SÖYLEŞİ: DİLEK AYDIN
Önce biraz filmin yapım öncesi aşamalarından bahsedelim. Nasıl karar verdiniz ‘Nolya’yı filme dönüştürmeye?
Üniversite yıllarımın başından beri yanımda her daim bir defter ve bir kitap taşımaya gayret ederim. Can Yayınları da Cep Kitapları yayımlamaya başlamıştı ve ben de Semih Gümüş’ün övdüğü hikâye yazarı Cemil Kavukçu’yu merak ediyordum. Onun ‘Nolya’ öyküsünü cep kitabı olarak aldım, yıl 2006’ydı. Hikâyenin sinematografik potansiyeli ve özgünlüğü beni çarptı ama hem şartlar gereği hem de sinemasal olarak çekilmesi daha kolay ve uygun olduğu için, ilk kısa filmimiz Ayak Altında’yı önce çekmemiz gerekti. Ayak Altında’dan sonra Nolya’yı sinemasallaştırma konusunda kendimize daha çok güvendik ve ağırlıklı olarak tek mekânda geçen bir film çekmek bizim için motive edici bir meydan okuma olacaktı ve yola koyulduk.
Adaptasyon süreci nasıl oldu? Cemil Kavukçu’yla birlikte mi çalıştınız?
İlk kısa filmimizdeki en zayıf iki unsur senaryo ve oyuncu yönetimiydi -oyuncu yönetiminde biraz ilerleme kaydettiysek de sorunumuz hâlâ devam ediyor. Zaten bir yazarla işbirliğine çok önem veriyorduk ve bir hikâye uyarlaması olunca, doğrudan yazarıyla iletişime geçtik. Çünkü kalemi çok sade ve kuvvetliydi; hikâyenin bende bıraktığı hissi en iyi anlayacak kişi de oydu. Rahmetli Ömer Kavur’un dediği gibi, uyarlamalarda yazar ile yönetmenin ruh birliği çok önemlidir, birlikte uyarlamasalar da. Cemil Kavukçu teklifimizi kabul etti. O kabul ettikten sonra ben de onun dünyasını daha iyi kavrayabilmek için Cemil Bey’in tüm kitaplarını okudum. Sonrasında kafamdakini somut bir şekilde anlatabilmek için senaryonun ilk kaba versiyonunu yazdım. Birkaç aylık bir süreçte yaklaşık 6-7 kez buluştuk ve senaryoyu son haline getirdik. Arada bir karakterleri daha iyi anlayabilmek için tenha bir birahanede ya da Cemil Bey’in yazlığında birer bira da yuvarladık.
Filmin çok güçlü bir oyuncu kadrosu var, hemen hepsi ekranlardan ya da tiyatro sahnelerinden tanıdığımız oyuncular. Oyuncu seçimi nasıl oldu? Son zamanlarda tecrübeli oyuncular kısa filmlerde gittikçe daha çok boy göstermeye başladılar ama sen ikna konusunda bir sorun yaşadın mı?
Açıkçası filmin senaryosu ve ilk kısa filmimiz Ayak Altında, oyuncuları ikna etme konusunda epey yardımcı oldu. Daha önce anlaşıp beni bir süre peşinden koşturan 1-2 ünlü oyuncu da oldu ama ben de dedim manyak mıyım, niye peşlerinden koşuyorum, bir kere evet denildikten sonra herkes kendini filme adamalı; bu yüzden de onlara birlikte çalışamayacağımızı bildirdim. Filmde çalışma şansına eriştiğim oyuncular senaryoyu çok sevdiler ve hemen kabul ettiler. Set öncesi dört tam gün okuma provası için zamanlarını ayırdılar, sette bazı fikirlerim kafalarına yatmadığında bile onları denediler.
Filmin siyah-beyaz, grenli görüntüleri, hikâyenin sürreal tarzına uyuyor. Peki filmi 16mm çekme kararını nasıl verdiniz? Sonuçta giderek azalmakta olan bir format ve özellikle Türkiye’de 16mm çalışmak kolay değil.
Evet, filmi Türkiye’de siyah-beyaz 16mm çekmek çok zordu, bu stok artık Türkiye’de ne satılıyor ne de herhangi bir laboratuvarda yıkanıyor. Bu konuda Kodak ve Fransız ortağımız destek oldu. Açıkçası hikâyeyi ilk okuduğumda bu filmin kirli bir estetiği olmalı, zamanı ve mekânı yokmuş hissi vermeli diye düşündüm. Hemen siyah-beyaz, grenli 16mm estetiğine karar verdim, hikâyeyi görüntü yönetmenime okuttum, onun da onayını aldım. Görüntü yönetmenim siyah-beyaz estetiği ve tekniği üzerine uzun zaman çalıştı, Dagur Kári ve filmi Tutunamayanlar’ın (Voksne mennesker, 2005) görüntü yönetmeni Manuel Alberto Claro ile yazışarak tecrübelerini sorduk. Benim en takık olduğum mevzulardan biri, öz-biçim ilişkisi. Bir ressamın ne tür boya kullandığı eserin sonucuna nasıl etki ediyorsa ve yaratımın bir parçasıysa, ben de filmin gerektirdiği estetiği sağlamak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini düşünürüm. Ancak bütçeler el vermiyorsa filmi gerçekleştirmek için alternatif yollar düşünülmeli, format çok önemli ama fetişleştirilmemeli.
Filmi yapmak için aldığınız fon desteklerinden bahseder misiniz? Sanıyorum özellikle filmin 16mm olarak gerçekleştirilmesinde çok katkısı olmuştur bu desteklerin. Genel olarak Türkiye’de kısa filme yapılan destekleri yeterli buluyor musunuz?
Film, bakanlığın amatör yapım desteğine ve ‘Geleceğin Sineması’ senaryo desteğine layık görüldü. Ama her zamanki gibi en büyük desteği karşılıksız olarak emek verenler, jenerikte gördüğünüz ekibimiz, kiralama firmaları, laboratuvarlardı; Ayak Altında’dan beri desteklerini esirgemiyorlar, onlara minnettarız. Filmi sonlandırmamız uzun bir sürece yayıldı. Mart 2009’da çektiğimiz film ancak Ocak 2011’de dünya prömiyerini yapabildi. Türkiye’de hâlâ bakanlığın amatör yapım desteği dışında kısa filme verilen düzenli ve kurumsal bir destek yok, kişisel ilişkilerle sektör bileşenlerini ve ekiplerini ikna etmeniz gerekiyor. Avrupa’da bir sürü eyalet ve devlet fonu var kısa film alanında; kısa filmleri satın alan televizyonlar, ön yapım aşamasında para yatıran kanallar ve sadece kısa film yapan yapımcılar var, bizim Fransız ortağımız gibi. Türkiye’de TRT uzun metraj filmlere ön yapımda ortak olmaya başladı ama aynısını henüz kısa filmler için yapmıyor, mutlaka başlamalı. Türkiye’de uzun metraj çekmiş yönetmenlerin tekrar kısa film çekmemesinin nedenlerinden biri de maddi geri dönüşü olmayan bir filmin yapımını üstlenirken tekrar tekrar yıpranmak ve insanlara borçlanmak istememeleri. İdeal bir yapı ve kısa film de yapan yapımcılar olsa eminim uzun metraj yönetmenleri de kısa film yönetmeye devam ederler. Kısa filmin uzun metrajdan tek farkı süresi olmalı.
Film bir Türkiye-Fransa ortak yapımı, özellikle Türkiye’de çekilen kısa filmlerde pek rastlamadığımız bir durum. Bu bağlantıyı nasıl kurdunuz? Böyle bir işbirliği içinde olmak nasıldı?
2007 İstanbul Kısa Film Festivali’nde bir Fransız kısa film yapımcısına Ayak Altında’nın DVD’sini vermiştik. Birkaç ay sonra filmi çok beğendiğine ve filmin TV dağıtımını üstlenmek istediğine dair bir e-mail attı. Daha sonra bir festival için Fransa’ya gittiğimde birlikte zaman geçirip karar verdik. Filmi ARTE/ZDF ve Canal+ gibi birçok kanala sattılar. Onlara yeni bir projemiz olduğunu söylediğimde birlikte yapmak istediler, senaryo ve kaba kurguyla ilgili fikirlerini belirttiler, filmin yıkanma sürecini takip ettiler, tüm festival ve TV satışının maliyetini üstlendiler, fonlara başvurdular. Mesafeden dolayı yer yer zorlu ama toplamda keyifli bir süreçti. Yaş olarak benden çok daha tecrübeli oldukları halde tüm fikirlerini çok uygun bir dille ifade ettiler ve kararlarımıza da tam destek verdiler. Uzakta da olsa kısa filmde bir yapımcınızın olması güzel bir şey.
2007’de yaptığınız Ayak Altında birçok festival gezmiş ve ödüller almıştı, şimdi Nolya da gayet başarılı bir çizgide ilerliyor. Filmleriniz için nasıl çalışıyorsunuz? Bir yandan piyasada da kamera arkası işler yapıyorsunuz, bu iki durum birbirini nasıl besliyor, ya da besliyor mu?
Piyasada daha çok bir derdi olup film yapan yönetmenlere asistanlık yapıyorum, hepsinden farklı metotlar görüp kendime uyarlıyorum. Ama yönetmenlik neticede kendi filmini yaptığın sürece öğrenebileceğin ve ilerletebileceğin bir şey. Nolya’yı çektiğimde henüz tecrübesiz bir asistandım ama görüntü yönetmenimle ilk filmimizdeki tecrübelerimizin üzerine katarak ve son ay içinde de diğer ekibi dahil ederek Nolya’yı çektik. Diğer setlerde çalışmak, yoldaşınız olacak yeni insanlarla çalışmanıza ve bazı sorunların çözüm yollarını erkenden görüp sonradan deneme-yanılma yapmamanıza yardımcı oluyor. Ama herkes kendi yöntemini buluyor. Ben ve görüntü yönetmenim, filme dair bir sürü detayı halletmeden önce kimseyi dahil etmiyoruz, ön hazırlığa çok önem veriyoruz çünkü bir kısa filmde ön hazırlıkla birlikte toplam iki haftasını size verebiliyor ekibiniz. Biz kafamızdaki A planını hazırlamış olduğumuz için ekibin katkısı ve fikirleriyle birlikte, gerektiğinde B planı üretmek çok daha kolay oluyor.