Kuirfest Söyleşisi: Buradayız, Beraberiz

Paylaş
IMG_9506

Son dönemde Ankara’da yaşanan keyfı̂ yasaklamalarla boğuşan Kuı̇rfest’ten Esra Özban ve Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneğı̇’nı̇n yönetı̇m kurulundan Ono Baran festivalin ilk yıllarından günümüze uzanan yolculuğunu anlatıyor.

Söyleşi̇: Ayça Çı̇ftçı̇, Berke Göl
Fotoğraf: Taha Temı̇z

Kasım ayında Almanya Büyükelçiliği, KuirFest ve Büyülü Fener Sinemaları işbirliğiyle düzenlenmesi planlanan Alman LGBTİ Film Günleri Ankara Valiliği tarafından keyfî bir şekilde yasaklandı. Tebligatta açıklanan gerekçede yaratıcı olmaya çalışılmamıştı; “toplumsal hassasiyetler”, “kamu güvenliği” gibi son derece tanıdık birtakım anahtar kelimeler yeterli görüldü. Üstelik tebligat, Ankara’daki tüm LGBTİ etkinliklerinin süresiz olarak yasaklandığını duyuruyordu. 2012 yılında Ankara’da başlayıp giderek büyüyen ve başka şehirlere yayılan Pembe Hayat KuirFest’in bu yıl 12-18 Ocak tarihlerinde gerçekleşecek yedinci buluşmasının da yasaklanması anlamına geliyordu bu. Kısa süre içinde, farklı şehirlerden de LGBTİ etkinliklerine uygulanan baskı ve engelleme haberleri gelmeye başladı. Bursa Özgür Renkler LGBTİ Derneği’nin düzenlediği film gösterimi engellendi, KAOS GL ve Bianet’in Mardin’deki etkinliğine müdahale edildi, İstanbul Pera Müzesi’nde gerçekleşecek olan ‘Kuir Kısalar’ gösterimi yasaklandı. Şu anda KuirFest’in İstanbul ayağına odaklanan festival ekibinden Esra Özban ve Ono Baran’la yaptığımız söyleşi, son gelişmelere dair bir değerlendirme olmanın ötesinde, yasaklanmaya çalışılanın ne olduğunu, KuirFest’in neden bir tehdit gibi görüldüğünü, festivalin bugüne kadar nasıl bir alan açtığını ve ne gibi değerler ürettiğini de ortaya koyuyor.

KuirFest nasıl doğdu? 2012’den bu yana kadar ne gibi evrelerden geçti?

Ono Baran: Mehmet Uğur Yüksel’in, Bilge Taş’ın, Gizem Bayıksel’in içinde olduğu bir ekip 2011’de KuirFest’i ortaya çıkardı. Festivalin ilk yıllarında asıl olarak film gösterimleri yapılıyordu. Daha sonra buna atölyeler eklendi, cinsiyet meseleleriyle ilgili diyalog alanları yaratıldı. İnsanların bu filmleri sadece izlemeye değil, konuşmaya ve dinlemeye de ihtiyacı vardı. Tek tük etkinlikler vardı, mesela KuirFest’ten yıllar önce Atlas Sineması’nda yapılması planlanan ‘Gökkuşağı’ temalı film gösterimini ülkücüler basmış, gösterime engel olmuşlardı. Sonraki dönemde !f İstanbul ‘Gökkuşağı’ bölümünü başlattı ama tamamen LGBTİ’lerin dertlerine odaklanan gerçek bir festival yoktu. KuirFest bu boşluğu doldurma amacıyla yola çıktı ve bu yolda devam ediyor.

Esra Özban: Pembe Hayat LGBTT Derneği 2006’da kuruluyor; Eryaman Olayları’ndan sonra. Kasım 2011’de
de Baran’ın saydığı ekiple Ankara’da KuirFest başlıyor. Dördüncü senesinde Başka Sinema’dan festivali birlikte İstanbul’a da taşıma önerisi geldi. Başta biraz çekindik çünkü Ankara’dan İstanbul’a bir şey taşımak, hele hele bu kadar küçük bir ekip ve bütçeyle kolay değildi. Ama cesaret edip İstanbul’a adım attıktan sonra iyice yayıldık; beşinci sene İzmir, Mersin, Denizli, Çanakkale eklendi ve KuirFest gezici bir festivale dönüştü.

OB: LGBTİ’lerin bir arada olup film izleyebildikleri bir alan oluşturmak çok önemliydi. Mesela Denizli’ye gitmek istememizin sebeplerinden biri de LGBTİ mültecilerin yoğunlukta olduğu bir uydukent olması. Hem mülteci üstüne bir de LGBTİ’ysen hayat daha zor olabiliyor. Mersin’deyse mesela, insanlar bir araya geliyorlardı, söyleşiler ve partiler yapıyorlardı ama dışarıdan, Ankara’dan bir ekibin gelmesi, profesyonel bir şekilde film gösterip etkinlikler düzenlemesi, insanların kendilerini yalnız hissetmemelerine yardım eden bir dokunuş oldu. Eskiler “Bir ben, bir Zeki Müren” derdi. Başından beri bu tür bir yalnızlık duygusunu kırmayı amaçladı KuirFest. Bu festival sayesinde ilk defa LGBTİ bir bireyle karşılaşan insanlar da oldu. İlk defa birtakım heteroseksüel –böyle demek de biraz garip geliyor ama– sinemaseverler de LGBTİ’lerle oturup film izleyebildiler, yan yana gelebildiler. “Biz buradayız, beraberiz, bir aradayız” diyebildik bu sayede. LGBTİ’lere güç veren bir şey bu.

EÖ: Şunu da söylemek lazım; sinema mekânı herkese açık gibi gözüken ancak yine de dışlayıcı olabilen bir yer. KuirFest ilk olarak Ankara’daki Büyülü Fener Sineması’nda başladı. “Recep İvedik kitlesi”yle “KuirFest kitlesi”nin kamusal alanda bir araya gelmesini istiyorduk ve bir noktada başarılı da olduk. Geçen sene ilk defa belediyeden salon alabildik. Festival rüştünü ispatlayana dek herhangi bir devlet kurumundan herhangi bir destek gelmemişti ama geçen sene Çağdaş Sanatlar Merkezi ana mekânımız oldu ve bu sayede festivali tamamen ücretsiz yapabildik. Oranın kendi kitlesiyle festivalin kitlesinin bir araya gelmesi bir çeşit sinerji yarattı.

Bu süreçte, festivalin yolculuğuyla eşzamanlı olarak hem dünyada hem Türkiye’de kuir sinema güçlendi ve çeşitlendi. Bu da festivale güç veren etkenlerden biri olsa gerek.

EÖ: Ben KuirFest’i sadece bir LGBTİ festivali olarak görmüyorum, en azından sinemasal olarak. Festivalde her zaman LGBTİ temalı filmlerin yanında, normatif sinema yapısını bozan filmlere de yer verilmeye çalışıldı. Örneğin, Atina Avant-Garde Film Festivali’nden bir seçkiyi konuk etmiştik iki sene önce. Seyirciye sinema deneyiminin kendisinin de kuirleştirilebileceğini göstermeye çalıştık, kimi zaman gösterdiğimiz filmler çok sert tepkiler de aldı. Elimizde arkasında durabileceğimiz yeterli sayıda film olmadığı için Türkiye’den kısa filmler seçkisini yapamadığımız yıllar da oldu. Son birkaç senedir atölyelere daha fazla yoğunlaşıyoruz, kitlenin kendisini geliştirmesine katkıda bulunacak çalışmalar düzenlemeyi amaçlıyoruz. ‘Yapım Aşamasında’ diye bir bölüm tasarlıyoruz mesela.

Festival denince akla sadece film gösterimleri gelebiliyor ama film üretimiyle iç içe geçiyor, kesişiyor festivaller; bu anlamda film kültürünün önemli bir bileşeni durumundalar.

OB: Evet, biz de bu alandaki çalışmalarımızın sonuçlarını almaya başladık. Pembe Hayat’ın kurucularından bir arkadaşımız cep telefonuyla belgesel yapımı üzerine bir atölyeye katıldı mesela. Şu anda bir kurmaca-belgesel çekiyor. Sonuçta LGBTİ bireylerin bir derdi var ve bu derdi anlatmak için de sinemada, müzikte, sanatın diğer dallarında çabalıyorlar, biz de bunu mümkün kılabilmek için her yere ulaşmaya çalışıyoruz.

EÖ: Şunu da eklemek gerek; kısa film seçkisi yapamadığımız zamanlarda da film yok değildi ama genellikle transların mağduriyetlerini hetero yönetmenlerin anlattığı, hiçbir güçlendirici yanı olmayan ve olaya dışarıdan bakan çok fazla film vardı. Onlar da olmaya devam edecek tabii ama en azından filmlerdeki o karakterleri translar oynasın, diyoruz biz. Kendini temsil etmek çok önemli bir şey. Oradaki temsiliyetten duyulan bir rahatsızlık var. Özellikle günümüz kuir sineması, “kendin yap” yöntemlerine çok açık bir alan. Festivalin böyle fırsatlar yaratması da bizi memnun ediyor çünkü en baştan beri amaçlananlardan biri de bu.

Festivalle birlikte belirli bir izleyici kitlesi de oluştu. Bu tablonun toplamına baktığımızda bu kitlenin bir komünite hâline geldiğini söyleyebilir miyiz? Süreci en başından bu yana ele alırsak KuirFest takipçilerini nasıl yorumlarsınız?

OB: Bir yerde bir LGBTİ etkinliği varsa, orası dolup taşıyor. Çünkü insanlar o filmleri görmek istiyor, çünkü izlediğin bir film üzerine düşünüyorsun, kendi hayatınla karşılaştırıyorsun, sonrasında “ne hayatlar varmış!” diyorsun. Diğer yandan, bu insanlar bir arada olmak istiyor. Bu sebeple bizim etkinliklerimiz genelde dolu olur.

EÖ: Bütün filmler için bunu söylemeyiz belki ama etkinlikler genelde dolup taşıyor, hele partiler tıklım tıklım. Film gösterimlerinin dolması içinse çok uğraştık. Ankara’nın kendi festival seyircisinin bir kısmı KuirFest’i de düzenli olarak takip ediyor. Öte yandan, geçen seneden itibaren bazı panelleri ve konuşmaları canlı yayınlamaya başladık. Salonda otuz kişiyle yaptığımız bir panel internet üzerinden dört bin kişi tarafından izlenince, “seyirci sadece salondakilerden mi ibaret, nereye doğru genişledi, kimleri festival seyircisinin bir parçası sayacağız?” gibi sorular türedi. Sağ olsun, bu yıl Ankara Valiliği’nin yasağı da biraz etki etti sanırım: Geçen sene KuirFest’in yarışmasında yer alan bir kısa filmin yönetmeni, filmin Facebook üzerinden gösterimine izin verdi ve üç dört günde beş bin kişi izledi o filmi. Bu, çok önemli bir sayı. Bir dolu trans erkek belki de ilk defa tüm o süreci dinlediler ve kendilerinin de yaşadıkları deneyimleri anlatan bir insanı izlediler.

Yasaklanan Alman LGBTİ Film Günleri bu yıl ilk kez düzenlenecekti değil mi?

EÖ: Evet. Aslında Almanya Büyükelçiliği’nin hazırladığı bir program vardı zaten ama bizim Ankara’da hâlihazırda ulaşabildiğimiz bir kitlemiz olduğu için ve filmlerden birini de daha önce göstermiş olduğumuz için onlar böyle bir öneriyle geldiler. Biz de hem festival öncesi bir ön etkinlik olur hem de film izlemiş oluruz diye düşünerek kabul ettik lakin sonuç umduğumuz gibi olmadı. İlk olarak Milli Türk Talebe Birliği bir basın açıklamasında özellikle bu konuya değinerek ve sosyal medyada “LGBTİ Film Günleri yasaklansın” diye bir hashtag açarak karşı kampanya başlatmış. Onun akabinde de valilik etkinliği iptal etti. Biz tam bu tepkinin Almanya’ya mı yoksa LGBTİ’ye mi yönelik olduğunu merak ederken, KAOS GL ve Bianet’in Mardin’deki etkinliğine de müdahale geldi. Beş gün sonrasında da genel yasak çıktı.

OB: Böyle bir yasağı duyduğumuz an, biz önce KuirFest’in ne olacağını düşündük tabii. Esra arayıp, “Ankara’daki bütün etkinlikler süresiz yasaklandı” dediğinde dondum kaldım ben, “süresiz” ne demek?

EÖ: OHAL’in bile süresi var…

OB: Bu kadar kapsayıcı ve üstüne üstlük süresiz bir yasağa karşı hiçbir şey yapamamak bir LGBTİ bireyi olarak bana koydu. İnsan, “Film de mi izleyemeyeceğiz artık?” diyor. Zaten bir eylem, bir gösteri yapamıyorsun, Ankara’da özellikle. Her Cuma ve Cumartesi, Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı’nın önünde eylemler oluyor ve hep aynı insanlar sürükleniyor, gözaltına alınıyor. Bir tane film izleyeceğiz alt tarafı canım… Bir filmin neresi “kutuplaştırabilir”, neresi bizi diğer insanlardan ayırabilir ya da bir filmi hep beraber izlemenin nesi kötü olabilir?

EÖ: Tabii asıl olayın film olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Tüm İstiklal Caddesi Onur Yürüyüşü’nde gökkuşağı bayraklarıyla donatılana kadar çok uzun süre böyle bir hareket yokmuş gibi davranıldı. Ne zaman ki bu iş inkâr edilebilecek seviyeyi aştı, o zaman müdahaleler başladı, Onur yürüyüşleri yasaklanmaya başladı. En sonunda böyle bir genel yasağa kadar geldik.

OB: Bir insana diyorsun ki, “Ne yaşayacaksan evinde yaşa, kamusal alanda hiçbir şey yaşama.” Bir saniye ama ben vatandaşım, yurttaşım, bu ülkede yaşıyorum. Çok klasiktir ama, ben de vergi veren bir vatandaşım (gülüyor). Beni senden ayıran LGBTİ birey olmam mı? Doğrudan varoluşumuza dokunuyor bu yasak.

Evet, önce yokmuşsun gibi davranıyorlar, varlığını görünür kılmayı başardığında da yok etmeye soyunuyorlar.

EÖ: Son dönemde yaşadıklarımız, Rusya modeline benziyor biraz. “Biliyoruz, varsınız ama kamusalda olmayacaksınız, yokmuşsunuz gibi davranılacak” diyorlar özetle. Örneğin, İstanbul’daki British Council’da yaptığımız gösterim bizim için önemliydi. Ankara’daki etkinlikler yasaklanmıştı ve İstanbul’da bizim yapacağımız bir etkinliğe nasıl bir tepki geleceğini gözlemlemek adına anlamlıydı. Etkinlik 25 Kasım bahane edilerek iptal edildi. Hâlihazırda İstanbul’da bir yasak yok ve biz festivali yapabileceğimizi düşünerek hazırlanıyoruz. Ama tabii bir günde bir başka yasak da çıkabilir. Bizim dışımızdaki gruplar Ankara’da gösterimler yaptı, onlar bir engellemeyle karşılaşmadı. Şu an gözüken, yasağın belli bir kesime yönelik olduğu.

İstanbul’da Aralık ayında Hangi İnsan Hakları? Film Festivali kapsamındaki ‘Kuir Kısalar’ gösterimi nasıl organize edildi?

EÖ: Documentarist yasak kararından sonra dayanışma göstermek, birlikte neler yapabileceğimizi konuşmak için hemen bizimle iletişime geçti. Onların festivalinin başlamasına çok az zaman kalmıştı. Ortak hareket
edelim, bizim hazırladığımız bir seçkiyi Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’nin programına dahil edelim diye düşündük. Biz o dayanışma gösterimine giderken, onların festivalinin de Diyarbakır ayağının yasaklandığı haberi geldi. Kimin kiminle nasıl dayanışacağını bilemediği, çeşitli yasaklarla farklı şekillerde mücadele etmeye çalıştığımız bir dönemdeyiz.

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim. Geriye dönüp KuirFest’in altı yılına baktığınızda, hafızanızda yer eden, sizi en çok heyecanlandıran etkinlikler, filmler, olaylar neler?

OB: Her şeyimiz güzel (gülüyor). Ben açılış partilerini çok seviyorum. Onun dışında Ankara’da Torun’da yaptığımız ‘Kendime Kimlik Yaptım’ başlıklı kimlik atölyesi çok güzeldi.

EÖ: Evet, insanlar çok eğlenmişti. Benim aklımda kalan bir an, Denizli’ye ilk gidişimizdi. Orada Denizli LGBTİ ve Aileleri, çoğunluğu İranlı mülteci arkadaşların, Göçmen Dayanışma Ağı-Ankara’nın ve bizim bir araya gelebilmemiz çok güzeldi. Festival bir yandan da bu karşılaşma alanlarını yarattığı
için çok kıymetli. Geçen sene Delikanlının Hası diye bir trans erkek filmimiz vardı, onu gösterdiğimiz yerlerdeki aktivistlerle söyleşiler yaptık film sonrasında. Üç farklı aktivistin aynı film üzerine, bir yandan çok benzer, bir yandan da kendi deneyimlerini katarak bambaşka hikâyeler anlatmaları çok etkileyiciydi. Bir de, geçen sene dans atölyesi yaptık Denizli’de Demhat’la (Aksoy). Çok eğlenceliydi, hepimiz küçük birer Beyoncé olarak çıktık atölyeden! Festivalde bugüne kadar gösterdiğimiz filmler arasında benim favorim Karpuz Kadın. Geçen sene de qÜLT’te gösterdik onu. Arşivle, kendini tarihini yaratmakla ve sinemayla kurduğu ilişkiden ötürü önemli bir yerde duruyor. Pera’da kapanışta gösterdiğimizde tüm salon doluydu ve herkes o filmi izlediği için çok mutluydu.

Bu seneki programdan da biraz bahseder misiniz?

EÖ: Öncelikle Ermenistan’la dayanışma bölümümüz var bu sene. Altın Kayısı’da yasaklanan iki LGBTİ filmi yüzünden kırk dokuz filmlik bir bölüm tamamen iptal edilmişti. Biz de o iki filmi programımıza dahil ettik. Ermenistan’dan aktivistler de gelecek. Onun dışında, her zamanki gibi ‘Gökkuşağının Altında’ bölümünde kurmaca filmleri, ‘Kuir Belgeseller’de ödüllü belgeselleri bir araya getireceğiz.
Bu sene yarışma yapmıyoruz ama kısa film seçkilerimiz olacak. Daha küçük bir programa odaklanmaya çalışıyoruz çünkü İstanbul’da sadece üç günümüz var.

OB: Bir de sosyal medya fenomenleriyle ilgili bir şey yapmak istiyoruz. Biliyorsunuz, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde ve yurtdışında, on binlerce, yüz binlerce takipçisi olan LGBTİ bireyler var. Paylaştıkları videolar çok çabuk yayılıyor, büyük kitlelere ulaşıyor. LGBTİ kültürü içinden konular da konuşuluyor o videolarda, çok daha sıradan, gündelik şeyler de. “Ay bugün saçlarımı boyadım” gibi
bir şeyler diyor biri, sonra bir bakıyorsun yirmi beş bin kişi izlemiş! Bunları uzun zamandır takip ediyordum, sonunda Esra’ya bahsettim. Mesela bir çocuk çıkmış yardırıyor; LGBTİ haklarından da konuşuyor, dedikodu
da yapıyor, gullüm de yapıyor, yanda hep bir kol görüyorsun. Meğer o kolun sahibi annesiymiş; ekrana gelip “Kızım, uyuşturucu kullanmayın, kurban olayım” diye de translara sesleniyor. Öteki dönüp, “Anne bir çay koysana” diyor… Tipik bir Anadolu ailesi… İzlerken şaşırıp kalıyor insan. Bu örnekleri izlerken da sosyal medya konusuna eğilmeye karar verdik. Çok da güzel bir isim bulduk o bölüm için, ‘Ah Sanal Dünya’.

Tüm bu tabloya baktığınızda, önümüzdeki dönemle ilgili neler söylemek istersiniz?

EÖ: Tabii ki konuştuğumuz tüm bu konular, yıllardır verilen mücadelenin kazanımları. Biri çıkıp “yok ol” dediğinde yok olmayacak kadar büyük, uzun yıllardır devam eden bir mücadele var burada. O yüzden de bir tarafı kapatırlarsa diğer taraftan sızacağız, yapacak bir şey yok, varız çünkü!

OB: Yasaklar var diye konuşmayı unutmadık biz. Yoldaşlığı da unutmadık, birbirimize sarılmayı da unutmadık, insanlara derdimizi anlatmayı da. Yasaklıyız deyip susmadık, sessiz kalması zor bir konu bu zaten. Hiçbir zaman hiçbir LGBTİ’yi susturamayacaklar, günün birinde bunu fark ederler umarım.

Paylaş