Güliz Sağlam ile Söyleşi: Uluçay’ın Optik Düşleri

Paylaş

guliz-saglam22009 yılında kaybettiğimiz Ahmet Uluçay’ın hikâyesini anlatan Tepecik Hayal Okulu, tıpkı Uluçay’ın ‘kımıldakları’ gibi hem fantastik hem gerçekçi bir belgesel. Güliz Sağlam’ın yönetmenliğini yaptığı filmin vizyona girmesi, belgesel sinemanın seyirciyle buluşması adına önemli bir gelişme.

Söyleşi: Senem Aytaç

Fotoğraf: Gözde Onaran

Yapımcılığını İlker Berke’nin, yönetmenliğin Güliz Sağlam’ın yaptığı Ahmet Uluçay belgeseli Tepecik Hayal Okulu’nun hikâyesi 2000’lerin başına kadar uzanıyor. İlk uzun metrajının çekimlerini yeni bitirmiş Uluçay’a doktorlar beyin ameliyatı olması gerektiğini söylüyorlar. Sağlam ve Berke’nin ise, tam o sıralarda Uluçay’ın filmlerini daha iyi koşullarda çekebilmesi için kısa bir belgeselle onun adını duyurma fikri düşüyor akıllarına. 2009’da Uluçay’ın vefatından beri ise artık bambaşka bir amaç için, onun anısını yaşatmak, hayal gücünü, sinema tutkusunu, azmini insanlara bulaştırmaya dair bir sorumluluk duygusuyla yollarına devam ediyorlar. Nihayet bu yıl tamamladıkları Tepecik Hayal Okulu, açılışını 33. İstanbul Film Festivali’nde yaptı, 7. Documentarist’te FIPRESCI ödülünün ve 25. Ankara Film Festivali’nde En İyi Belgesel ödülünün sahibi oldu. Güliz Sağlam’ın filmi, büyük bir yönetmenin mirasına sahip çıkıyor. Yitip gitme riski taşıyan çekilmemiş senaryolardan, basılmamış bir romandan, kim bilir içinde daha ne kıymetli şeyleri barındıran notlardan, restore edilmesi gereken filmlerden oluşan, sahipsiz bırakılmış büyük bir mirasa.

Ahmet Uluçay’la tanışmanız nasıl, ne zaman oldu? Bir belgesel yapma fikri ne zaman ortaya çıktı?
90’ların sonunda, 2000’lerin başında İlker Berke aracılığıyla tanıştık. İlker onun kısa filmlerinin görüntü yönetmenliğini yapıyordu. Hafta sonları Ankara’dan geliyordu onların köyüne; hem birlikte çalışıyorlardı hem de çok güzel, yakın bir dostlukları olmuştu. Ben o dönem yeni yeni yönetmen yardımcılığı yapıyordum. İstanbul’da İlker’le beraber çalışmıştık. Ahmet Uluçay’dan bahsediliyor, ben de kısa filmlerini görmüş ve çok etkilenmişim. İlker aracılığıyla ben de tanıştım Ahmet Uluçay’la. Sonrasında, Almanya’dan gelen bir ekiple çalışırken ekip arkadaşlarımdan birine Ahmet Uluçay’dan, kısa filmlerinden bahsettim. Elindeki uzun metraj senaryolarından ve bir ortak yapımcı aradığından bahsettim. O zaman çekmek istediği bir hikâyesi vardı, bir kısmı Almanya’da bir kısmı Türkiye’de geçiyor. O filmin ortak yapım olmasını çok istiyordu. Almanya’dan ortak yapımcı bulabilir miyiz diye düşünmeye başladık. Benim de oradan aklıma geldi, Ahmet’in kısa filmlerini tanıtan, ne kadar yetenekli olduğunu gösteren, hayal gücünü ortaya koyan bir belgesel yapsak, böylece adı duyulsa dedim. Almanya’dan gelen ekipten bir arkadaşım Frank Massholder’le tamam dedik, bir ön çekim yapalım, onunla bir yerlere başvuralım, sonra projeyi geliştirir, daha iyi bir ekipmanla çekeriz. Fakat tam biz çekimlere başlayacakken Ahmet’in beyin ameliyatı gündeme geldi. Epilepsisi zaten vardı, onu biliyorduk ama artık doktorlar beyin ameliyatının kaçınılmaz olduğunu söylediler. Ve çekimlerin başlangıcıyla ameliyat süreci çakıştı. Biz yine de vazgeçmedik çekmekten çünkü bir taraftan da şöyle bir durum vardı tabii: İlker, ben, o zaman İstisnai Filmler’de (ifr) çalışanlar, hep Ahmet’in yanındaydık. O hastaneden bu hastaneye gidiliyor, doktorlar bulunuyor, tavsiyeler alınıyor. O bürokrasiye de girdik. Bir taraftan da küçük bir kamerayla kayıt yapıyorduk. Frank yapıyordu çekimleri daha çok. Turist gibi göründüğü için kamera konusunda kimse ona zorluk çıkarmıyordu. Ahmet ameliyat oldu, iyileşme döneminde biraz İstanbul’da kaldı, sonra da köye döndü. Sonunda yaptığımız kısa videoyla arte gibi bir iki televizyon kanalına filan başvurduk ama kimse ilgilenmedi.

Sonra işin ucunu bıraktınız mı?
Gerekli desteği bulamayınca işi erteledik biraz, ben yine filmlerde çalışmak zorundaydım, geçim derdi malum. Ama bir türlü yapım desteği bulamadık ve aradan hakikaten uzun bir zaman geçti. 2009’da Ahmet’i kaybedince bu filmin ne olursa olsun tamamlanması gerektiğine karar verdik İlker’le birlikte. Kültür Bakanlığı’na başvurduk, oradan yapım desteği çıkınca da yeniden başladık çalışmaya.

Tekrar köye dönüp ek çekim mi yaptınız o dönemde?
Tabii tabii. Ama Ahmet hayattayken de köye birkaç kez gitmiştik. Annesiyle, babasıyla konuştuk. Onların hiçbiri şu anda hayatta değil; hatta filmdekilerin çoğu hayatta değil artık, o yüzden ciddi bir arşiv değeri var filmin. Bir tek eşi Ayşe’yle görüşmeme izin vermedi Ahmet. Bu tavrına çok şaşırmış ve içerlemiştim açıkçası o zaman Ahmet’in, çünkü Ayşe çok önemli Ahmet’in hayatında, o olmadan çok eksik olur film diye düşünüyordum. Ayşe’yle o zaman konuşmuş, sen olmazsan olmaz bu film demiştim. Görüntü vermek istemediğini söyledi. En azından ses kaydı alalım, dedim. Ahmet gelip buna da müdahale etti, benim de tüm hevesimi kırdı bu durum. Ancak yıllar sonra yapabildik Ayşe’yle röportajımızı.

tepecik

Ahmet Uluçay

Peki Ahmet Uluçay’ın mesela hastane sürecini çekmenizle ilgili tavrı nasıldı?
Tüm o hastane sürecinde sinemadan bahsetmek ona çok iyi geliyordu, motivasyonunu yükseltiyordu. Birileri hep yanında, kamera var. Ahmet’in en belirgin özelliklerinden biri de nerede olursa olsun sinemadan, edebiyattan konuşmayı, senaryolarını anlatmayı çok sevmesiydi. O hastaneler arasındaki bekleme sürecinin sıkıntısını azaltıyordu bizim çekim yapmamız. Hatta filmin ismi ‘Inside Ahmet Uluçay’ olacaktı o zamanlar. Ahmet’in kafasının içi, hayal dünyası, rüyaları, beyin ameliyatı olması, tüm bunları birleştirmiştik kafamızda, o yüzden hep yakın çekim yapmıştık mesela. Şimdi olsa o kadar yakın plan çekmezdim ben ama o zamanki ana izleğe göre öyle tercih etmiştik. Eğer o zaman tamamlayabilseydik filmi, çok daha başka bir film olurdu gibi geliyor şimdi düşününce. Çok deneyimli de değildim o zamanlar belgesel alanında.

Aslında çok mahrem bir süreç olduğu için, yakın planlar içerikle örtüşüyor bence. Peki, sonuç olarak geçirdiği ameliyat oldukça tehlikeliydi. O süreci çekerken siz kendinizi nasıl hissediyordunuz, ahlaki çekinceleriniz ya da Ahmet Uluçay’ın durumuyla ilgili korkularınız oluyor muydu?
Çok çekincemiz yoktu aslında çünkü Ahmet fiziksel olarak çok iyiydi; kendisiyle ve sinemasıyla ilgili belgesel yapılması fikrinden de çok memnundu. Tabii ameliyatın çok riskli olduğunun farkındaydık ama çekim süreci neredeyse o ağır durumu hafifletti. Biz bir belgesel çekiyoruz havasında da değildik hiç. Evet, kamera vardı ve kayıt yapıyorduk. Tam olarak ne çıkacağını da bilmiyorduk. Zaten ameliyat sonrasında daha planlı bir çekim sürecine gireriz diye düşünüyorduk. Bizim için en büyük zorluk ameliyat sürecinin uzamasıydı; oradan oraya sevk ediliyordu sürekli, bizi asıl o kısım uğraştırdı. Bir de bu kadar yetenekli bir adam var, yaptığı filmler ortada, bu sürünme hali neden diye düşünüyorduk. Sağlık sistemi, ekonomik zorluklar çok belirleyiciydi Ahmet’in hastalığında.

Peki o dönemde çektiğiniz görüntülerin ne kadarını kullandınız ya da kullanabildiniz filmde?
O zaman mini dv bir kameramız vardı, henüz hd kameralar yoktu. Toplam on beş saatlik görüntü vardı elimizde. Ama tabii aradan geçen zamanda bazı görüntü ve sesler bozulmuştu. Neyse ki, çok istediğimiz halde teknik nedenlerle kullanamadığımız bir yer çıkmadı. Ama sesleri düzeltmekle çok uğraşıldı. Sonra da ek çekimler yaptık.

Belgeselin ses ve görüntülerinin teknik kalitesi yüksek değil belki ama insan izlerken yadırgamıyor, belki de Ahmet Uluçay’ın filmlerinin ruhuna uygun bir hava kattığı içindir.
Evet, öyle bir algı var. Onun filmleri de öyle zaten, biz de öyle çalıştık, kimse yadırgamadı durumu. Ahmet Uluçay’ın en büyük isteği teknik olarak istediği koşullarda, istediği şartlarda çekebilmekti filmlerini. Pek öyle olmadı maalesef, onunla ilgili yaptığımız belgeselin de koşulları aşağı yukarı aynı oldu.

Filmde konuşan herkesin kendini ifade etme gücü çok etkiledi beni izlerken. Bir de o köyde o üç kişinin birbirini bulmuş olması da çok etkileyici değil mi?
Evet, ilk olarak İsmail Mutlu’yla başlıyorlar sinemaya. Projeksiyon makinesi yapalım, kamera yapalım, diyorlar. İsmail Bey teknik konularda çok yetenekli ve her şeye açık. Diyor ya filmde de: “Aklımızda bir ışık yanardı, yapalım, yaparız derdik.” Projeksiyon makinesi yapmaya kalkmak ve yapmak, o kısıtlı koşullarda müthiş. Onun da bir rahatsızlığı var maalesef, o dönem gittiğimizde köye görüşememiştik mesela. Diğer arkadaşları Şerif Akarsu da bu işlerden elini eteğini çekmiş tamamen. Bir manifaturacı dükkânı var. Artık hiçbiri sinemayla ilgilenmiyor. Hayatlarının bir dönemine girmiş sinema, çok da ciddiye almışlar, çok kafa yormuşlar ve Ahmet’in gidişiyle de birden bitivermiş her şey.

Öyle kurak bir ortamda kendini yetiştirmiş olması çok hayranlık uyandırıcı zaten, nasıl olmuş da bu adam böyle olmuş?
Bunu görüntülerin hareket etmesine bağlıyor hep. Görüntülerin hareket etmesine hayran olmuş, büyülenmiş. O büyülenmeyle başlıyor sinema macerası. Çocukluğunda anlatılan hikâyelerden, dinlediği masallardan çok etkileniyor ama bir de çok okuyor, kendisi de üstüne çok şey katıyor. Edebiyatın, resim sanatının sinemada öneminin farkında. Resimle, şiirle, edebiyatla uğraşıyor. Bunlardan beslenerek çekiyor filmlerini. Bence o bizi çok etkiliyor ve hayran oluyoruz. Ciddiye alıyor çünkü yaptığını ve aynı zamanda ne yaptığının da çok farkında.

Çocukken epilepsisi yok değil mi, sonradan çıkıyor ortaya?
Yok, daha sonra ortaya çıkıyor. Epilepsi hastalığı hayatını zorlaştırıyor ama bir taraftan da sinemasını etkiliyor. Hatta epilepsi kriziyle ilgili olan Epilectic Film’i yapıyor. Epilepsi krizi geçiren bir kameranın hikâyesi. Kamerayı o kullanmış, oynamış. Kurgusunu, Mustafa Preşeva’yla yapmışlar. Ahmet ve arkadaşları çok uğraşıyorlar, filmleri izlensin, bilinsin, istiyorlar. Anadolu Üniversitesi’ne gidişleri, filmi orada göstermeleri, oradan gelen destek çok önemli mesela devam etmelerinde.

‘Bozkırda Deniz Kabuğu’ üzerine çalışmaya ne zaman başlamıştı?
Ahmet’in elinde ‘Bozkırda Deniz Kabuğu’ ve ‘Kuzey Masalı’ senaryoları en başından beri vardı. Hatta Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ın senaryosu henüz yoktu ben onu tanıdığımda. ‘Bozkırda Deniz Kabuğu’ ile başlamak istiyordu, fakat ifr ilk film için daha düşük bütçeli bir senaryo yazmasını istemiş. O da oturmuş hemen yazmış. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ın ardından hastalığı ilerliyor, beyin ameliyatı süreci başlıyor. ‘Bozkırda Deniz Kabuğu’ filmini gerçekleştirebilmek için çok uzun süre uğraşıyor. Bir yapımcı da buluyor ama yine ekonomik koşullar, yapım desteği bulma sürecinin uzaması, bu arada hastalığının ilerlemesi yüzünden filmin çekimlerini tamamlayamadan aramızdan ayrılıyor.

Çekilen görüntüleri izlediniz mi siz ya da onları kullanmayı düşündünüz mü? O görüntüler kimde şimdi?
O zamanki yapımcısında. Bazı teknik nedenlerden dolayı kullanamadık onları. Yeri gelmişken şunu söylemek istiyorum, kısa filmlerinden parçalar kullanırken bile çok zorlandık. Filmlerin bazıları Betacam’a aktarılmış ama çok görüntü kaybı var. ifr neyse ki bazı kısa filmlerini Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ın dvd’sine almış ama onların da çözünürlüğü düşük. Biz belgeselde kullanmak için daha iyi bir aktarma makinesi bulduk ve tekrar aktardık, biraz daha düzeldi. Yine de filmler iyi durumda değil; restore edilmeleri gerekiyor. Çok masraflı bir iş olduğundan da bunu ancak Kültür Bakanlığı yapabilir. Bunu hep gündeme getirmeye çalışıyoruz, o filmlerin hakikaten düzgün bir şekilde aktarılıp, restore edilip, saklanması gerekiyor. Türkiye sineması açısından çok önemliler. Kısa filmlerinden bir tanesine ise hiç ulaşamadık. Fikir Ayşe’nin, ağaca film şeritlerini asıp Hıdrellez’de dilek tuttuğu, bu adam uzun metraj film çeksin de kurtulalım, dediği film, Uzun Metrajın Resmi. Youtube’da çok düşük çözünürlüklü bir hali var, onu kullanamadık haliyle. Sormadığımız yer kalmadı, film yok. Bu çok acı. Ödül de almış kısa film yarışmalarından.

Senaryoları, notları, romanı eşi Ayşe’de herhalde değil mi?
Evet, Ayşe’de notları, senaryoları var. Ama biraz dağınık ve eksikler var. Senaryoların farklı versiyonları var ama birbirine karışmış. Bir de ‘Küller ve Kemikler’ diye basılmamış bir romanı var. Son birkaç sayfası kayıp ama yine de basılırsa çok iyi olur.

Sizin filmi çekme deneyiminize dönecek olursak, aslında başta söylediğiniz bir şeyi açmak istiyorum. Kadın işçilerin direnişleriyle ilgili birçok film yapmış bir belgeselci olarak, aslında ‘maço’ denebilecek bir erkek yönetmenin filmini yapma deneyimi hakkında neler söylemek istersiniz?
Bizim Ahmet’le aramızdaki en büyük sürtüşme erkek egemen sistemin sonuçları üzerinden çıkıyordu zaten. O zamanlar fark etmiştim, ilk filmlerinin üretim sürecinde yer alan Ayşe’den ve kızından hiç bahsetmiyordu; sadece İsmail ve Şerif varmış gibi anlatıyordu. Açıkçası biz de çok sonra öğrendik bir sürü şeyi. Oysa zaten evin dışına çıkamadığı için, köyden gelen tepkilerden çekindikleri için –dalga geçiyor köydekiler çünkü, çok sıkıntı çekmişler o bakımdan– evin içinde çalışıyorlar, alt katta hep beraber, Ayşe’yle, çoluk çocukla. Bu açıdan filmle kurduğum ilişki benim için gerçekten ilginç ve zorlu oldu ama kendi bakış açımı yansıtabildiğimi düşünüyorum. Şu da var: Biz 2002’de böyle bir işe girişmiş olmasaydık benim bu filmi sonradan yapmam mümkün olmazdı. Ama artık bir kere başladıktan sonra bu bizim üzerimizdeydi artık, yapmak zorundaydık. Tek başına da yapılmıyor bu işler. İlker Berke’yle birlikte yaptık iyi ki, o da Ahmet’in sinema macerasının içinde yer almış ve Ahmet’i çok iyi tanıyan bir insan.

Tepecik Hayal Okulu’nun asıl izleği ‘bir tutkunun peşinden gitmek’, hem de ‘her şeye rağmen’ gitmek. Ahmet Uluçay ‘her şeye rağmen’ giriyor sinemaya ve devam ediyor. Kendisi de söylüyor zaten, bir derdi, söyleyeceği bir şey var ve onu söylemek için kendine sinemayı seçiyor. Bu ‘tutkunun peşinden gitme’ meselesi filmin de asıl meselesi. Ama körü körüne değil tabii ki, bilinçli olarak gitmek. Bu anlamda bu filmle Türkiye sineması arasında da bir bağlantı kuruyorum. Çok fazla filmin üretilmesi iyi bir şey ama acaba gerçekten derdi olup da bunu sinemayla ifade etmek isteyenlerin filmleri mi bunlar, yoksa bir hikâye bulduk, bir an önce çekelim de yönetmen olalım diyenlerin mi, merak ediyorum. Bu film bir taraftan bu soruya cevap arıyor, bir taraftan da her alanda mücadele ettiğimiz erkek egemenliğine dokunuyor.

Bence çok dengeli yapıyor zaten film bunu, Ahmet Uluçay’ı anlatmanın önüne geçmiyor ama bu konuyu da görmezden gelmiyor.
Çünkü o durum da görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçek. En çok soru da bununla ilgili geliyor söyleşilerde. Herkes çok şaşırıyor buna. Ya böyle bir adam, sinemayla uğraşıyor, hayal gücü bu kadar geniş, niye karısına izin vermiyor, niye kızını okula göndermiyor, bunu neye bağlıyorsunuz, diye soruyorlar. Erkek egemen sisteme bağlıyorum, başka neye bağlayabilirim? Ayrıca, Ahmet Uluçay özelinde de değil. Birçok yönetmen için benzer şeyler söyleyebiliriz, sinema sektöründe de kendini oldukça belli eden bir durum bu. Ahmet’in huyu öyle diye değil yani.

Paylaş