Hüseyin Karabey’le ‘Sesime Gel’i Konuştuk: “Barış Uzun Sürer”

Paylaş

huseyin-karabeyHüseyin Karabey, ikinci uzun metrajı Sesime Gel’de (Were Dengê Min), bir babaanneyle torununun çıktığı/çıkmak zorunda bırakıldıkları bir yolculukla baş başa bırakıyor bizi. Hikâyeyi dengbejlerin anlatımıyla çerçeveleyen yönetmen, masalsılıkla gerçekçilik arasında bir üslup tutturuyor. Sesime Gel 5 Aralık’tan itibaren sinema salonlarında.

Söyleşi: Berke Göl, Ali Deniz Şensöz

Fotoğraf: Duygu Aytaç

Hüseyin Karabey, dünya festivallerini gezen ve çok sayıda ödül kazanan ilk uzun metrajı Gitmek: Benim Marlon ve Brandom’u takiben birbirinden çok farklı türlerde işlere imza attı. Unutma Beni İstanbul’un yapımcılığını ve artistik yönetmenliğini üstlendi, Rakel Dink’in konuşmasını temel alan animasyon Hiçbir Karanlık Unutturamaz’ı yönetti, F Tipi Film projesine bir kısa filmle katkıda bulundu ve nihayet ikinci uzun metrajı Sesime Gel’le karşımızda. Prömiyerini şubat ayında Berlinale’de yaptıktan sonra İstanbul Film Festivali’nde yarışan film, 90’lar Türkiye’sinin en karanlık günlerine dair bir öyküyü, nispeten iyimser bir yaklaşımla ele alıyor. Kadim dengbej geleneğinden beslenirken Kürt meselesini yer yer gerçekçi, yer yer masalsı bir anlatımla işleyen bir yol filmi olan Sesime Gel, “silahların gömülmesine” yaptığı vurguyla barışın yanında saf tutuyor. Öte yandan o silahların hâlâ orada durduğunu hatırlatarak, sürecin kırılganlığı ve çetrefilliğine de dikkat çekmiş oluyor. Hüseyin Karabey filmin yapım aşamasına, estetik ve politik tercihlerine dair sorularımızı yanıtlarken, doğal olarak içinde bulunduğumuz çözüm süreci ve bundan sonrasına dair görüşlerini de paylaştı.

Sesime Gel’in uzun ve meşakkatli bir yapım süreci oldu. Biraz bu süreçte yaşananlardan bahsederek başlayalım mı?
Bize hep “ilk filmin başarılı olursa ikinci filmi daha rahat çekersin” dediler. Benim ilk filmim Gitmek Türkiye’de ve yurtdışında beğenilmiş, önemli ödüller almıştı. Sesime Gel onun hemen arkasından 2009’da hayata geçirmek istediğim bir projeydi. Senaryo aşamasında her şey çok iyi gitti aslında. Film Cannes Atelier’ye seçildi, Cinelink’ten senaryo ödülü aldı, Köprüde Buluşmalar’dan destek aldı ama Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün Sinema Destekleme Kurulu projeye destek vermedi. O dönemin kurul üyeleriyle görüştüğümüzde “Durum zaten hassas, senaryoda da askerler köye baskın yapıyor. Bu, hükümeti ve askeri zor durumda bırakabilir,” diyorlardı açık açık. Türkiye sinemasının yüzüncü yılında Berlin Film Festivali’ne kabul edildiğimizde bile paramız yok dediler. Normalde bir film A festivallerinden birine seçildiğinde devlet mutlaka maddi destek verir. Tabii bu bize özgü bir karar değildi, bu yıl kimseye destek verilmedi. Ama kısacası, yapım sürecinin bu tür engellerden dolayı uzadığını söyleyebilirim.

Sesime Gel dengbejlerin hikâyesiyle başlıyor. Ardından onların anlattığı bir başka hikâyeyi izliyoruz. O hikâyede de bir köy baskını ve sonrasında bir babaannenin torunuyla çıktığı yolculuk var. Senaryonun çıkış noktası dengbejlerin hikâyesi miydi, yoksa babaanneyle torunun öyküsü mü?
Benim filmlerimde biçim ve içerik hep yan yana gidiyor; burada da önce biri sonra diğeri gelmedi. Bana göre sinemada yeni bir şeyler yapmak pek mümkün değil artık. Ama özgünlük, otantiklik hâlâ mümkün. Kendi bildiğin hikâyeyi kendi bildiğin, duyduğun ya da tanık olduğun şekilde anlatmanın çok güçlü bir etki yaratabileceğini düşünüyorum. Ben dengbejleri çocukluğumdan hatırlıyorum. Gençlik yıllarımda da tanık oldum dengbej hikâyelerine. Ama o yoğun savaş döneminde dengbejlerin kültürü yavaş yavaş kayboldu. Daha sonra televizyonun, telefonun köylere girmesi de bir darbe vurdu onlara. Diğer yandan Kürt halkının bu geleneği bir bakıma “kurumsallaştırmasına” da yardımcı oldu. Yaşayan dengbejler azaldı belki ama onlara ulaşma şansımız arttı.

Kürtlerin güncel sorunları (ya da genel olarak toplumsal gerçekler) belirli bir dönem için ilgi çekici olsa da uzun vadede ilginçliğini kaybedebilir. O yüzden bence bir filmi sevmemizin ya da yapmak istememizin esas sebebi, hikâye anlatma biçimi olmalı. Dengbejler tanık oldukları olayları, duyduklarını ve öğrendiklerini yeni kuşaklara aktarıyorlar. Bazen de hikâyelerin bizzat kahramanları oluyorlar çünkü bir yandan da hayatın içindeler. Filmin biçimini oluşturan en önemli öğelerden biri, bizi bir hikâyenin, bir epos’un, bir masalın yaratılma sürecine tanık etmesi. Ben dengbejlerin anlatım tarzının sinemadaki karşılığını yakalamaya çalıştım.

Sözlü edebiyat geleneği, dengbejlik, hikâye anlatıcılığı Kürt yönetmenleri sizce nasıl etkiliyor?
Bence biz Kürt yönetmenler olarak henüz kültürümüzün yüzde birini bile anlatamadık; kültürümüzü anlatım biçimlerimize yansıtamadık. Belki isteğimiz, arzumuz var ama hâlâ kabul görmek için daha önce kabul edilmiş belirli formları uygulamamız gerektiğini düşünüyoruz. Ben de bu özeleştiriden yola çıkarak çok farklı bir şey yapmaya çalışıyorum.

Yani sizce Kürt sineması henüz kendi sesini bulamadı mı?
Yok, henüz bulamadı. Kürtler olarak büyük bir öfkemiz var; korkunç bir yaşanmışlık var ortada. Bu konudaki öfkemizi kusmak istiyoruz. Bunu yaparken de bazen konu, formun önüne geçebiliyor. Ben daha öğrencilik yıllarımdayken düşünüyordum bunu; “yaptığım işin içeriği formun önüne geçerse utanırım” diyordum. Ağır baskıların olduğu bir dönem olur, sadece ‘Kürtçe’ kelimesini kullanmak bile büyük bir devrimcilik olabilir. Ama bir sinemacı, bir sanatçı bunun ötesine geçmeli. Kürtçe şiir yazacaksa, o şiir yüzyıllar boyu okunabilecek bir Kürtçe şiir olmalı. Sinema için de aynı şey geçerli.

Filmin öyküsünü mitolojik bir arayış öyküsü olarak görmek de mümkün. Bu anlamda coğrafyayı kullanma şekliniz de öyküyü zamansız bir hale büründürüyor. Senaryoyu böyle bir yapı üzerine oturtmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz?
Hikâyeler birbirinden sadece coğrafi özellikleriyle ayrılıyor, aslında hepsi özünde aynı. O yüzden o yapıdan beslenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Onu da iyi bilirsen beslenebiliyorsun. Ben ‘yaratıcılık’ yerine ‘uydurma’ kelimesini kullanmayı seviyorum. İnsan bilmediği bir şeyi hayal edemiyor, görmediği bir rengi tasarlayamıyor, duymadığı bir hikâyeyi yazamıyor. Ama kendi deneyiminizle onu uydurabiliyorsunuz. Bu anlamda uydurma aslında pozitif bir kelimedir; bir şey uymuşsa kötü değildir, uymamışsa kötüdür.

Sonuçta filmlerimi Türkiye’de yaşayan insanlar için yapıyorum ama sonra bir bakıyorsun, film Milano’da Seyirci Ödülü alıyor. İstanbul Film Festivali’nde de Seyirci Ödülü almıştı, demek ki filmin duygusu geçiyor izleyenlere. Senaryo aşamasında hikâyeyi belki iki bin kişiye anlatmışımdır. Bir süre sonra bu hikâyenin çatışma olan bütün bölgelerde bir şekilde yaşandığını fark ettim. Bir Afgan yönetmen, Taliban’ın gitmesinden sonra Karzai’nin askerlerinin pek çok insanı gözaltına aldığını, Taliban’dan kalan silahları teslim etmelerini istediğini söyledi. Bizim filmdekine çok benzer bir olay. Bosna’da, Afrika’da, çatışmanın olduğu her yerde, savaş yüzünden sivil insanlar zarar görüyor ve çok benzer olaylar yaşanıyor.

Sesime Gel’de bir yanda Kürt meselesinin en katı gerçekleri, diğer yandaysa dengbej hikâyesinin masalsı ve iyimser havası var. Bu ikili yapı hakkında ne söylemek istersiniz?
Ben trajik ortamları daha trajik bir şekilde kullanmayı sevmiyorum çünkü hayatın kendisi öyle değil. Genel olarak kötü şeylerin kötü koşullarda yaşayan insanların başına geleceği algısı var. Mesela sinemada Afganları, Arapları düşünün, filmin sonunda hep bombalanırlar ya da daha korkunç şeyler yaşarlar. Ben her ülkenin her insanının yaşadığı yerin onun cenneti olduğuna inanıyorum. Çünkü orada bir yaşam oluyor. Bu çölde de olabilir, kutuplarda da olabilir. Bizimki gibi güzel, yeşil bir yerde de olabilir. Trajik şeylerin başımıza gelme sebebi farklı; buradaki tek sorun şu savaş. Kürdistan yıllarca bombalandı. “Üç ağaç için” çok büyük bir gürültü çıkardık mesela, protesto ettik, Kürdistan’da savaş yüzünden binlerce hektar orman yandı. Bu kimsenin umurunda değil çünkü kimse bunu bilmiyor, görmüyor. Ben kızmıyorum, özeleştiri yapıyorum. Bir sinemacı olarak bunları gösterebilsem, insanlar da demek böyle yerler de var, diyecek.

Karakterlerin yapısını belirlerken de etkili oldu bu düşüncem. Bu tür filmlerde izleyici olarak, böyle şeyleri yaşayan karakterlere genellikle acırız. Sesime Gel’in karakterleri acınacak karakterler değil. Biri ufak bir çocuk, diğeri yaşlı bir kadın ama ikisine de saygı duyuyoruz. Bir yandan da hayat devam ediyor ama onlar vazgeçmiyorlar hedeflerinden. Beni en çok etkileyen de bu. Dediğim gibi, hayatın kendisi de öyle. Başınıza bir trajedi gelir ama her gün ağlayamazsınız. Ertesi gün saçma sapan bir şeyden dolayı yeniden gülmek zorundasınızdır. Çocuğunuz ağlayınca ona yemek yapmak zorundasınızdır.

Malum, filmin başında gördüğümüz köy baskınının çok daha sertleri yaşandı 90’larda. Filmde –belki o masalsılıkla da ilişkili olarak– nispeten naif bir şekilde yansıtılıyor o olay. Türk izleyicilerin filmle daha fazla ilişki kurabilmesine ya da tam tersine Kürt izleyicilerin “yaşananları çok yumuşatmışsın” biçiminde eleştiriler yapmasına yol açtı mı bu tercih?
Evet, her iki tepkiye de rastladım. Dediğiniz gibi, Türkiye’de çok daha korkunçları yaşandı. Yaşlı insanlar çırılçıplak soyulup rezil edildi, köylülere dışkı yedirildi, evleri yakıldı, yıkıldı, öldürüldüler. Ama bütün baskınlar da böyle olmadı. Ben sadece çaresiz köylülerin silahlı bir grup karşısında ne kadar korkunç bir durumda kalabileceklerini göstermek istedim. Bütün film boyunca bir yerde silah patlayacak, birinin kafası uçacak duygusu hissediliyor. Bu duygunun varlığı bence yeterliydi. Sinemada şiddet grafik olarak, estetize edilerek gösterilmemeli bence.

Bu biraz da anlattığım hikâyeyle ilgili. Ama filmdeki askerlerin bir sonraki gelişlerinde ne yapabilecekleri de aşağı yukarı anlaşılıyor bence. Daha fazlasını göstermek başka bir hikâye anlatmak olacaktı. Belki o zaman o silah gömülmeyecekti ya da başka silahlar bulunup askerler öldürülecekti. Ama benim gösterdiğime benzeyen olaylar da birçok yerde yaşandı. Orada birinin ölmemesi, evlerin yakılmaması, daha fazla şiddetin gösterilmemesi askerleri daha sevimli ya da daha az suçlu yapmıyor. Önceki filmlerimde ben de o tür hikâyeler anlattım hatta, bu hikâyedeyse amacım ortamın ne kadar tekinsiz olduğunu anlatmak, şiddeti doğrudan göstermeden şiddetin yarattığı cendereyi hissettirmekti.

Bir sahnede kadınlar ekmek yaparken, erkeklerin gözaltına alınmasını konuşuyorlar. Gündelik hayattaki keskin çelişkileri yansıtan ve filmin otantikliğini artıran bu tür başka sahneler de var. Ayrıca profesyonel oyuncular yerine yerel halkı kullanmanızın da benzer bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Amatör oyuncularla çalışmaya nasıl karar verdiniz?
Kürtleri ya da ‘öteki’leri kabaca anlattığımız zaman hemen “propaganda yapıyorlar, solcu bunlar” gibi saçma sapan eleştirilere maruz kalıyoruz. Ben ‘gerçek’ten bahsedeceksem, kimsenin “böyle şeyler yaşanmadı” diyemeyeceği şekilde bahsetmeliyim. O yüzden bu filmde doğal mekânları kullanmak, insanların kendilerini canlandırmasına izin vermek benim için önemliydi. Mesela Feride Anne’yi (Gezer) orada bulduk. Feride Anne’nin eşi yirmi yıldır İnsan Hakları Derneği’nin yöneticisiymiş. Başlarına binlerce olay gelmiş zaten, filmde anlatılan hikâyeyi de o yüzden çok iyi biliyor kendisi. Ama aynı zamanda gerçekten de içine oyuncu kaçmış biri.

Bahsettiğiniz ekmek yapan kadınlar da Barış Anneleri’ydi. Savaşı, bütün acıları yaşamış, Van’ın köylü kadınlarıydı. Başlarına gelenler bilinçlenmelerini sağlamış ve kendilerini ifade etmelerini zorunlu kılmış. Dediğiniz sahne beni de çok etkiledi, orada yönetmenlik anlamında da önemli bir şey öğrendim ben. Bu tür bir gerçeklik kurmak istiyorsanız, karakterin sizin senaryoda yazdığınız şeyi gerçekten yapıp yapmayacağını bilmeniz gerekiyor. Mesela biz bazı sahneleri sadece bir iki tekrarda çektik. Çünkü çok iyi tespit edilmiş, çok iyi düşünülmüş, onlara uyan diyaloglar yazmışım, tak diye oynuyorlar. Ama senaryo için gerekli olan kimi sahneler de vardı ki, doğalarına uymuyordu, onları da kesinlikle yapamıyorlardı. Yapamayınca da üzülüyorlardı, sorunun kendilerinden kaynaklandığını sanıyorlardı. Halbuki ben yanlış yazmışım sahneyi ya da diyaloğu. Profesyonel bir oyuncu ne yaparsa yapsın onu uydurmaya çalışır, o yüzden de yazdığınız şeyin oraya uyup uymadığını fark etmeniz daha zor olur. Ama sıradan oyuncularla çalışıyorsanız onu zaten oynayamazlar, bir aksilik olduğu hemen anlaşılır.

Film son kısmında biraz susuyor ve daha çok karakterlerin dağdaki yürüyüşüne odaklanıyor. Bir noktadan sonra ritmin yavaşladığı yönündeki eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz? Filmdeki zaman ve ritim duygusunu nasıl tasarladınız?
Film üçe ayrılıyor aslında. Açılış bölümü insanı biraz daraltıyor, karakterlerin başlayacağı büyük yolculuğa motivasyon sağlıyor. Neden o yolculuğu göze aldıklarını görüyoruz orada. Bence insanların, özellikle de kimi profesyonellerin ritmin düştüğünü hissettiği kısım, bundan sonrasında günlük yaşamın rutini içindeki çabalarını gördüğümüz kısım. Ondan sonra film gerçeküstü bir yaşam ritmine giriyor. Oradan itibaren lineer bir zaman akışı da yok aslında, masalsı bir zaman akıyor. Jiyan (Melek Ülger) gibi biz de emin olamıyoruz dengbejlerin kör olup olmadıklarından. Film sanki öyküyü dinliyormuşuz gibi devam ediyor. Aslında farklı katmanları olan bir anlatım yapısı var filmin; biri tanık olduğumuz reel hikâye, bir diğeri tilkinin hikâyesi, bir diğeri de günlük yaşamdaki bir hikâyenin nasıl bir masala dönüştüğünün hikâyesi.

Projeye başlamanızdan bu yana çok şey değişti Türkiye’de, en azından görünürde. Her türlü eleştirimizi saklı tutmakla birlikte, çözüm süreciyle bazı şeylerin daha açıkça konuşulabilir hale geldiğini söyleyebiliriz. On yıl önce yapılsa çok daha sert bir film olarak görülebilirdi Sesime Gel, beş yıl önce farklı algılanırdı muhtemelen, bugünse bambaşka bir konjonktüre denk geldi. Siyasal şartlardaki bu değişim filmin yapım sürecini ve algılanışını nasıl etkiliyor?
Tabii ki herkesin aklına gelecek bu tür şeyler. Ama süreci ve geçmişi bilenler farklı bir yorum yapabilir. Esasında Kürtler 1993’ten beri barış sürecinde. Bu size komik ya da şaşırtıcı gelebilir ama Kürtler ellerindeki silahı bırakmak için her türlü yöntemi denediler. Yani onurlu bir şekilde bırakmak istediler elbette çünkü yok olmama mücadelesi veriyorlardı. 1993’te barış görüşmeleri oldu. Bunun sonucunda neler olduğunu biliyorsunuz; cumhurbaşkanları öldü, genelkurmay başkanları kazalar geçirdi. Ondan sonra yine bir çatışma dönemi, yine barış isteği, yine bir çatışma dönemi. Biz bu filmi çektiğimizde de Türkiye’de gerillalarla Türk ordusu arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyordu. “Barış geliyor, ben de filmini yapayım” gibi bir niyetle başlamadım projeye yani.

Aslında ben bu filmi Şemdinli’nin dağlarında çekmek istiyordum. Bölgedeki arkadaşlar orada çekmeyelim diye beni ikna etmeye çalışıyorlardı çünkü o dönemde çatışmalar devam ediyordu. “Burası öyle bir yer ki, ateşkes gelse buraya üç ay geç gelir” diyorlardı. Sonra Gevaş’ın dağ köylerinde bir yer bulduk, orası da 1999’a kadar ciddi bir gerilla alanıymış ve savaşı çok şiddetli yaşıyormuş. Sonrasında gerilla çekilmiş, o yüzden ortam nispeten sakindi.

Ben bunları şunun için söylüyorum: Barış süreci de uzun bir süreç olacak.ira’nın barış süreci on yıl sürdü. Bizim de önümüzde en az beş yıl daha var gibi geliyor bana. Daha da uzun olabilir çünkü bölge karman çorman. En büyük şansımız pkk’nin içinden bir silahlı grubun ayrılıp “hayır, biz savaşmaya devam etmek istiyoruz!” dememesi. Ahlaklı ve onurlu bir barışın gelmesi için yapmamız gereken, ufacık bir katkı sunmak. Filmdeki o silah boşuna gömülü değil orada. O ufak çocuk o silahın nereye gömüldüğünü bilmesine rağmen babasının başına bir dert gelmesin diye silahı çıkarmak istemiyor. Ama şunu unutmamak lazım, onursuz bir barışa kimse yanaşmayacaktır.

Peki bahsettiğiniz onurlu barışın sağlanması sonrasında nasıl bir Türkiye görüyorsunuz?
Türkiye’de Kürtlerin nasıl, hangi koşullarda yaşadığını bilmeyenler bilseler barış süreci daha hızlı gelişir diye düşünüyorum. Ben de o yüzden yaptım bu filmi. Barış sağlandıktan sonra yaşanmasından en çok korktuğum şey ise ırkçılık. Eskiden Kürtler “yoktu”, o yüzden Türkiye’deki ırkçılar ırkçı olduklarını kabul etmiyordu. Bundan sonraysa “evet varlar ama ben Kürtleri sevmiyorum” diyecekler, farklı türde bir ayrımcılık başlayacak. Sinemada da göreceğiz bunun etkilerini. Bence halihazırda da zaten oluyor, benim başıma gelen bir sürü şeyin, mesela en son Sesime Gel’in Altın Koza’ya kabul edilmeyişinin, bununla ilgili olduğunu biliyorum.

İnsan tanıdığı bildiği bir insana bu tür duygular besleyemez. “Kürtler kuyrukludur” meselesi de böyle çıkmıştır. Kürtlerin kuyruklu olmadığını görüyorsun. Onu göstermek, onu paylaşmak da bizim sorumluluğumuz. Bundan sonra yaşayacağımız en önemli sorun her alanda ırkçılık olacak. Kürtlerin varlığı kabul edildi, kültürel hakları kabul edildi, bazı şeyler yoluna girecek. Ondan sonra ırkçılıkla ilgili yasalar çıkacak, göreceksiniz. Bununla beraber şu da olacak tabii; zengin Türklerle zengin Kürtler, fakir Türklerle fakir Kürtleri sömürecek. Sınıflı bir toplumun yaşayacağı bütün aşamaları yaşayacağız yani, bu da bir gerçek.

Paylaş