Berke Baş ve Melis Birder ile ‘Bağlar’ Hakkında

Paylaş

baglarDiyarbakır’ın Bağlar ilçesinin bölgesel lig basketbol takımına odaklanan Bağlar, takımın üç yıla yayılan hikâyesini bölgedeki siyasal gelişmelere paralel olarak ele alıyor. 19 Şubat’ta !f istanbul’da dünya prömiyerini yapacak olan Bağlar’ı yönetmenleri Berke Baş ve Melis Birder’le Diyarbakır’da konuştuk.

Söyleşi: Övgü Gökçe

Bağlar filmini çekme fikri nasıl ortaya çıktı, kısaca anlatabilir misiniz?
Berke Baş: 2010 yılının Ocak-Şubat aylarıydı ve gündemi meşgul eden konu, taş atan çocuklardı. On sekiz yaş altı üç binin üzerinde çocuk Terörle Mücadele Kanun (tmk) mağduruydu. O sırada Diyarbakır Belediyesi’nde çalışan arkadaşımız Bişar, Batı şehirlerine götürdükleri basketbolcu çocukların kimi zaman küfür işittiklerini, kimi zaman da “pkk’lı” diye atılan sloganlara maruz kaldıklarını anlatmıştı. Maça çıkamadıkları bile oluyormuş. Bir yandan Doğu’daki çocukların medyadaki temsil edilme biçimi, diğer yandan basketbolcu çocukların Batı’ya gidince farklı bir gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalmaları, bizi bu konuda ne yapabiliriz diye düşündürmeye başladı. Böylece Melis’le yazışmaya başladık. Sonra “Varoştan Efes’e: Bağlar Belediyespor’un 17 yaşındaki sporcusu Baver Efes’e transfer oldu” başlıklı bir haber gördük ve süreç başladı.

Melis Birder: Benim daha kişisel bir nedenim de vardı. Ziyaretçiler (2009) belgeselinin İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminin ardından bir seyirci “Filminiz çok güzel ama biz Kürtler ziyaretler sırasında çok daha inanılmaz şeyler yaşıyoruz. Siz bu filmi Amerika’da yapmışsınız, Türkiye’de niye yapmıyorsunuz?” demişti. Evet, bu ülkede doğdum büyüdüm, ama Kürtlerin ne yaşadığına dair gerçekten hiçbir şey bilmiyordum. O soruyla birlikte bir kapı açıldı benim için.

Çekimlerin yayıldığı 2010-2013 arası dönem, filmde de gördüğümüz gibi, Diyarbakır ve bölge için oldukça çalkantılı bir dönemdi. Bu süreci siz nasıl yaşadınız?
MB: Bizim ilk kararımız Bağlar Belediyesi Bölgesel Lig Basketbol Takımını ve oyunculardan birkaç karakteri daha derinlemesine takip etmekti. En büyük meselemiz sokakla takımı nasıl bağlayacağımız, siyasetle günlük hayatı nasıl iç içe geçireceğimiz oldu. Genel olarak bir sorun yaşamadık, çok karakterli ve çok olaylı bir hikâyenin içine düştüğümüz için asıl olarak çatıyı kurmakta zorlandık. İki yıl boyunca hikâyemizi ve karakterimizi aradık bir bakıma. Baş kahramanımıza bile ancak kurguda karar verebildik. O yüzden kurgu da iki sene sürdü.

BB: Diyarbakır’da sokaklarda çekim yapma anlamında çok rahattık. Yanımızda ya filmin ortak yapımcısı ve arkadaşımız Zeynel Doğan oluyordu ya da asistanımız Serdar, yani genelde hep üç kişi dolandık. Melis’in dediği gibi en temel sorun Bağlar’ı sokaklarıyla filmin içine dahil edebilmekti. Bağlar’ın yoğun bir siyasi kimliği var, her geldiğimizde bir şeyler görüyoruz ve filmin çatısında yer alması gerektiğine inanıyoruz. Ama sahaya giriyoruz ve orada çok korunaklı, dışarıyla bağını koparmış, daha çok dostluk ve spor üzerinden ifadesini bulan bir varoluş biçimi var. Tabii sonra siyaset bir şekilde işin içine girdi ve onların hayatına müdahale etmeye başladı. Ne kadar korunaklı bir alan yaratmış olsalar bile, mutlaka dışarıdaki dünya içeri sızdı.

Filmde bir yandan belediyenin spor yapılanmasını görüyoruz. Bir yandan da rekabet, iktidar ilişkileri, büyük sermaye takımlarının devreye girmesi, finansal zorluklar ve siyaset ister istemez filme dahil oluyor. Başlangıçta başarıyla gelen mutlu hava gölgeleniyor gibi.
MB: Bu takımın ikinci lige çıkması kolay bir şey değil. Gerçek anlamda bir mücadeleyle ve profesyonel bir destekle olacak bir şey bu. Ne kadar kalpten oynasalar da belirli toplumsal ve ekonomik gerçeklikler var ve bunlarla da mücadele ediyorlar. Benim öğrendiğim en önemli şeylerden biri bölgede gerçekten mutlu son çok az. Bizim bu filmi mutlu sonla bitirmemiz bu bölgenin gerçekliğinden kopuk bir şey olurdu. Zaten olaylar da o yönde gelişti.

BB: Belediye ekonomik ve siyasi alanlarda bir sürü mücadele veriyor. Bağlar zaten çok büyük, çok sorunları olan bir ilçe, o yüzden başka öncelikleri var. Bir yandan da farklı yaş gruplarından bin çocuğun gittiği o spor salonunu inşa etmiş olmak, böylece diğer çocuklara da ilham vermek önemli. Çocuklara bir yaşam alanı sunmuş oluyor belediye. Bir şeyi daha vurgulamak lazım; bölgesel lig takımının temsil ettiği ikinci lige çıkma çabası, aslında eşit olma çabası. Zamanlarını, hayatlarını basketbola bu denli adadıktan sonra, o seviyede değerlendirilmek istiyorlar. Doğulu bir takım olarak kendilerine dair kurulmuş olan ve onları ezen algıyı bir şekilde kırma çabası var. Belediyenin desteği, takımın koçu Gökhan Hoca’nın tutkusu, çocukların azmi… Bütün bunlara rağmen bir şekilde yolları kesiliyor; ya sporda önlerine bir şeyler çıkıyor ya da örneğin Roboski oluyor ve bütün önceliklerini değiştiriyor. Yani spora onlar da o kadar tutunamıyorlar bir yerden sonra.

Bütün bunları göz önüne alınca bir başarı hikâyesi olarak başlayan film, sonlara doğru takımın yenilmesi ve Gökhan Hoca’yla ilgili gelişmelerle birlikte bir yenilgi hikâyesine mi dönüşüyor?
MB: Bir çöküş yaşanıyor ama mutlu son olmasa bile film bir umut veriyor sonunda. Bir vazgeçme yok, en önemlisi o. Yani bir zafer yok ama her türlü yenilgiye ve engele rağmen o mücadeleye devam ediyorlar. Esas değerli olan, mücadele ruhunu müthiş bir şekilde canlı tutuyor olmaları. İzleyiciyi iyimser sayılabilecek bir noktada bırakıyoruz bence. Buranın siyasi gerçekliğiyle, ekonomik gerçekliğiyle örtüştüğünü düşünüyorum.

Peki böyle bir dönemde bu filmin belli bir iletişim gücü olabilir mi sizce? Batı’da ve burada nasıl izlenecek, nasıl değerlendirilecek bu açıdan film sizce?
BB: Gökhan Hoca hep, “Bu bizi anlatan, köprü olabilecek güçte bir film” diyordu. Hikâyeyi bütün gerçekliğiyle, yaşananlarla, spor salonunun dışındaki dünyayla anlattığımız için o çok inanıyor filme. Batı’daki izleyicinin de buna olumlu tepki verebileceğini düşünüyor. Ama mesela oyunculardan biri “Şu anda Batı bizi görmek istemiyor, bizim de onlara söyleyecek sözümüz yok” noktasında. Daha önce bir bağ kurma çabası olarak kullanılabilecek bir şeyken bence bu taraftan da artık öyle bir talep yok.

Filmin yapımı çatışmasızlık dönemine denk gelse de, arada sert politik gündemlerin filme girdiğini görüyoruz. Şimdi, yeniden çatışmaya dönülen bir dönemde, filmin çatışmasızlık döneminin imkânlarını hatırlatan bir tarafı olacak mı?
MB: Gündem o kadar yoğun ve o kadar hızlı değişiyor ki Türkiye’de, hafızamızı güçlü tutmak durumundayız. Biz mutlu günler de yaşamıştık burada… Bunu hatırlamak da şu anda önemli bir şey. Newroz kutlanamadı iki sene boyunca ama üçüncü sene kutlanabildi bölgede, hiçbir şey de olmadı. Polis de rahattı, bölge insanı da rahattı. Ama diğer yandan unutmayalım, Roboski şu anda bir kara leke olarak duruyor hâlâ. Barış ancak hafızayla gelecek ileride. Bir sürü şeyi hatırlayarak ve bir sürü şeyin travmasını üstümüzden atarak yaşayacağız hep birlikte. Veya yaşayamayacağız…

BB: Filmi yapma sürecimiz olan üç yıl çok inişli çıkışlıydı. Bir çatışmasızlık vardı ama burada çok yoğun bir polis şiddeti, polis baskısı da vardı. Bazen çok uzun süreli bir sakinlik, bir huzur dönemi oluyordu, bazen de müthiş bir karanlık. Bence film o dönemleri içinde barındırıyor, bugünle teması olan anlar ve sözler var o dönemlerden. Nelerin mümkün olabildiğini de gösteriyor bir yandan. Bu filmde var olan şey aslında mümkün, çatışma dönemi de olsa çatışmasızlık dönemi de olsa maçlara gidilebildi. Varlıklarını devam ettirebilmeleri de mücadelenin parçası ve mümkün. Filmin bu fikri taşıması bence çok önemli. Ama şu an izlendiğinde kendine o yeri nasıl açar, onu öngöremiyorum.

Siz bu beş yıllık süreci geride bırakmış olarak bugün içinde bulunduğumuz dönemde bu filmle birlikte hem buranın insanına hem de Batı’ya birkaç cümle söyleyecek olsaydınız bu ne olurdu?
BB: Biz her koşulda her şartta bu bağı kurmanın mümkün olabileceğini söylerdik herhalde. Buna gerçekten istekli olmak, buna gönlünü koymakla alakalı. Filmin adı bizim için çok belirleyici o yüzden: Bağlar. Çünkü filmin adı sadece mekânın adı değil, bizim filme bakışımızı da çok netleştiren bir ifade. Hâlâ bu bağın mümkün olduğunu ve çok daha geri dönülemez bir noktaya gitmeden, bulabildiğimiz her alanda bu bağları inşa etmek ve korumak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Filmin sözü isminde de gizli.

Paylaş