Heinz Peter Schwerfel ile ‘Sinema ve Sanat: Bir Aşk Hikayesi’

Paylaş

heinz_peter_schwerfel‘Sinema ve Sanat: Bir Aşk Hikayesi’ adlı kitabın yazarı Heinz Peter Schwerfel, İstanbul Film Festivali’nde deneysel sinema üzerine ‘Serbest Radikaller’ başlıklı bir söyleşi gerçekleştirmişti. Schwerfel, 11 Mayıs’ta Dirimart ve Santralistanbul’da görme şansına erişeceğimiz Shirin Neshat sergisinin de küratörü. Schwerfel’le, kitabının temel mevzusunu, çağdaş sanat ve sinemanın ilişkisini konuştuk.

SÖYLEŞİ: EVRİM KAYA

RES yayınlarınca Türkçeye kazandırılan ‘Sinema ve Sanat: Bir Aşk Hikayesi’ adlı kitabın yazarı Heinz Peter Schwerfel, Dirimart için gerçekleştirdiği projeler sayesinde Türkiye’de tanınan bir isim. Esasen, 1982 yılından itibaren Jannis Kounnellis, Alex Katz, Daniel Buren gibi sanatçılar ile Cees Nooteboom, Jean Baudrillard ve Peter Sloterdijk gibi yazar ve düşünürler üzerine çektiği monograf belgeselleri ile biliniyor. İstanbul Film Festivali’nin konuğu olan ve ‘Serbest Radikaller – Deneysel Sinema Üzerine Bir Söyleşi’ etkinliğinde sinema ve çağdaş sanatın kesişim noktalarından bahseden Schwerfel, İstanbul’da hem kitabını tanıttı hem de 11 Mayıs’ta Dirimart’ta açılacak Shirin Neshat sergisi için hazırlıklarını sürdürdü. Bu arada biz de kendisiyle bir söyleşi yapma şansı bulduk.

Kitabın ismi ‘Sinema ve Sanat: Bir Aşk Hikayesi’. Bu ilişkiyi bir aşk hikayesi olarak yorumlamanızın arkasında ne gibi nedenler var? Aşk sanki ayrılıp birleşmeleri, kavgaları, iktidar çatışmalarını da içeren bir kavram.
İktidar çatışmaları demek abartılı olur ama aklımdan geçen tam olarak şuydu:  Almancada Beziehungskiste dediğimiz bir şey var: ilişki kutusu. Aşk ilişkilerinde kıskançlık, aldatma vardır, bir taraf diğerini baştan çıkarır. Bu anlamda ben duygusal iktidar çatışmalarından söz ediyorum. Bir de çok eski bir hikaye bu, geçen yüzyılın başından beri devam ediyor. Sinema yeni bir araç olarak ortaya çıktığında onu ilk deneyenler Man Ray gibi, Hans Richter gibi sanatçılardı. Bu yüzden ben bu ilişkiyi kimi zaman birinin, sonra ötekinin güçlü taraf olduğu uzun soluklu bir aşk hikayesi olarak görüyorum. Bazen bir taraf ayrılmak isteyip de geri dönüyor, bazen başka birini baştan çıkarmak istiyorlar. Bir öyle bir böyle olmuş bir ilişki. Hikayenin başında çok yoğun yaşanan anlar olmuş. İnatla sinemaya girmek isteyip başarısız olan sanatçılar var. Mesela Dali’nin Spellbound’da mutlaka Hitchcock’la çalışmak istemesi gibi. Sonra arkası gelmemiş. Ya da Andy Warhol Hollywood’a girmek istemiş, başaramamış. 90’larda Cindy Sherman bir sinema filmi çevirdi, David Salle bir film çekti. İkisi de başarısız oldular. Bu işi bir şekilde başaran bir tek Julian Schnabel oldu belki ama bir hedef olarak kaldı hep iki taraf için de: Hem sanatçılar sinemaya girmek isteyip durdular, hem de sinema sanattan çalmaya çok çalıştı.

Sanattan kastınız belli ki güzel sanatlar. Kitapta da bahsettiğiniz üzere filme yedinci sanat demek gibi bir adet vardır. İnanmıyor musunuz siz buna?
Fransa’da öyle söylenir, doğru. Bir anlamda inanıyorum çünkü büyük sanat yapıtları olan büyük filmler var. Eisenstein, Antonioni benim için büyük sanatçılar aynı zamanda. O anlamda ben de Fransızlar’a katılıyorum: sinema sanat olabilir. Ama olmak zorunda değil, çünkü bir yandan da büyük bir endüstriden söz ediyoruz. Sinemacıların yüzde doksan beşi aslında endüstriyle ilgili insanlar. Asla Spielberg’den bir sanatçı olarak söz etmem. Hollywood’u bir hammadde olarak kullanmış olan çok sanatçı var, sanatla oynamayı seven filmler de var. Coppola, Lucas ve Spielberg Kurosawa’nın son filminin yapımcılığına soyundular, yani sinemacılar sanata bakıyor ve sık sık ilgileniyorlar. Ama doğrusu, bugün sanatçı olduklarını söylememizi sağlayacak bir el yazısına sahip yönetmen kalmadı pek. Gittikçe de azalıyor.

Kitabı Türkçe baskı için güncellemişsiniz. Neler değişti?
İki açıdan güncelledim: Yeni isimleri en azından bahsedecek kadar içermeye çalıştım. Mesela Steve McQueen üçüncü filmini çekiyor, halbuki ben 2004te kitabı yazdığımda daha başlamamıştı. Bir de, Türkiye’yi çok bilmiyorum ama en azından bildiğim isimleri eklemeye çalıştım. Kutluğ Ataman, Nuri Bilge Ceylan gibi. Nuri Bilge Ceylan’ın çok sanatsal bir film dili olduğunu düşünüyorum. Resme dayanan bir sineması var ve bu anlamda çok önemli. Işıklandırması, manzarayı kullanması, kompozisyonu resimden bağımsız düşünülemez. Ataman ise yeraltından, eşcinsel, militan sinemadan geliyor, bu yüzden önemli. Bir de tabii sanatçı olarak da film yapmayı sürdürüyor.

Türkiye’de Garibaldi projesi diye bilinen, yine sanatla sinemanın kesişimi ile uğraşan bir projeye küratörlük yaptınız. Buradaki işler nasıl seçildi?
Bu proje sinemacıların yaptığı gibi kurmaca ve hikaye içeren filmler yapan sanatçıları bir araya getiriyordu. İsmi de zaten Storytellers / Hikaye Anlatıcıları. Yani belgesel, deneysel filmler yerine bildiğimiz kurmaca sinemadan ilham alan ve hikayelerini anlatmak için yeni diller yaratmaya çalışan insanların filmlerini gösterdik. Her sanatçı bir açıdan farklıydı; örneğin Isaac Julien ressamdı ve kamerasından ışığına bir ressam bakışı belirgin olarak hissediliyordu.  Salla Tykkä gibi başka sanatçılar sinemadan ilham almışlardı, Hitchcock’tan etkilenmiş olsa da kendine ait bir kurmacası vardı Tykkä’nin. Aslında bütün program yeni bir görüntü dili yaratmak isteyen sanatçılar için kurgulanmıştı.

Kitapta gerçekliğin sinemadan çekildiğini, televizyona ait bir değere dönüştüğü tespitini yapıyorsunuz. Oysa gerçeklik iddiasında olan filmler de var ve televizyonun gerçeklikle ilişkisi de epey sorunlu…
Bence sinema algının belirli bir türüdür. Tüm yönetmenler yapay bir şey yapar. Gerçeklik başka bir şeydir; her şey sahnelenmiş, planlanmış, oynanmışken gerçeklikten söz etmenin anlamı yoktur. Sinemanın belgesel bir gerçekliği yoktur, ama bir yandan da opera gibi, tiyatro gibi bir kurmacadan da söz etmiyoruz, bu anlamda büyük bir gösteri de değildir. Sinema gerçeklikle o gösterişli kurmacanın ortasında bir yerde durur. Varsa da kendine has bir gerçekliği vardır. Sosyal algının bir türü olduğunu unutmamak gerekir. Ne tam olarak gerçeklikle bağı olan ne de olmayan bir şeyle karşılaştığımız bir çeşit deneyimden söz ediyorum. Ama bir yandan da böyle bir deneyim olarak tanımlanan sinemayı kaybetmeye başladık. Onun yerine opera gibi büyük, gösterişli yapay kurmacalara yaklaşıyor film. Birtakım eski fikirlerin ustalaşmış bir elden çıkan tekrarları var, o yüzden de gerçeği algılama işlevini yitiriyor. Televizyon da gerçeklikten uzaktır elbette, ama o gerçeklikle farklı bir biçimde oynar. Tamamen manipüle edilmiş bir gerçekliği vardır televizyonun ama belgeseller de öyle değil midir zaten?

Siz de belgesel filmler yapıyorsunuz. Siz nasıl çalışıyorsunuz belgesel yaparken?
Ben de yapay bir gerçeklikle uğraşıyorum. Bir anlamda gerçekliğe yaklaşmaya çalışıyorum, ama bu birebir gerçekliği yeniden kurmaya çalışmakla olmaz. Yine de bir derecelendirme yapmak mümkün galiba. John Cassavetes gibi tamamen yapay olup da gerçeklik yanılsaması yaratan işler yapsanız da Coppola’yla kıyaslayınca gerçekliğe daha fazla yaklaştığı doğrudur. Ben sanat ve kültürü konu alan belgeseller yapıyorum ve elbette sanatın gerçekliğine bir şekilde yaklaşmaya çalışıyorum. Ama tamamen kurmaca bir yolculuğa çıkıyorum aslında. Amacım izleyiciyi normalde ilgisini çekmeyen bir sanat eserine bakması yönünde baştan çıkarmak oluyor. Gerçekliği kopyalamak değil kurmaca bir yolculuk yaratmak. Asıl yaptığım iş sahnelemek, bunun hep farkındayım. Sinemada gerçekliğe yaklaşma iddiasında olan okullar var. Bu aralar ‘Berlin Okulu’ gerçekçilik iddiasında. Halbuki hepimiz biliyoruz ki bu gerçekçi filmlerde her şey basbayağı yalandır. Christian Petzold’u ele alalım… Ben bu filmleri çok seviyorum ama yapaylıklarının altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçekliği yeniden kurmak mümkün değildir, kimin daha çok yaklaştığını da bilmiyorum. Şunu biliyorum: gerçekliğe en kısa çizgiyle ulaşılmaz. Petzold oyuncu kullanarak, yani dolambaçlı yoldan giderek bir belgeselciden daha çok yaklaşıyor olabilir. Onun yaptığına gerçeklik diye bakmak yanlıştır. Bugün edebiyatta bir otobiyografi modası var. Elbette çoğu yalan dolu, kim gerçekliği anlatabilir ki? “Gerçek bir hikaye” dendiğinde de biliyoruz ki söz konusu olan asla gerçek bir hikaye değildir.

8 yıl boyunca Köln’de sanat filmleri bienali KunstFilmBiennale’nin direktörlüğünü yaptınız. Bundan biraz bahseder misiniz?
Önce şunu söyleyeyim: Bienal bitti ama Nisan sonunda yeni bir organizasyon var. Adı Kino der Kunst, ‘Sanat Sineması’. Münih’te gerçekleşiyor. Biraz Storytellers’a benziyor, yani yalnızca kurmaca ve hikaye ile çalışan sanatçıların filmlerini gösterecek. KunstFilmBiennale hem sanat filmlerini, belgeselleri hem de sanat statüsü olan sinema filmlerini içeriyordu. Yani sanatsal anlamda alışılmışın dışında bir özelliği olan filmleri de. Aslında müzeler sanat filmleriyle dolu, bu gibi filmler yapan bir sürü de insan var, özel bir şey yapıyor değiliz. Kitapta da gösterdiğim gibi şu an havada böyle bir şey var. Aşk hikayesinin mutlu bir ânını yaşıyoruz, sinema ve sanat iyi anlaşıyorlar.

Peki bunun pazar açısından bir karşılığı var mı yoksa desteklerle sürdürülen bir şey mi?
Pazar anlamında düşünürsek, sanatın durumu çok iyi. Çok şey satılıyor, hatta iyi sanat, talebi karşılamaya yetmiyor. Ama film yapan sanatçılar satışı pek kolay olmayan bir iş yapmış oluyorlar. Aslında ben bunu olumlu bir şey olarak görüyorum. Yani sanatçı filmleri başka işler gibi hızla metalaşamıyorlar. Bu da bir çeşit açıklık, özgürlük anlamına geliyor. İkincil bir pazar yok, mesela Shirin Neshat’ın bir enstalasyonunu açık arttırmada satamazsınız. Koleksiyonlara, müzelere satılıyor ve orda da kalıyor bu işler. Ben olumlu bulsam da sanatçıların hoşuna gitmiyor elbette, çünkü çok para kazanmak stabil olmalarını sağlar, böyle bir güvene gereksinim duyuyorlar. Tanıdığım sanatçıların çoğu kendi filmlerinin yapımcılığını da yapıyor, bu da zor bir iş. Boya için on avro harcayacakken masraf birden on bin avroya çıkmış oluyor. Bir filme 200.000 dolar bütçe gerekiyorsa çeşitli yollar bulunuyor ama. Müzelere önceden satmak vs. Elbette kolay değil; film pahalı bir araç, biliyoruz bunu zaten.

11 Mayıs’ta açılacak bir Shirin Neshat sergisinin küratörlüğünü yapıyorsunuz şu an. Bu sergiden bahseder misiniz biraz?
Shirin Neshat bugüne kadar Müslüman bir ülkede hiç sergilenmemiş. Ana teması hep Batı ile İslam toplumu arasında bir yüzleşme olan bir sanatçı için çok tuhaf bir durum bu. İran gibi sert bir İslam rejiminden gelmesi önemli tabii, ama genel olarak İslam kültürüyle ilişkisi var. Hem eski videoları hem de hiç gösterilmemiş fotoğrafları kullandığımız bir sergi bu. Arap Baharı’ndan sonra Mısır’da çektiği fotoğraflar var ki daha önce sergilenmedi onlar. Shirin için bir İslam ülkesinde sergilenmek çok önemliydi, bunu göz önünde tutarak, daha çok ortaklıkları öne çıkaran seçimler yaptık. Rumi gibi şairleri, Doğu müziğini çok kullandık.

Paylaş