Çiğdem Vitrinel: Kaybedilen Bir Oyunu Sürdürmek

Paylaş
cigdem_vitrinel_web

İlk uzun metrajı Geriye Kalan, Çiğdem Vitrinel’e geçtiğimiz yıl Altın Portakal’da ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü kazandırmıştı. ‘Öteki kadın’ anlatısını ahlaki yargılardan kaçınarak kuran Geriye Kalan, evlilik kurumu, burjuva ahlakı ve ataerkil yapı içinde kadının durumu üzerine sözünü sakınmayan bir film.

Söyleşi: Senem Aytaç, Berke Göl
Fotoğraf: Derya Koç

Geriye Kalan’ın Antalya’daki ilk gösteriminin üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Bu sürecin uzaması, filmin seyirci karşısına çıkması konusundaki heyecanınızı azalttı mı?
Biraz. Üzerine bu kadar zaman geçince film o ilk coşkusunu yitirdi tabii. Oysa Antalya’da yarışırken seyirci ve jüriyle birlikte seyrettiğim o ilk gösterimde çok heyecanlıydım. Kalpten gitmeden nasıl çıktım o salondan bilmem. Film, süreç içinde başka festivallere de gitti. Farklı seyirci profilleriyle karşılaştı. Filmin genel olarak nasıl tepkiler alacağını üç aşağı beş yukarı biliyorum artık. O ilk taze heyecanım yok o yüzden. Şu anda yaptığım sadece duygusal olarak tekrar o tepkilere hazırlanmak. Bilmiyorum ne kadar takip ettiniz filmle ilgili yorumları ama biraz manipülatif bir iş oldu aslında Geriye Kalan. Olumlu, yapıcı yorumlar aldığı kadar kimilerince kadın düşmanı, erkek düşmanı gibi eleştiriler de aldı. Zaten daha senaryo aşamasında, özellikle finali üzerine bu tarz uyarılar almıştım. Kadınları tek, homojen bir grupmuş gibi kabul eden, içine doğdukları hayatın sanki onlar üzerinde hiçbir etkisi yokmuş gibi gören bakış açısı kadın karakterler üzerinde çeşitleme yapmanıza izin vermez. Onları ya mağdur göstermenizi ister ya da erkekleri baştan çıkaran, düzeni bozan şeytan kadın. Oysa Geriye Kalan’da kadınların ait oldukları ekonomik sınıfın ve erkeklere olan maddi bağımlılıklarının altı çizildiği için, hayatta güvencesi olmayan insanların temel kaygılarıyla birlikte izliyorsunuz aşka yeri kalmayan bu üçlü hikâyeyi. Çünkü ben tam da bu noktada kadınların da tıpkı erkekler gibi bütün insanların sahip olduğu iktidar, güç, çıkar ilişkilerinin içinde olduklarını, bu mülkiyetçi sistemin kadınların üzerinde de bozucu bir etki yaptığının gözden kaçmaması gerektiğini düşünüyorum.

Ne açıdan kadın düşmanı buldular filmi?
Çok klasik bir örnekle açıklayacak olursam, sinemada kadınlara biçilen rol genellikle ‘Lady Macbeth’ gibi ‘azmettiren’ rolleridir. Suçu kendi işlemez, arkada sinsi sinsi dolaşıp fitne fücur yaparlar. Oysa Geriye Kalan’da kadın suçu kendi elleriyle işliyor. Direkt olarak olaydan sorumlu tutuluyor. Bazı insanları bu rahatsız etmiş olabilir.

Ama aslında erkek egemen sistemin tetikçisi gibi düşünülebilir Sevda karakteri. Sonuçta her şeyi o sistemi korumak adına yapıyor.
Evet, Sevda tam da toplumun, devletin yaratmak istediği kadın. Evliliği, yuvayı, çocukları korumak da neymiş, basbayağı suça dahilsin işte. Kadınlarla ilgili iki genelleme var. Bir tarafta kutsallaştırılma, melek, masum olarak görme, diğer tarafta şeytanın ta kendisi, kötücül, sinsi bir varlık olarak tanımlama. Bu iki uç noktadan herhangi birinde durduğunuz zaman, arada insanı kaybedebiliyorsunuz. İnsanı belirli koşullar yaratır. Bir erkek nasıl parasız, aç, çaresiz kaldığında herhangi bir suça daha yakınlaşıyorsa, aynı şey kadınlar için de geçerli. Kadınlar maddi ve manevi anlamda büyük bir yoksunluk yaşıyorlar ve çok fazla manipüle ediliyorlar, bu da onların karakterini, bir insan olarak duruşlarını bozuyor. Toplumun organik bir parçası olan kadınların suça dahil olmadıklarını söylemek, aslında onları görmezden gelmenin başka bir yolu.

Geriye Kalan’ın çıkış noktası bahsettiğiniz bu kadınlık durumunu mu tartışmaktı, yoksa bu üç karakter arasındaki ilişkiyi anlatmak mı?
Evlilik üzerine çok fazla yalan var. Oysa ortada bir kurum var ve kadınlar da temel ihtiyaçlarını oradan sağlıyorlar. Film daha çok evdeki kadını eleştirme isteğinden doğdu. Evli bir kadın olarak Sevda’nın konforunu, o düzeni koruma eğiliminden, kaybetme korkusundan çıktı hikâye. Sevda için bir tür zorunluluk bu; kocası olmadığı zaman, başında bir erkek olmadığı zaman, dışarıda onu ürkütücü bir hayat bekliyor. Fakat bu korunaklı dünyadan çıkmamız gerekiyor. Ama bu konuda çok kesin reçeteleri olan bir film de değil Geriye Kalan; durumu resmediyor ve bunları konuşmak istiyor sadece.

Filmin kadınla ilgili de, erkekle ilgili de tam olarak bir ahlaki yargıda bulunmamızın önüne geçtiğini ve olayın toplumsal boyutunu öne çıkardığını söyleyebilir miyiz?
Filmdeki karakterler temel ekonomik gerçekler üzerine kurulu, o yüzden de hiçbiri ne tamamen masum ne tamamen suçlu. Aslında sinemada çok rastladığımız, klişe bir hikâyesi var filmin: Evli bir çift var, sonra devreye başka bir kadın giriyor. Ama benim temel meselem bu olmadığı için ahlaki anlamda hiçbirini yargılamıyorum. Zuhal niye evli bir adamla ilişkiye giriyor? Duygusal ilişkilerle ilgili bu anlamda ahlaki bir kriterim yok. Beni ilgilendirmiyor. Ben daha çok Sevda’yla ilgileniyorum. Sevda’nın, kocasının başka biriyle birlikte olduğunu öğrendiğinde verdiği tepki nereden kaynaklanıyor? Sadece sevgiden kaynaklandığını söylemek, kadınlarla ilgili realiteyi görmemek demektir. Sevda meseleyle yüzleşebilir, gerçek hayata çıkıp orada kendi ekonomik gerçeklikleriyle mücadeleye girişebilir ya da bize hep öğretildiği şekilde, öngörüldüğü gibi yuvasını korumaya uğraşabilir. Ona biçilen rol bu çünkü. Bence işin en trajik yeri tam burası. Sevda iyi biri mi, kötü biri mi, bunu anlayamıyoruz. Tam da ona öğretildiği gibi davranıyor çünkü.

Peki Sevda’nın biraz obsesif bir karakter olarak çizilmesini nasıl yorumlamalıyız? Daha sıradan, ortalama bir kadındansa uç bir karakter olması, izleyicide kısa yoldan “Sevda böyle biri olduğu için böyle aşırı bir şey yapıyor, ailesini korumak için her şeyi göze alıyor” düşüncesini de uyandırabilir mi?
Bence o alan, ev içi, çok konuşulmadığı, deşifre edilmediği için böyle söylüyorsunuz. Çünkü aslında ev işi ve çocuk büyütmek sürekli tekrar eden, 24 saate yayılan, o kadar tekdüze, o kadar yıpratıcı işlerdir ki, orada bütün kadınlarda bir çeşit obsesyon gelişiyor. Ev emeği, görünmez emek kavramları üzerine çalışanlar bunun basit bir edim olarak ele alınmaması, ev işinin yarattığı zihinsel yıpranmanın da altının çizilmesi gerektiğini özellikle söylüyorlar. O takıntılı hal pek çok ev kadınında vardır aslında. Ama Sevda en nihayetinde bir film karakteri. Zuhal ile arasındaki farkı ortaya koymak istiyordum. Aynı şekilde şu da sorulabilir: Zuhal’in evi niye bu kadar dağınık ve bakımsız? Zuhal tek başına yaşıyor. Hem çalışıp hem çocuk büyüten bir kadın eviyle o kadar ilgilenemez. Fiziksel bir imkânsızlıktır bu. Ben öyle bir evde büyüdüm mesela. Babanın çalıştığı, annenin evde oturup sürekli lezzetli yemekler pişirdiği ve mütemadiyen toz aldığı bir ev değildi. Ama dediğim gibi ben hikâyenin derdini daha net anlatabilmek için mekânın ve karakterlerin altını fazladan çizdim.

Uğur Vardan filmle ilgili bir yazısında Claude Chabrol’ün adını anıyor. Chabrol de hep burjuva ailesiyle ve suçla ilgilenir, malum. Ama eninde sonunda bir şekilde intikam alır burjuva ahlakını temsil eden karakterlerinden. Geriye Kalan’da da benzer bir eleştiri var muhakkak ama bunu düzenin devam ettiği bir finalle yapıyor.
İlk filmimle Claude Chabrol’le aynı cümle içinde anılmak bile benim için büyük keyif, onu söyleyeyim. Beğendiğim bir yönetmendi. Özellikle şimdi ilk elden hatırladığım Seremoni (La cérémonie, 1995) filmi alt sınıftan karakterlerine karşı hiçbir duygusal zaafa kapılmadan yaptığı sağlam burjuva eleştirisiyle çok etkilemişti beni. Ama benim filmimin bu kategoride değerlendirilmesini doğru bulmuyorum. Daha önce de Geriye Kalan’ı orta sınıf eleştirisi üzerinden değerlendirmek isteyenler olmuştu. O zaman da şunu söylemiştim: Benim baktığım yerden, kadınlar hangi ekonomik aralıkta yer alırlarsa alsınlar alt sınıfın üyesidirler. Sevda ve Zuhal’e baktığınızda da, ikisinin hayat koşulları Cezmi’nin gönül tercihlerine göre her an yer değiştirebilir. Cezmi onu boşarsa Sevda kendini birden ‘öteki kadın’ınkine benzer bir hayat mücadelesinin içinde bulabilir. Kadınların ait oldukları sınıf babaları ve kocaları üzerinden tanımlanır. İstatistiklere göre dünya gelirinin yüzde 90’ı, üretim araçlarının yüzde 99’u erkeklerin elinde ve kadınların gündelik harcadıkları emeğin yüzde 87’si karşılıksız emek içinde tanımlanıyor. İstatistiklere güvenmeyebilirsiniz ama bu rakamları ne kadar esnetirseniz esnetin kölelik ilişkisini tanımlamaktan kaçamazsınız. O yüzden diyorum, benim için kadınlar nerede olurlarsa olsunlar alt sınıfın üyesidirler diye. Bu sistemi bu şekilde kabul ettikleri sürece de her zaman kaybedecekler. Alıştığınız gözlerle baktığınız zaman Geriye Kalan’ın finali düzenin devam etmesi olarak okunuyor. Oysa ben Sevda’ya şunu sorabilmek için böyle hain bir final yapmayı göze aldım: Baştan kaybettiğin bir oyunu sürdürmek için neden bu kadar çabalıyorsun? Evlerin içindeki bu mücadeleden elimizde duygusuz sevişmelerden, içi boşalmış hayatlarımızdan başka ne kalıyor?

Kadın hikâyesi anlatmanın zorluğu meselesine girecek olursak… Sinemamızda Zuhal gibi karakterler görmeye pek alışık değiliz. Filmi yaparken daha önce yapılmış filmlerden, var olan karakterlerden beslendiniz mi?
Bu soruya cevap verirken hep biraz çekiniyorum. İlk filmini çekmiş birisi olarak bu soruya hayır diye cevap vermek fazla cüretkâr geliyor bana. Sinemayla uzun zamandır ilgilenen birisi olarak elbette etkilendiğim, sevdiğim pek çok yönetmen ve film var. Ama kendi hikâyemi anlatmak için yola çıktığımda sinema tarihinde ne Zuhal’in ne Sevda’nın muadili olacak bir karakter bulamadım. Ama bunun sadece benim yaşadığım bir sorun olduğunu zannetmiyorum. İster edebiyatçı, ister sinemacı, ister ressam olsun, bir kadın kadın olarak var olma meselesini kendisine dert edindiği ve dönüp geçmişe baktığı zaman özgün bir dil yaratabilmek için yararlanabileceği çok az kaynak bulabiliyor. Latife Tekin’in güzel bir lafı vardır: “Tıpkı yoksullar gibi kadınlar da tarihsizdir. Kadınların tarihi reddetmeleri gerekiyor çünkü tarihi erkekler yazdı.” Bir kadın kendini yaratmak için yola çıktığında, kendisine sadece beyaz, orta sınıf, hetereoseksüel erkekleri merkez alan bütün o dili, söylemi, sanatın ve siyasetin tarihini reddetmelidir. Ama nasıl, hangi yöntemlerle ve yerine ne koyarak? Benim için temel mesele buydu. Ama bu bir kerede, bir filmle, birkaç kitapla çözebileceğimiz bir sorun değil. Çünkü bu düzeni doğallaştıran ve meşrulaştıran düşünme biçimleri elbette bizim zihnimizi de kirletmiş durumda. Dolayısıyla yapabildiğim tek şey sendelemeyi, kaybolmayı, dilimin sürçmesini göze almak oldu. Kendimi, Sevda’yı ve Zuhal’i bütün kafa karışıklıkları ve tutarsızlıklarıyla birlikte serbest bıraktım. O yüzden ortaya pek alışık olmadığımız karakterler çıkmış olabilir.

Filmin konvansiyonel bir dili olduğunu söyleyebiliriz. Feminist edebiyat geleneğini düşündüğümüzde, dili yapıbozuma uğratmak gibi de bir dert de vardır örneğin.
Ben bir teorisyen ya da dilbilimci değilim. Benim daha çok sezgilerimle ilerlediğim bir alan bu. O yüzden ne kadar başa çıkabildiğimi bilmiyorum gerçekten. Feminist dil üzerine çalışmalar çok heyecan verici ve zihin açıcı. Özellikle Aydınlanma felsefesi, Marksist sınıf çatışması, Hegel’in diyalektiği gibi bütün üst anlatıları, kavramları hiyerarşik olarak düzenleyen düalizmi reddeden, yapıyı parçalarına ayırarak birlik içindeki iktidar mekanizmalarını ve onun ürettiği dili çözen post yapısalcı kuramları elbette ki dikkate almamız gerekiyor. Plastik sanatlarda, tiyatroda, heykelde, edebiyatta postmodern feminizmin çarpıcı örneklerine rastlıyoruz. Mesela en önemli örneklerinden biri Marge Piercy’nin ‘Zamanın Kıyısındaki Kadın’ romanıdır. Bu romanda yazar bütün kavramların yer değiştirdiği, kadın/erkek , anne/baba, çocuk/yetişkin olmak gibi bütün karşıtlıkların ortadan kalktığı ütopik bir evren çizer. Ve bunu yaparken de İngilizcedeki ‘his/her’ gibi üçüncü şahıs zamirleri yerine kişi anlamına gelen ‘per’ zamirini kullanır. Dili yapıbozuma uğratır yani. Bunun sinemadaki karşılığını henüz bilemiyorum. Ama şundan eminim ki algılamadaki ve hikâyeye bakış açısındaki değişim o dili ister istemez bozacaktır. Hata yapmaktan korkmadan film çekmeye devam etmek gerektiğini bu yüzden düşünüyorum. Benim şimdilik durumum ancak yine bir feminist şair olan Adrienne Rich’in dizeleriyle açıklanabilir: “Bu dil zorbaların dili/yine de yaklaşabilmek için sana/gereksiniyorum ona.”

Şimdilik konuşabildiğim dil bu ve inatla anlatmak istediğim şeyler var.

Söyleşiyi deşifre eden Çiğdem Erdöl’e teşekkür ederiz.

Paylaş
 

One Response