Ali Kemal Çınar ile Söyleşi: Sıradan Şeylerin Kahramanı

Paylaş
http://www.altyazi.net/wp-content/uploads/2017/05/77C1850.jpg

Kurte FîlmVeşartî ve Gênco‘nun yönetmeni Ali Kemal Çınar ile gündelik hayatın göbeğinde beliriveren fantastik öğelerle mizah yaratan sineması üzerine konuştuk. Sıradan şeylerle ilgili filmler çekme cesaretinden, kendi çekip kendi oynamaktan, bağımsız sinema yapmaktan…

Söyleşi: Senem Aytaç, Ayça Çiftçi
Fotoğraf: İsmail Tarhan

Ali Kemal Çınar’ın filmleri konularıyla, üsluplarıyla, mizah anlayışları ve üretilme biçimleriyle şimdiden birer fenomene dönüştü bile. Kendi kısa film çekme  uğraşını, yönetmen olma yolundaki çabalarını konu edinen ilk filmi Kurte Fîlm’in (Kısa Film, 2013) ardından çektiği Veşartî (Gizli, 2015), geçtiğimiz yıl !f İstanbul’un uluslararası yarışma bölümü Keş!f’ten ödülle dönmüştü. Diyarbakırlı kendi hâlinde bir bakkalın otuz yaşına geldiğinde cinsiyetinin değişeceğini öğrenmesinin ardından gelişen olayları konu edinen Veşartî’den sonra, Çınar’ın son filmi Gênco da bu yılın !f İstanbul programındaki yerini aldı. Bu kez konu, Diyarbakır’da sıradan bir apartmanda ailesiyle yaşayan, bir şeyleri değiştirmeye ne gücü yeten ne de yeteri kadar azmi olan sıradan bir süper kahramandı. Diğer filmlerinde de olduğu gibi, yönetmenin kendisi yine başroldeydi; ailesi ve arkadaşları ise yan rollerde. Ali Kemal Çınar’la alternatif film üretme biçimlerinden, absürd mizah anlayışına uzanan uzun ve eğlenceli bir sohbet ettik. Filmlerinin farklı kesimler tarafından nasıl karşılandığını, artık oyuncuları da olan ailesinin bu süreç hakkındaki düşüncelerini ve sinemanın dönüştürücü gücünü konuştuk.

Film yapmaya nasıl başladın?
2000 ya da 2001 yılında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği kısa film atölyesine katılmıştım. Diğer katılımcılar daha ileri düzeydeler gibi gelmişti bana ve gözüm korkmuştu. Bu iş çok meşakkatli diye düşünmüştüm. Ama geri adım atmadım ve tersinden beni motive eden bir atölye oldu o. Sonra 2002’de Diyarbakır Sanat Merkezi açıldı, 2003’te de Sinema Kulübü kuruldu. Ben de hemen Sinema Kulübü’ne dahil oldum. Film izlemeye, filmler üzerine konuşmaya başladık. Grup çok iyi bir gruptu. Bir sene sonunda, sadece yönetmenleri takip etmek, filmler üzerine konuşmak bize yetmemeye başladı. İşin tekniğini öğrenme arzusu da doğdu. Bu hissiyatla ben de ilk kısa filmimi çektim. Bu vesileyle de biraz kamerayı tanıdık, işin tekniğini öğrendik. Acemice, doğaçlama çektiğimiz bir filmdi. Daha sonra senaryo, kurgu, görüntü yönetmenliği gibi pek çok alanda atölyelerle kendimizi teknik anlamda geliştirmeye başladık. 2010 yılında Cegerxwîn Kültür Sanat Merkezi kuruldu. Oradaki çalışmalarda Kürtçe sinema yapmak gibi bir dert de başlamıştı. Ben Kürtçeyi çok iyi konuşamıyordum. Hem dilimi geliştiririm hem de Kürtçe film yapımına yoğunlaşırım diye Cegerxwîn Kültür Sanat Merkezi’ne gitmeye başladım.

Sinema Kulübü’nde filmlerini izlediğiniz yönetmenlerden ilk etkilendiklerin kimlerdi? Ya da ilk kısa filmlerini çekerken etkilendiklerin?
Pek çok insanı etkileyen yönetmenler işte; Tarkovski, Bergman, Godard. Türkiye’den Yılmaz Güney, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz. Bu isimlerin benim için önemi bugün de değişmedi aslında ama onlarla mesafem değişti. Onların temalarının, dillerinin filmlerim üzerindeki etkisi biraz daha kontrolüm altına girmiş oldu zaman içinde. İlk kısa filmlerini çekerken sevdiğin yönetmenlere özeniyorsun. Kötü bir şey de değil bu. Benim de kısa filmlerimde, hep özendiğim, ilham aldığım yönetmenlerin etkisi vardı. Sonrasında, ben kendim ne yapabilirim, kendime ait bir şey oluşturabilir miyim, gibi bir düşünce şekillenmeye başladı kafamda. Kurte Fîlm bu düşüncenin bir ürünüydü. Sonra Veşartî ve Gênco da, o yapmak istediğim sinemanın biraz daha altını çizdi.

Diyarbakır Sinema Kulübü’ne gelip gitmeye başladığımız dönemde orada yeşerttiğiniz sinema kültüründen çok etkilenmiştik. O zaman, sinemanın merkezinin İstanbul olması, orayla güçlü bir bağınızın olmaması, festivallerin Diyarbakır’a gelmemesi gibi sorunlar konuşuluyordu. Senin için nasıl oldu bu bağı kurmak?
Evet, o dönemde temel sıkıntımız oydu. Bir film yapınca, birileri o filmi görsün, bir festivale seçilsin, insanlara ulaşsın istiyorduk tabii. Bir şeyler yapıyoruz, bir şeyler konuşuyoruz, ediyoruz ama sanki bir köprü var ve onu bir türlü geçemiyoruz gibi hissediyorduk. Ama geri adım attırmaktansa bu bizi motive eden bir hâle geldi. En azından benim için öyle oldu. Küsüp geri çekilme gibi bir psikolojiye girmedim. Kurte Fîlm’i doğuran şey de buydu; o çabam, verdiğim emek, gösterdiğim sabır… O bağların kurulabilmesi de Kurte Fîlm’le birlikte oldu.

Kurte Fîlm, Veşartî ve Genco’ya bir arada bakınca, bütünlüklü sinema dili olan bir ‘yönetmen sineması’ndan bahsedebiliyoruz; ama aynı zamanda yönetmen sinemasını ti’ye alan da bir sinema. Bugünden geriye üç filme bakınca sen nasıl görüyorsun bu süreci?
Az önce dediğim gibi, kısa filmlerimde hep sevdiğim yönetmenler gibi olma gerilimini taşıyordum. Sonra nasıl olduysa, kendimi rahat bırakma ihtiyacı hissettim, benden ne çıkıyor bir bakayım, dedim. Mizah mı oluyor, absürd
mü, ayrıksı mı, ne olduğuna hiç takılmadan filmi yapmak istedim. Senaryosuz bir şekilde, bir sahne çekip, sonra başka bir sahne lazım olunca gidip onu çekerek ilerledim. Bir metne bağlı kalmadan, tamamen doğaçlama gelişen bir film olmasından dolayı da içimde ne varsa rahatlıkla çıktı aslında. Sonra baktım ki ben buyum; zorlamanın, başkasına öykünmenin mânâsı yok. Sonuçta benden çıkan buysa, bu derinleşmeli ya da bu sabitlenmeli gibi bir düşünce Kurte Fîlm’den sonra oluştu bende.

Düşük bütçeli, bağımsız yapımlar olmaları, filmlerinin imzasının bir parçasına da dönüşmüş durumda. Sinemanın endüstriyel hâlinden uzak durarak film yapmaktan, düşük bütçe sınırlamasının senin filmlerinde nasıl sonuç verdiğinden de bahsedelim.
Aslında Kültür Bakanlığı’na senaryo desteği için başvurduğum projeler oldu ama destek çıkmadı. Bir yandan da, beş sene boyunca üzerinde çalışacağın bir film için para aramak gibi bir sürece girmeyi de istemedim. Sabırsızlıktan değil ama beş sene bir projeyle uğraşırsam, onunla aramdaki mesafe giderek açılacak ve belki de ona yeterince sahip çıkamayacağım gibi bir duygum vardı. Elimde nasıl bir araç varsa, nasıl bir yöntem varsa onun üzerine gideyim istedim. Bu da bütçeyi düşünmeden oldu aslında. Elinde bir kamera bir mikrofon varsa, bir yap bakalım, ortaya bir hikâye çıkıyor mu çıkmıyor mu, diye yaklaştım meseleye. Bir de, büyük prodüksiyon yapamayacağımı, o işin bana uygun olmadığını biliyordum. Tekniği kötü olabilir, eksik olabilir ama hikâye bir çıksın ortaya, sonra bir şeye evrilir gibi bir hissim vardı baştan beri.

Filmlerinde kendi ailen, arkadaşların oynuyor, kendi evinde neredeyse tek başına çekiyorsun… Yapım sürecini anlatır mısın biraz?
Kurte Fîlm’de de olduğu üzere, sonuçta sanat yapmaya, sinema yapmaya karar verince aileyle problem başlıyor, bu kaçınılmaz. Ama ailemin de mutlaka olması gerekiyordu filmde. Baştan onlardan izin alıp ne yaptığımı anlatmadım. “Bir sahnem var baba, böyle bir şey düşünüyorum, sen ne dersin, deneyelim” diye yaklaşıyordum. Her zaman ters tepiyordu. “Tabii ki oğlum, ne demek” demiyordu asla. Kavga gürültü, “Niye beni çekiyorsun, nedir bu film, ne yapıyoruz?” diye itirazlar arasında çektim. Hikâyenin detaylarını ben de bilmiyordum aslında. Zar zor, saatlerce uğraşarak ikna ediyordum onları. Ama sonuç olarak babam da, annem de çok doğallardı kamera karşısında, o açıdan şanslıydım.

Oyunculuklarından memnun kaldın yani?
Bir şekilde oluyordu. Çok tekrara girdiğimi hatırlamıyorum. Normalde profesyonel oyuncularla, ya da gönüllü, istekli oyuncularla çalıştığında, onlar sana beş-on tekrar müsaadesini vermiş oluyor. Senin de lüksün oluyor, çekiyorsun, ama montajda bakınca aslında hepsinin de az çok aynı olduğunu görüyorsun sonra. Benim öyle bir lüksüm yoktu. Orada da zorladım aslında kendimi. Bir şekilde olduysa, tamam başka tekrara gerek yok dedim; riski göze aldım. Annemle babamı oynatmanın bir avantajı da, zaten gerçekte yaşadıkları şeyi oynuyorlar olmalarıydı. Zaten farkında oluyorlardı; “sen bizim hayatımızı anlatıyorsun” diyorlardı.

Veşartî’yle birlikte film yapmam biraz daha kabul edilir hâle de geldi onlar için. Film Antalya Film Festivali’ne seçildi,
!f İstanbul’da gösterildi filan derken, onlar da ya bu çocuk herhalde bir şey olacak, gibi bir noktaya geldiler. Veşartî’nin !f’te ödül alması çok işe yaradı. Gênco’da artık babam sahne kurmaya başlamıştı. Mizansene karışıyor, annemin repliklerine karışıyor. Neredeyse ikinci yönetmen olabilecek bir yere geldi (gülüyor).

Sahne sahne çekiyordum dedin, peki çektiklerini aralarda kurgulayarak mı devam ediyordun?
Arada çektiğim her şeyi kurgu programına atıyordum zaten ve bakıyordum oluyor mu, olmuyor mu diye. Birkaç gün onu biraz test ediyordum; işliyor mu işlemiyor mu, ne gerekiyor, ondan sonraki sahne ne olacak… Böyle adım adım, bir buçuk seneye yayılan bir süreçti Kurte Fîlm.

Sonrakiler?
Arada biraz hızlandım. Pratik kazandım herhalde. Mesela Veşartî toplamda altı ay, Gênco ise üç ay sürdü.

Yöntemin de değişti mi biraz? Bitmiş bir senaryoyla çalıştın son iki filmde, değil mi?
Yine tretman vardı ikisinde de, senaryo yoktu. Yirmi-otuz sayfalık bir tretmana sadık kalarak, bir şey lazım olduğunda ek şeyler çekerek ilerledim yine. O yöntemden vazgeçmedim aslında. Bir şey lazımsa sıcağı sıcağına, o his kaybolmadan çekiyordum. Ama bu gittikçe azaldı. Gênco’da mesela sadece iki sahneye ihtiyacım oldu en son, onları sonradan ilave ettim.

Gênco’yu kaç günde çektin?
Yaklaşık kırk gün sürdü. Günde sadece bir sahne çektiğim oluyordu. Tamam arkadaşlar bu zor sahneydi, bunu bitirelim, yarın devam edelim diyordum. Normalde Gênco’yu yirmi günde bitirebilirdim aslında ama biraz daha rahat hareket edince kırk günü buldu.

Peki senin dışında kimler oluyor sette?
Benim dışımda bir sesçi var. Işığa bakan bir arkadaşım var. İki veya üç kişi oluyoruz sette. O da, o ara kim boştaysa. Bazen ışığa da ben bakıyorum. Bazen bir arkadaşım bana yardım ediyor. Veşartî’de kamerayı başka bir arkadaşım kullandı; Gênco’da ben kullandım.

Biraz da kamera önündeki varlığından bahsedelim mi?
Her şey engel ve zorunluluklardan çıkıyor, bu da biraz öyleydi. Seçtiğim yöntemle ilgiliydi. Elimde bir senaryo yok, yazılı çizili bir şey yok. Bu koşullarda başrol oyuncusu konusu sorunlu olacaktı. Bazen ayda bir sahne çekebiliyordum mesela. O zaman ne olacaktı? Ayda bir, iki ayda bir ya da birkaç haftada bir o kişiyi çağırmak zorunda kalacaktım. O yüzden de dedim başka yolu yok, ben oynayacağım. Bir buçuk sene sürdü dedim ya, böyle bir şeyi bir buçuk sene boyunca samimi bir arkadaşımdan bile talep edemezdim çünkü. Kurte Fîlm’in hikâyesini oturtana kadar geçen süre, ısınma gibi oldu. Oyunculuk anlamında, kamera önünde daha rahat olabilme anlamında o bir sene bana yaradı. Bir senenin sonunda, ben bunu oynarım demeye başlamıştım.

Seviyor musun peki kamera önünde olmayı?
Vallahi, sevmeye başladım. Sonradan çıkamadım oradan (gülüyor). Bir de kendime yakın rolleri oynadığım için, o realiteyi daha güçlü kılan bir yanı oldu galiba. Sonuç olarak doğru bir karar oldu. Veşartî’de ve Gênco’da da oynamak istedim. Ali Kemal karakteri devam etsin gibi bir fikir de doğdu bu süre içinde. Onun farklı hâlleri gibi bir şeye dönüşebilirse iyi olur gibi geldi. İlla oynayacağım ya, kendime öyle bir bahane buldum oynamak için (gülüyor).

Oynadığın karakterleri düşününce, kendini bilinçli olarak gülünç duruma düşürmek de var burada. Kendi buhranlarına odaklanan yönetmenlere çok alışığız ama bu kadar iç huzuruyla kendiyle dalga geçebilen, kendi iktidarını özellikle sarsan bir yönetmene alışık değiliz… O çok iyi geliyor insana.
Kurte Fîlm’de oluşan bir şeydi o. Ben de o bahsettiğiniz türde filmlerden nasibini almış biri olarak konuşuyorum. Başta bahsettiğim o öykünme meselesinden uzaklaştıkça, bende nasıl bir aydınlanma olduysa bilmiyorum, o kendine önem verme hâlini, erkek yönetmenin şişkin egosunu ti’ye almak iyi geldi. Sonra bu biraz oyuna da dönüşmeye başladı tabii. Veşartî’de, Gênco’da bundan keyif almaya başladım.

Bu kendiyle uğraşma hâlinin sadece ruhsal değil bedensel de olması epey radikal. Önce basuruyla uğraşan bir yönetmen, sonra cinsiyeti değişen bir karakter…
Zordu da bir yandan. Basur sahnelerini çektiğimde, kamera arkasında kimse yoktu mesela. Kamera arkasına geçip netliği yapıp, sonra tekrar kamera önüne geçiyordum Kurte Fîlm’de. O basur sahnelerini, kameranın ekranından bir arkadaşa ilk gösterdiğimde, çok utanmıştım. Bende de bir dönüşüm yarattı yani bu süreç, bedenimle kurduğum ilişki anlamında. Hatta Kurte Fîlm Sinema Kulübü’ne ilk gösterildiğinde dışarı çıktım. Önceleri yüzümün kızardığı ama sonradan alıştığım, barıştığım bir süreç oldu. Zamanla daha büyük seyirci gruplarına izletirken keyif de almaya başladım artık tabii.

Veşartî, LGBT komünitesinin sahiplendiği bir filmoldu. Çekerken filmin nasıl algılanacağı konusunda endişelerin var mıydı?
Filmi çektikten sonra bir şeyleri kabul etme, bir şeylerle mücadele etme dönemin başlıyor. Basur mevzusunda ayrı bir kaygı vardı bende. Cinsiyet değişimi meselesi söz konusu olunca başka bir kaygıya dönüştü bu. Her seferinde ben de aslında kendimle yüzleşiyorum. Veşartî bittikten sonra korkmaya başladım. Sonuçta bu tarz bir filme tepki olabilir. Filmlerimi ilk önce Sinema Kulübü’ndeki arkadaşlara,
yakın çevremdekilere izletiyorum. Onlardan geri dönüş alıyorum, sonra tekrardan kurguya giriyorum bazen, bir şeyleri düzeltip, tekrar izletiyorum. Bu çok önemli bence. Kendi başıma karar verdim, bitti, gibi bir durum olmuyor. Muhakkak birilerine izleterek fikir alıyor ve üzerinden tekrar geçiyorum. Veşartî’de de olumsuz bir yorum gelir diye kaygılandım uzun süre. Sonra bir iki arkadaşıma izlettim. Baktım onların öyle bir tepkileri olmadı. Kendi kendimi yatıştırmaya başladım, demek ki yanlış bir şey olmamış, biraz fazla kaygılanıyorum dedim. Film !f İstanbul’da gösterildikten sonra o kaygı tamamen geçti.

Peki tersi yönde bir kaygın olmadı mı hiç? Aileden ya da çevreden kaynaklı bir toplumsal baskı kaygısı?
İyi ki söylediniz, çünkü o da başka bir kaygı. Diğeri daha sanatsal ya da politik bir kaygı. Ama bu tamamen özel hayata ilişkin bir kaygı, bilhassa da aileye. Bir de annem babam oynamış yani filmde. Babam Kurte Fîlm’den sonra dedi ki, bundan sonra muhakkak önden okuyacağım yazdıklarını. Ben de tamam, dedim. Veşartî’yi verdim, ilk sahneden başlıyor cinsiyet mevzusu… Hayatta oynamam, dedi önce. Ama babam esnektir, konuştuğun zaman ikna olan da bir adamdır. Önce o tepkiyi verse de sonradan ikna oldu, oynadı. Film bitti, sürekli soruyorlar, izleyelim artık diye. Ben çekiniyorum izletmeye tabii. !f İstanbul’da ödül alınca, daha da merak etmeye başladılar. Aradan bir sene geçmiş ben hâlâ izletmemişim. Sorup duruyorlar, nerede bu film, niye bize izletmiyorsun, ne var filmde… Neyse, en son Eylül ayında Duhok Film Festivali’nde yarıştı Veşartî. Dedim, anne baba siz de gelin. Festival ortamında izlerlerse, ortam sayesinde bir tepkiye, olumsuz bir görüşe dönüşmez, bunu da savuştururum diye düşündüm. Orada izlediler. Bir iki sahneden çekiniyordum ama tek kelime etmediler, çok da beğendiler. Sadece film ödül almadığı için sonradan, oğlum sen o filmleri niye öyle yapıyorsun, ödül de vermiyorlar bak, gibi şeyler söylediler (gülüyor).

Gênco bu açıdan en rahat filmin oldu herhâlde.
Evet, biter bitmez izlettim o yüzden. Ama yine “bu nedir, niye böyle filmler çekiyorsun?” dediler. “Ayıptır, kostüm giymişsin, kendini rezil etmişsin. Bunu gönderme bir yere!” En tepki almayacağını düşündüğüm filmime en çok tepkiyi verdiler. Film !f’e seçilince, “Allah Allah, niye bunu izliyorlar insanlar?” diye şaşırdılar.

Biraz da sinemandaki mizahı konuşalım mı? Elya Süleyman’ı anıştıran bir yanı da var filmlerinin; ifadesiz surattan kaynaklanıyor belki.
Seviyorum Elya Süleyman’ı, Aki Kaurismäki’yi de seviyorum. Ben daha çok Kaurismäki’ye daha yakın buluyorum. Ben ve ailem oynuyoruz diye Nuri Bilge Ceylan’a benzetildiği bile oldu hatta… 

Sıradan hayatın içine oraya uyumsuz bir şey atıyorsun ve bunun sonuçları neler olabilir diye hayal ediyorsun. Buradan çıkan bir mizah anlayışı var filmlerinin. Senin hayatın, annen, baban, Diyarbakır’da gündelik hayat, derken birdenbire Gênco gibi bir şey çıkıyor ortaya.
Evet benim istediğim böyle bir şey. Veşartî’yi izledikten sonra bazı arkadaşlarım, gerçekçi ışık yerine daha fantastik bir ışık kullansan, daha gölgeli bir görsellik denesen mi
gibi önerilerde bulunmuşlardı. Ama ben istemiyordum. Tamamen gerçekçi bir zemini olsun istiyordum. Günlük hayata, dediğiniz gibi, fantastik ya da gerçeküstücü bir şey katıp, o gerçekliği nasıl değiştirebilirim ya da nasıl bir kontrast oluşturulabilirim gibi bir düşüncem vardı.

Neredeyse tüm mekânlar iç mekân. Diyarbakır’da geçiyor filmler ama kent olarak Diyarbakır fonda hemen hiç yok. Evlerin pencerelerinden görünen siteler var sadece. Bu ne kadar bugünün Diyarbakır’ının koşullarından kaynaklı, ne kadar bir tercih?
Kişisel sinema yapma kararını vermemin aslında mekânsal bir karşılığı oldu. Kürt filmlerinde genelde dış çekimler olur ya, köydeyse, zaten illa… Biraz manzara gösterme kaygısı da işin içine giriyor. Şehrin en eski sokakları, surları… Ben ondan özellikle kaçındım. Daha şehre özgü, binaların olduğu ama binaları da fetişleştirmeyen, doğal hâliyle gösteren yerleri; odalar, evler, banyo, kafe, bilhassa bunları tercih ettim. Bir geçiş yapayım da bir manzara göstereyim, insanlar da bu şehri görsün diye de düşünmedim hiç. Hikâyeye hizmet ediyorsa var o da. Bir de hikâyeler de kişisel, daha içe yönelik ya, o yüzden de odalar, banyo, salon gibi mekânlar daha uygun geldi.

Gênco’nun mesela, sadece iç mekânda geçiyor olması filmin mizahına da katkı sunuyor. O apartmanın süper kahramanı, apartman dışına çıkmayan bir süper kahraman. Süper güç yanlışlıkla birine geçtiğinde de, ancak kapıcıya geçiyor…
Gênco’nun bir alt başlığı olsa, ‘Gênco: Sıradan Şeylerin Kahramanı’ olurdu. Küçük insanlar olur ya, aslında kendi çevresinde kahramandır, yaptığı şeyler küçük şeylerdir. Böyle ironik bir şey istiyordum. Bir de küçük düşünüyor. Dünyayı kurtarayım filan, öyle bir derdi yok.

Bir seri olarak devam edecek mi Ali Kemal karakteri?
Ali Kemal’e ara vereceğim gibi geliyor bana. Birkaç farklı şey üzerinde uğraşıyorum şu sıralar. Tür sineması ilgimi çekmeye başladı, süper kahramandan sonra. Belki bilimkurgu olur, belki başka bir fantastik hikâye olur, bilmiyorum ama öyle bir iki öykü var üzerinde çalıştığım. Ali Kemal olmaz belki, sadece ismi olur. O bağı kurabilecek bir şeyler olabilir. Mizah da olmayabilir. Bu aralar böyle gelgitlerim var. Ama elimden geldiğince tekrara düşmemeye özen göstereceğim.

Diyarbakır’da gösterildi mi Gênco?
Daha gösterilmedi. Veşartî iki ay önce Amed Film Festivali’nde izlendi.

Kurte Fîlm nasıl tepkiler almıştı?
O ilginçti. Antalya’da ve !f İstanbul’da da gösterildikten sonra, Diyarbakır galası düzenleniyordu Cegerxwin Kültür Merkezi’nde. Bende bir tedirginlik var tabii, nasıl karşılanacak diye. Politik de bir mekân; muhakkak buradan ters bir soru çıkacak diye kaygılanıyordum. Salon da doluydu. İlk sorular hep çok önemli ya, sonrasını belirliyor. Aynen böyle bir soru geldi; işte neden böyle bir filmi izliyoruz, neden böyle bir film çektin? Ben o soruyu bir şekilde savuşturdum. Sonra gelen soruların da hiçbiri bu meseleyle ilgili olmadı. Seyirci filmi algılamış, meselesi neyse, mizahı neyse hepsini almış, ona göre sorular sordu. En son, artık o ilk soruyu soran kişinin bile sorusu değişmiş, filmle ilgili olmuştu. Ondan sonra ben tamam dedim, demek ki insanlar buna da açık. Demek ki farklı bir şey de bekliyor, istiyorlarmış.

Aslında doğrudan Kürt meselesine dair bir konuyu ele alan politik bir film olunca, sen niye onu öyle temsil ettin, bunu böyle gösterdin, niye öyle ele aldın diye daha çok sorgulanıyor da olabilir.
Gênco için bile hâlâ var öyle şeyler diyenler elbette. Bir Kürt niye böyle şeylerle uğraşıyor diyenler. Bu olabilecek bir şey. Tümden herkesin kabul ettiği bir durum olmayacağı kesin.

Doğrudan “politik” bir film yapmayarak ister istemez öncü bir şey yapıyorsun. Senden sonrakiler belki daha rahat hissederler kendilerini.
İlk filmden itibaren oluştu o aslında. Bizim de böyle fikirlerimiz var ama bir türlü yapamıyoruz diyen çok oldu. Sen en azından cesaret gösterip yaptın, diyen. Benim farklı bir şey yaptığım yok aslında. Çok sıradan bir şey anlatırken birden sanki cesurca bir şey yapıyormuşum gibi oldu. Birçok sinemacı arkadaşım da aslında bu politik mevzulardan sıyrılmak istiyor. Biraz rahatlama ihtiyacı hissediyor. Kürtsen ve sinemayla uğraşıyorsan muhakkak politik film çekmek zorundasın baskısı oluyor.

Kürt Sineması diye bir şey olacaksa her şeyi olmasılazım aslında. Komedisi de olacak, popüler sinemasıda. Bu çok konuşulan ama kolay ortaya çıkmayanbir şey. O anlamda daha politik bir yerden memnunedeceği bir kesim de elbette var bu filmlerin.
Söyleşiden sonra biri yanıma gelip şöyle dedi: “Ben bir
film izledim, dedim niye Kürtler bunu yapmıyor? Bunu
izledikten sonra hah işte, Kürtler de bunu yaptı, dedim”.
O beklenti de oluşmaya başlamış demek ki. İzleyici de
yekpare değil ki, herkes illa meselesi politik olan filmleri
bekliyor gibi bir durum yok. Ama şöyle iki yönlü bir
etkisi de oluyor aslında bu tür filmler yapmanın: Mesela
festivallerde, Batı’nın beklediği filmi de yapmamış
oluyorsun, en basitinden. Ama Kürtlerin senden
beklediği film de değil. İki tarafa da biraz daha mesafeli
oluyorsun bu sefer.

Paylaş