösterim sırasında önce ses kısıldı, sonra görüntü kapatıldı ve belediye başkanı bizi tehdit ederek şehirden kovdu. Filmin görüntü yönetmenini yanına çağırıp “biz sizin ne yapmaya çalıştığınızı biliyoruz, alın bu filmi İstanbul’daki komünistlere izletin” demişti. Onun dışında herhangi bir resmî ya da gayri resmî açıklama yapılmadı ancak medyadan “filmde başbakanı çevre düşmanı gibi gösteriyorlar, o bölümü çıkartıp getirsinler, gösterim yaparız” beyanlarını okuyunca durumu anladık. Üyesi olduğum Belgesel Sinemacılar Birliği ‘hakaret’ suçundan kamu adına ceza davası açtı, iki buçuk yıl süren yargılama bizim lehimize sonuçlandı ve akp’li başkan suçlu bulundu.

Aynı yıl, tesadüf bu ya TRT ilk defa ulusal belgesel film yarışması düzenledi ve Son Kumsal ile amatör kategoride birincilik ödülünü aldık. Bu yarışmanın şartnamesinde “ödül alan bütün filmler yeni açılmış olan TRT Belgesel kanalında gösterilecektir” ibaresi bulunuyordu. Bununla beraber kurum gösterim haklarını üç yıllığına satın almış oluyordu. Ancak 2008 senesinden beri Son Kumsal gösterime girmiş değil.

Bütün bu olumsuzluklar zaman zaman keyfimizi kaçırmış olsa da Son Kumsal yoluna devam etti; Karadeniz’deki bütün TV kanallarında gösterildi, programlarda konuşuldu, tartışıldı. Sayısız stk ve üniversitede söyleşiler gerçekleştirdik. Film, yurtiçi ve yurtdışında festivallere katıldı, pek çok ödül kazandı ve dikkatleri Karadeniz sahil yolunun yarattığı yıkıma çekti.

Benim için en kıymetli olan ödül, filmimizin ana karakteri olan Temel Reis’in kırılan takasının, seyircilerin destekleriyle yeniden yapılışıydı. Temel Reis bu yeni takanın adını ‘Son Kumsal’ koydu. İnsanın insana ve içinde yaşadığı doğaya karşı hoyratlığına cephe alan bir metafordu bu taka. O dönemde yaşadığım karamsarlığı kıran, içimi ısıtan çok güçlü bir sembol.

Sanırım bu filmin gösteriminde yaşadıklarım bir sinemacı olarak anayasal haklarımı daha iyi öğretti bana. Daha sonra yaptığım filmlerde karşılaştığım anti-demokratik uygulamalara karşı nasıl bir tavır benimsemem konusunda deneyim kazandırdı.

Ülkemizde belgesel sinemanın tam olarak yerini bulduğunu düşünmüyorum. Çoğunluk, malum, belgeseli televizyon kanallarıyla özdeşleştiriyor. Festivallerde jüri üyeliği yaptığım süreçte, yaratıcı belgesel sinemadan bihaber jüri üyeleriyle defalarca tartıştım, engellemelere, otosansüre karşı durdum. Bunun için elbette örgütlenmek gerekli; hukuksal alanda mücadele edilmesinin, hukuki sürecin bıkmadan usanmadan takip edilmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Sansür uygulayan zihniyet bunu doğal bir hak gibi görüyor, oysa hukuk devletinde böyle bireysel ve keyfî yasaklamalar hiçbir şekilde kabul edilemez

 

aydin-orakAydın Orak

“Önce sinemacılar sansürcü zihniyetlerinden kurtulmalı”

Bir Başkaldırı Destanı: Bêrîvan (Destaneke Serhildanê: Bêrîvan, 2011) adlı belgeselime 2011’de Kültür Bakanlığınca eser işletme belgesi verilmedi. Türkiye genelinde ticari dolaşımı, yani vizyonu yasaklandı. 29. İstanbul Film Festivali gösterim günü gerekçeli karar mektubu geldi. “Tarihî olayları çarpıtma”, “anayasanın temel ilkelerine aykırılık” ve “PKK propagandası” gibi gerekçelerle ticari dolaşımı yasaklandı. Film bu yasaktan sonra hiçbir yerde gösterilemedi. Ticari dolaşımı yasak fakat bu yasak özel gösterim ve festival gösterimlerine de emsal oldu. Batman Yılmaz Güney Film Festivali’nde polis, valilik kararı ve bakanlık yasak kararını aynı dosyaya koyarak gösterimi bastı ve filmi gösteremedik. Bakanlığın yasağı tüm yasakları beraberinde getirdi. Bir film yapınca anayasanın ilkelerine aykırı olup olmayacağını tespit ederek mi çekeceğiz? Kime, neye göre propaganda? Tamamen gerçek tanık ve arşiv görüntülerinden yapılan bir belgesel film nasıl oluyor da ‘tarihî olayları’ çarpıtıyor?

Yasaktan hemen sonra Sinema Emekçileri Sendikası’nda (SİNE-SEN) basın açıklaması yaptık. Çok az kişi bu açıklamaya katıldı. Bu konuda yanımda duran tek bir insan, kuruluş, meslek birliği olmadı. Tüm sektör, sinema yazarı, yönetmen, yapımcı kafasını deve kuşu misali kuma gömdü. Hatta gerek Türk, gerek Kürt, bakanlıktan maddi destek alan bazı şahıs ve kurumlar bu süreçte yasakçı zihniyetin yanında saf tuttu. Bu kişilerin adlarını zamanı gelince dile getireceğim. Bu yasaktan sonra adeta cüzzamlı oldum, insanlar selam vermekten çekindi. Bu süreçte yanımda olmayan insanlar, karşımda oldu. Ama ben otosansüre değil, tam tersi inandığım sinema ve sanat etiğine olabildiğince sarıldım. Yaptığım her işte her şeyden önce kendime karşı dürüst olmam gerektiğine inanırım. Film festivale mi alınmaz, yasaklanır mı, seyirci mi izlemez, sağcı ne der, solcu ne der, bunlarla ilgilenmem.

Sansür birdir. Eğer bir sansüre, yasağa karşı durup diğerine sessiz kalıyorsanız samimiyetiniz tartışılır. Ve beraber aynı yolda yürümek imkânsızlaşır. Bu çifte standart bu ülkenin sinemacılarında mevcut. Sansür kurulunda yer alan insanların büyük çoğunluğu sinema sektörü çalışanı. Bir film sansüre uğruyorsa bu sinemacıların oyuyla oluyor. Yani bu filmleri sinemacılar yasaklıyor. Başka açıklaması yoktur, olamaz. Bu durumda ben bir sansürcü sinemacıyla kime karşı örgütlenip mücadele edeceğim? Benim filmim yasaklandığı dönemde sansür kurulunda yer alanlar, bu yasak sonrası sansürcüye değil de bana karşı duran sinemacılar, kurum ve kişiler gelip bana özeleştirisini verecek, özrünü dileyecek ki, onunla örgütleneyim, sansüre karşı birlik olayım. Aksi takdirde onun ne samimiyetine inanırım, ne onunla birlik olurum. Bir mücadele verilecekse bunu sinemacılar önce kendi aralarında verecek. Bu sektör çalışanları sansürcü zihniyetlerinden kurtuldukları vakit, bu ülkede sansür diye bir şey kalmaz.

Paylaş
 

One Response