Jehane Noujaim ile ‘Meydan’ Üzerine: “Hepimiz Oradaydık”

Paylaş

meydanMeydan  Mısır’da Ocak 2011’de başlayan ayaklanmayı, Tahrir Meydanı’ndaki direnişe katılan farklı bireylerin deneyimleri üzerinden, yorumu izleyiciye bırakarak takip eden bir belgesel. Yönetmen Jehane Noujaim,  devrimin seyri değiştikçe yenilediği filmini anlatıyor.

Söyleşi: Ege Edener
Fotoğraf: Beril Toper

Jehane Noujaim, daha önce Control Room ve Startup.com gibi projeleriyle ünlenen, hayatının bir döneminde MTV’de prodüktörlük yapmış, Arap Baharı’nın 2011 başında Mısır’daki direniş hareketini tetiklemesiyle birlikte de tekrar yönetmenlik koltuğuna dönmüş bir isim. Mısır kökenli Amerikalı yönetmen, daha önce birlikte çalıştığı D.A. Pennebaker ve Chris Hegedus’ın izinden Direct Cinema akımını benimsiyor. Direct Cinema, Kuzey Amerika kökenli belgesel filmler için kullanılan, daha çok gözlem yapan, hikâyesine müdahale etmeyen (ya da müdahale etmiyormuş gibi gözüken), röportajlara daha az yer vermesiyle kurmacaya daha yakın duran bir belgesel akımı. Amerikan Cinéma Vérité’si olarak da bilinen Direct Cinema, Fransız menşeili kardeş akımı Cinéma Vérité’nin aksine seyircisiyle konusu arasındaki ‘bariyerleri’ kaldırmayı amaçlayan ve hikâyesini katıksız bir dille ekrana yansıtan yöntemler bütünü. Jehane Noujaim bu akımın güncel halini temsil eden bir çizgiye sahip. Bu sebeple, Tahrir Direnişi’ni üç ana karakterin gözünden anlatan Meydan’ı (The Square, 2013) Direct Cinema’nın en taze ürünlerinden biri olarak niteleyebiliriz.

Kurgusuyla öne çıkan, karizmatik karakterleriyle izleyiciyi perdeye kilitleyen Meydan, Mısır siyasetinin farklı damarlarını ince ince arşınlayan hikâye parçacıklarına sahip, dipdiri bir film. Bu nedenle, yönetmeniyle buluştuğumuz Toronto Film Festivali’nde İzleyici Ödülü kazanması da pek şaşırtıcı değil. Öte yandan film Türkiye seyircisine, Kuzey Amerika seyircisine olduğundan daha çekici gelebilir. Yakın zamanda Gezi Direnişi’ni deneyimlemiş bireyler, benzer bir tecrübeyi yaşayan insanların hikâyesinden kendilerine yakın birçok öğeyi kolayca seçebilirler: Asli görevini unutan medya, demokrasi dersinden çakan bir hükümet ve kurtarıcı beklemek yerine kurtarıcı olmaya karar veren kitleler.

Meydan’ı yapmaya ne zaman karar verdiniz? Sizi bu filme yapmaya iten kişisel sebepler neler?
Öncelikle ben Mısırlı bir Amerikan vatandaşıyım. Tahrir Meydanı’na on dakika mesafede büyüdüm. Ailem halen orada yaşıyor. Daha 2007’de, oradaki ayaklanmalarla ilgili Egypt: We Are Watching You isimli bir film yapmıştım. 2010 sonlarında Tunus ve Cezayir’de başlayan başkaldırının ardından, o filmde birlikte çalıştığım dostlarımı arayıp neler olduğunu, Tunus’taki gibi bir patlama bekleyip beklemediklerini sordum. Halid Said’in işkence sonucu ölmesi bardağı taşıran damla olmuştu. O sıralar Davos’a davet edilmiştim ve Mısır’daki birçok üst düzey bürokrat orada olacağı için bu daveti kabul ettim. Fakat hiçbir lider gelmedi ve ben de Mısır’a giden ilk uçağa atladım. Ben Kahire’ye varmadan dört saat önce ordu sokaklara inmişti bile. Yolda askerler tarafından durduruldum ve arabamda arama yapıldı, eski filmimin dvd’lerini buldular. Gözaltına alındım, yaklaşık yedi saat sorguladıktan sonra beni serbest bıraktılar. Doğruca Tahrir Meydanı’na gittim ve orada harika bir enerjiyle karşılaştım. Müslüman, Hıristiyan, genç, yaşlı, seküler, İslamcı, her kesimden insan orada ülkelerinin geleceğini tartışıyorlardı. Ben de her şeyi kamera üzerinden tecrübe eden ve anlayan biri olarak meydanda hikâyesini anlatabileceğim insanları aramaya başladım. Bir yönetmen olarak, izleyicinin hikâyeyi karakterlerin duygusal yolculuğu olarak tecrübe etmesi gerektiğini düşünüyorum. Nihayetinde filmdeki bütün karakterlerle Hüsnü Mübarek’in düşmesinden 18 gün önce o meydanda tanıştım; ekibim, oyuncular, bütün herkes o meydandaydı.

Hikâyeyi tek bir kahraman yerine birçok karakter üzerinden etkileyici bir biçimde anlatıyorsunuz. Ayrıca tek bir dış ses yerine, birçok dış ses kullanıyorsunuz. Fakat yine de gözlerim filmde bir kadın karakter aramadı değil. Meydan erkek karakterlerin ağırlıkta olduğu bir film.
Biz ilk başta yedi kişiyi takip ediyorduk. Daha sonra o yedi kişiyi filmde gördüğünüz üç kişiye indirdik. Seçtiğimiz bu üç karakter derinlikli ve değişkendi, ayrıca hikâyeleri de çok ilginçti. Sonuç olarak kadın ya da erkek fark etmez, en iyi hikâyeleri seçmek zorundasınız. Mecdi’yle tanıştığımda çok etkileyici bulmuştum kendisini, herkesle çok iyi anlaşıyordu. Ayrıca yirmi beş yıldır örgütün içinde bizzat bulunmuş bir Müslüman Kardeşler üyesiydi fakat bunu ailesi bile bilmiyordu. Ve ben de, kendisini takip etmemize sıcak bakan bu tür bir karakterin önemli bir bakış açısı sağlayacağını düşündüm. Khaled Abdalla ise Uçurtma Avcısı’nın başrol oyuncusudur ve aktivizmle haşır neşir olan bir ailenin üçüncü kuşak temsilcisidir. Babası da büyükbabası da Mısır’da hapis yatmış. Kendisi bu dönemde aktörlük kariyerine ara vererek Tahrir Meydanı’nda yaşamaya başlamış.

Belgesel yaparken seni aydınlatan, şaşırtan karakterlerin peşine düşersin. Konuşabileceğin ve saatlerce sıkılmadan izleyebileceğin karakterleri, seni meraklandıran insanları seçersin. Bu üç insan da farklı özelliklere sahipti. Khaled kriz anlarında inanılmaz derecede yaratıcıdır. Ahmet gayet karizmatik ve en karanlık anlarda dahi iyimser. Ben bu insanların gözüyle izlemek istedim hikâyemi.

Kadın karakter meselesine gelince; filmde ara sıra gördüğünüz ve önceleri takip ettiğim Raciye Ümran, anaokulundan beri tanıdığım, insan haklarını savunan bir avukat. Olaylar sırasında gözaltındaki insanların serbest bırakılması için uğraşıyordu, bu yüzden de kamera onun için bir yüktü. Hem Müslüman Kardeşlerden çekiniyordu hem de gözaltındaki insanları kurtarma olasılığının yanında sürekli bir kamera olması yüzünden azalabileceğinden endişe ediyordu. Bu yüzden biz de onu çok az eklemleyebildik filme.

Yine Ayda El Kaşif isimli genç bir kadın vardı, onu da filmde ara sıra görüyorsunuz. Kendisi de bir yönetmen. Fakat bir süre sonra bazıları meydanda oturup durmaktan çok sıkıldı ve Ayda da, devrime başka türlü katkılar sunmaya karar verdi. Biz de, film sadece meydanla ve bu meydanın kullanımıyla ilgili olsun istediğimiz için sadece devamlı orada bulunan üç insanı takip etmeye karar verdik. Tek bir kişiyi takip etmeyi de düşünebilirdik fakat bu nispeten zor olurdu. Zira bu, lidersiz bir devrim. O yüzden herkes “sadece beni takip etme, diğer insanlara da fikirlerini sor” diyor. Eminim Türkiye’de ve Brezilya’da da benzer durumlar yaşanmıştır. Tek bir karakter veya tek bir dış ses bu filmdeki hikâye anlatıcılığıyla da bağdaşmazdı.

Dikte eden tek bir dış sesin olmayışı farklı unsur ve toplumsal kesimlerin bir araya gelmesine de olanak sağlamış. Film genel anlamda Amerikan Cinéma Vérité’sine yakın duruyor, gözlemci bir tavır benimsiyor. Hikâyeye müdahale etmek yerine, ‘duvardaki sinek’ dediğimiz yaklaşımı benimsemişsiniz.
Startup.com ve Control Room gibi filmlerimde de Cinéma Vérité tarzını seçmiştim, filmlerimi hep bu şekilde yaptım. Cinéma Vérité filmleri yapan D.A. Pennebaker ve Chris Hegedus ile de çalışmıştım. Başkasının sana anlatmasındansa gözlemleyen, ne düşünmen gerektiğini söylemek yerine sana hissettiren bir tarzdır bu; sen de karakterle birlikte tecrübe edersin hikâyeyi. Bu anlatım tarzında insanlarla röportaj yapmayı mümkün olduğunca tercih etmezsin. Çünkü röportaja yöneldiğin vakit insanlar “bunu başka bir konuşmamızda anlatırım, illa şu anda olmasına gerek yok” diyeceklerdir. Bunun yerine hadiseleri canlı olarak, oluşum esnasında çekmek elzemdir. Bir belge olarak düşünebiliriz filmi. Aynı şekilde insanlar Mısır’la ilgili birçok makale ya da kitap okuyabilirler. Hatta uzmanlar, konu hakkında röportaj vererek fikirlerini paylaşabilirler. Ama bunların hiçbiri, olaylar gelişirken oradaki deneyimi hissetmek kadar etkili olmayacaktır. O yüzden, izleyicilerin devrimin nasıl bir şey olduğunu tecrübe etmeleri açısından hadiseleri müdahale etmeden gözlemlemek ve kayıt altına almak çok önemliydi.

Yani sinema diline dair seçimlerinizi hikâyenin kendisinin belirlediğini söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle. Tabii arada sırada karakterler duydukları bir konu hakkında fikirlerini de paylaştılar fakat biz kurguda bu kısımları çıkararak sadece olay anlarındaki hissiyatlarına vurgu yaptık. Çünkü konu hakkında bilgileri bir siyaset bilimcinin, bir uzmanın kitabından ya da makalesinden de edinebilirsiniz ama değişim için mücadele eden insanların kişisel ve duygusal tecrübelerini dinleyip görmek başka bir şeydir.

Khaled Abdalla’nın devrim için kariyerine ara verdiğinden bahsettiniz. Bir bakıma siz de aynısını yaptınız diyebilir miyiz? Bu seçim hayatınızı nasıl etkiledi?
Ben bir yönetmenim, dolayısıyla kariyerime ara vermedim aslında. O dönemde Hindistan’da başka bir film üzerine çalışıyordum. Bir ara, Tahrir ve Delhi’ye yedi saat uzaklıktaki bir başka mevki arasında uçup duruyordum. Garip bir tecrübeydi. Yine de söylemem lazım, bu benim çalıştığım filmler arasında en uzun soluklu ve en kişisel filmdi. Bu filmdeki herkes gibi ben de gözaltına alındım ve kovalanıp ateş altında kaldım. Dışarıdan insanları getirip dahil edebileceğim bir film değildi bu; ülkeye hiç kabul edilmeyebilir, sorgulanabilir ya da ajanlık suçlamasıyla tutuklanabilirlerdi. Bu yüzden, filmde çalışanların Tahrir’den olması gerekiyordu, başkalarının bu film için hayatını tehlikeye atmasının sorumluluğunu alamazdım açıkçası. Ben de filmde çalışanlarla aynı zorlukları yaşadım. O sırada bu meydan dışında dünyanın herhangi bir yerinde olmak istemiyorduk. Meydanda bulunmak, kendi ellerimizle ülkemizin değişimine bir katkı sunduğumuzu hissetmek istiyorduk ve açıkçası üstüne bir de film yapmak harika bir süreçti.

Filmin yapım aşamasının hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz. Mesela bir önceki versiyonda Haziran ayaklanması yoktu. Şimdi görüyoruz ki onu da filmin sonuna eklemişsiniz. Fakat devrim hâlâ devam ediyor ve farklı yönlere gitmekte. Çekim yapmaya ve kurgulamaya devam edecek misiniz?
Bence önemli olan bu filmin kendi ayakları üzerinde durabiliyor olması ve bundan beş, on beş, hatta elli sene sonra da duracak olması. Meydan şu anda istediğim noktada. İlk kurgusunda filmi Mursi’nin seçildiği yerde bitirmiştik. Bu o zaman için mantıklıydı. Çünkü bir diktatörün gidip yerine seçilmiş bir kişinin geldiği bir politik bütünlük arz ediyordu. Fakat filmin Sundance’e gitmesinden iki hafta önce Mursi yönetiminin diktatörlüğe dönüşmesiyle karakterlerimiz de tekrar sokağa çıktılar. İşte o zaman hikâye daha da ilginç bir hal aldı. Artık Mübarek ya da Müslüman Kardeşler fark etmiyor, bu mücadele faşizme karşı bir mücadele halini aldı. Hikâye bir diktatörün devrilmesinden, kim olursa olsun bir faşist rejimin devrilmesi meselesine evrildi. Devrimci bir perspektiften bakıldığında, bu çok daha ilginç bir hikâye.

Sundance’e geldiğimizde filmin hâlâ yapım aşamasında olduğunun farkındaydık, bunu oradaki yetkililere de açıkladık ve gayet anlayışlı davrandılar. Sundance’in program direktörü şimdi beni arayıp “bir sonraki kurguyu ne zaman teslim edeceksiniz” diye takılıyor. Ama ona da söylediğim gibi filmin bir başka versiyonu olmayacak, film artık belirli bir bütünlüğe ulaştı. Ayrıca muhteşem kurgucumuz Pedro Kos, filmi hadise merkezli bir filmden daha çok karakterlerin duygusal yolculuğuna odaklanan bir esere dönüştürmek adına gayet başarılı bir iş çıkardı. Filmi götürmek istediğimiz nokta da buydu zaten çünkü bu sadece Mısır hakkında bir film değil, bu değişim için mücadele etmek konusunu işleyen bir film. Biz Türkiye’deki, Yunanistan’daki veya New York’taki izleyicilerin bu hikâyeyle kolayca ilişki kurabilmesini istedik. Bunu gerçekleştirmenin tek yolu da karakterler üzerinden derin duyguları konu alan bir film yapmaktı. Bir film insanlara ve onların hayatlarındaki ayrıntılara ne kadar odaklanırsa, o kadar evrensel bir boyut kazanır.

Paylaş