Andrew Haigh ile ‘Hafta Sonu’ Üzerine

Paylaş

hafta-sonuÜlkemizde seyirciyle ilk kez 2012’de !f İstanbul kapsamında buluşan Hafta Sonu, nihayet vizyona da konuk oluyor. Linklater’ın Gün Doğmadan’ı (Before Sunrise) ile akraba olan, kısa zamanda yakınlaşıp âşık olan iki erkeğin buruk hikâyesini anlatan filmin yönetmeni Andrew Haigh ile 115. sayımızda konuşmuştuk.

Söyleşi: Ali Deniz Şensöz

andrew-haighHaftasonu’nun hikâyesi ve karakterleri kuir sinema içinde özgün bir noktada duruyor. Son yıllarda kuir filmlerde çok stereotipik karakterler ve didaktik hikâyelerle karşılaşmaya başlamıştık. Fakat bu filmde, klişe bir kalıba sokulmamış olan, sıradan iki adamın beraber geçirdikleri iki günü izliyoruz. Filminizin kuir sinema içindeki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz? Filme başlarken bu kalıpları yıkmak gibi bir niyetiniz var mıydı?
Evet, karakterleri kalıplara sokma durumu beni de çok rahatsız ediyor. Eşcinseller tarafından yapılan çok fazla sayıda kuir filmi izliyorum ve gerçekten de eşcinsel yönetmenlerin filmlerinde neden bu kadar çok stereotipik karakter olduğunu anlayamıyorum. Açıkçası, ben bunun tam tersi bir şey yapmaya çalıştım. Asıl amacım, her şeyden önce, üç boyutlu karakterlerle, sağlam kurulmuş bir hikâye anlatmaktı. Eğer bunu düşünerek yola çıkarsanız zaten karakterleriniz stereotip olmayacaktır. Sanırım genelde kuir sinemada yaratılan eşcinsel karakterlerin en büyük sorunu, karakterlerin sadece “eşcinsel” olması. Karakterlerin cinsel yönelimi onları tanımlayan tek öğe olarak karşımıza çıkıyor; ben de baştan, bunu yapmayacağım dedim. Evet, filmimdeki karakterler eşcinsel, fakat bu onları tanımlayan tek öğe değil. Çünkü her şeyden önce, benim ilgimi çeken şey onların hayatları. Hikâyeyi oluşturmaya da buradan başladım. Örneğin, heteroseksüel bir yönetmen heteroseksüel bir kadın hakkında film yaptığında, film o kadının heteroseksüelliği üzerine olmuyor sonuç olarak. Fakat diğer yandan, tabii ki karakterlerimin cinselliklerini de araştırmak istedim. Cinselliğe nasıl yaklaştıklarını, toplumda nasıl karşılandıklarını, duygusal anlamda ne gibi sıkıntılar çektiklerini de hep merak ettim.

Karakter yaratma süreci nasıl gelişti? Oyuncular çekimden önce beraber vakit geçirdiler mi? Çünkü karakterlerin perdedeki kimyası ve doğallıkları oldukça etkileyiciydi.
Hayır aslında, çok fazla vakit geçirmediler. Çekimlerden bir hafta önce prova yaptık. Sadece iki gün yalnız kaldılar ve ikisi de harika iş çıkardılar. Bu filmin işlemesi için seyircinin filmin başından itibaren iki karaktere de inanması, onların gerçekten yaşadığına ikna olması gerekiyordu. Amacım, filmi izleyen herkese, sokakta karşılaşabilecekleri iki insanın hayatını izlediklerini hissettirebilmekti. O yüzden filmde de buna uygun bir atmosfer yaratmaya çalıştık; senaryodan çekime hep bu sıradanlığı ve doğallığı yakalamaya çalıştık. Bu nedenle, oyuncuların doğaçlama yapmasına da izin verdik. Sanırım tüm bunlar, istediğimiz doğal yapıyı da kurmamızı sağladı. Karakterler üzerinde çalışırken, onlarla ilgili çok fazla hikâye yazdım. İkisi için de filmde bilmediğimiz, görmediğimiz hikâyeler yazdım. Bence her insanın hayatında karakterini şekillendiren belli dönüm noktaları vardır, bu yüzden iki oyuncuma da karakterlerinin hayatlarındaki bu dönüm noktalarının olduğu bir liste verdim. Onlar da bu listeler üzerinde çalıştılar.

Film boyunca devam eden kamusal alan tartışması çok önemli. Bütün filmin bu sorun üzerine kurulu olduğunu düşünüyorum, bu yüzden filmin son sahnesi filmi duygusal olarak güçlü bir noktaya taşıyor. Filmin tamamını düşününce, son sahne çok ucuz ve klişe de olabilirdi gibi geliyor. Fakat film boyunca devam eden bu “hayatını dışarıda yaşayabilme” tartışmasının kendisi sanki karakterleri o son sahneye sürüklemiş oluyor. İki karakter o uzun planda her anlamda çözülüyorlar aslında. Filmin tamamı düşünüldüğünde, bu sahneyi tellerin arkasından çekmek, zum kullanmak oldukça iddialı bir seçim. Sahneyi başından beri bu şekilde mi tasarlamıştınız?
Kamusal alan tartışması benim için çok önemli. Çünkü benim için bu film insanın hem özel alanda hem de toplum içinde kim olduğuyla ilgili. Bu yüzden kamusal alanda geçen sahneler benim için çok önemliydi. O sahneleri hep biraz daha farklı çekmeye çalıştım. Zum kullandım, bir yerin arkasına saklanarak çektim. Bu sahnelerde, dışarıdan birileri onları izliyormuş gibi bir his bırakmak istedim seyircide. Son sahne de, dediğin gibi, en başından beri benim için filmin kilit sahnesiydi. Çünkü, sonunda ayrılıyor olsalar bile, Russell insanlar içinde kim olduğunu göstermeyi öğrenmiş oluyor. O anda bütün o mutsuz durum gidiyor ve bir karakterin kendini bulma ânına şahit oluyoruz aslında. Sahneyi çekmeden önce de ekiple nereden çekeceğimize dair uzun uzun tartıştık. Fakat ben çok ısrarcıydım, kesinlikle tel örgülerin arkasından çekilmeliydi. Gerçek bir tren istasyonunda olduğumuz için de, sahneyi çekmek çok zor oldu.

Oldukça da uzun bir plan…
Toplamda üç tekrar aldık. Altı dakika boyunca çok yavaş bir şekilde zum yapılıyor o sahnede. Sanırım zumları çok seviyorum. İnsanlar pek sevmiyorlar, bayat buluyorlar zumları genelde ama bence doğru kullanıldığı zaman çok etkileyici olabiliyor.

Hazır zum demişken, filmin çok güçlü bir görsel yapısı var, ki çoğu bağımsız filmde görmeye alışkın olmadığımız bir durum bu. Kullandığınız renklerden, yansımalara, kamera kullanımına kadar, filmin oldukça olgun bir görsel dili var. Bu görsel dünyayı nasıl kurdunuz?
Öyküleri çok güzel olsa bile estetik anlamda gerçekten “düşük bütçeliyim” diye bağıran çok sayıda düşük bütçeli Amerikan bağımsız filmi gördüm. Fakat bence bu, bütçeyle alakalı bir şey değil, film aslında “ucuz” görünmek zorunda değil. Biz hep filmin düzgün bir film gibi görünmesini istedik ve filmin görsel dünyasını kurmak için de çok uzun süre çalıştık. Çekimlerde Canon 5D ile çalıştık; çok kullanışlı, harika bir kamera. Bir de gerçek mekânlarda, gerçek insanlarla çalıştık. Bunun da etkisi olabilir. Örneğin, baştaki gece kulübü sahnesinde hiç figüran yoktu, içeri girdik ve doğrudan çekim yaptık. Aynı şekilde lunapark sahnesinde de figüran kullanmadan çekim yaptık. Gerçek mekân ve insanlar kullanmak görüntüleri çok daha güçlü kılıyor bence. Filmi daha az “profesyonel” gösteriyor, ki bu benim hoşuma gidiyor.

Bir de son olarak Hollywood geçmişinizden bahsedelim mi? Ridley Scott ile çalışmışsınız, nasıl bir deneyimdi?
Gladyatör (Gladiator, 2000) filminde kurgu asistanıydım. Galiba 10 tane falan asistan vardı, kurgu boyunca küçük bir odada sıkışıp kalmıştım. Ridley Scott’ı sanırım sadece bir defa gördüm. Para kazanmak ve deneyim kazanmak için güzeldi ama stüdyo sistemine kesinlikle tekrar geri dönmek istemem.

Sıradaki film belli mi?
Şu an üç farklı proje üzerine çalışıyorum. İkisi Amerika’da, biri İngiltere’de geçiyor. Şu an olabildiğince farklı bir şey yapmak istiyorum çünkü eşcinsel bir çiftle ilgili bir film daha yapmak hataymış gibime geliyor. O yüzden biraz gerginim. İnsanlar filminizi çok sevdiklerinde sizden yine aynı şeyi yapmanızı bekliyorlar. Fakat ben öyle biri değilim, kendimi tekrar etmek istemiyorum.

Paylaş