Joshua Oppenheimer ile ‘Öldürme Eylemi’ Üzerine

Paylaş

oldurme_eylemi

Öldürme Eylemi,  1965-1966 yıllarında Endonezya’da gerçekleştirilen katliamların izini süren bir belgesel. Yönetmen Joshua Oppenheimer’ın cuntanın beslediği tetikçilere yönelttiği kamerası, binlerce cesedin üstünde yükselen korku rejimini ifşa ediyor.

SÖYLEŞİ: GÖZDE ONARAN
FOTOĞRAF: MERT CAN YILMAZ

Joshua Oppenheimer’ın Christine Cynn ve adı saklı tutulan Endonezyalı bir yönetmenle birlikte gerçekleştirdiği Öldürme Eylemi, geçtiğimiz ay !f İstanbul’da gösterildi. Yapımcıları arasında Werner Herzog ve Errol Morris’in bulunduğu belgesel, üzerine yüzlerce sayfa yazılabilecek, sinemanın işlevlerinden medya ile şiddet arasındaki ilişkiye, Uluslararası Adalet Divanı’nın görmezden geldiği olaylardan kötülüğün doğasına kadar onlarca mesele üzerine düşünmeyi sağlayan, eşine belki de hiç rastlanmamış bir belgesel. Film 1965 yılında ülke yönetimini ele geçiren General Suharto’nun, elbette ABD desteğiyle, Endonezya Komünist Partisi’ni ve tüm destekçilerini yok etmek üzere giriştiği katliamın faillerini konu alıyor. İki hafta gibi kısa bir sürede yarım milyona yakın muhalifi öldüren rejim, bu çapta bir katliamı gerçekleştirmek için mafyadan yardım almış ve zamanla küçük çaplı çetelerin dehşet saçan birer ölüm mangasına dönüşmesine neden olmuş. Öldürme Eylemi, hâlâ iktidar pozisyonlarını koruyan, eylemlerini sorgulamak bir yana yaptıklarıyla son derece gurur duyan, böbürlenen bu tetikçileri ve cellatları geçmişlerine götürüyor, onlardan olan biteni yeniden canlandırmalarını istiyor. Zamanla işler çığırından çıkıyor, yeniden canlandırmalar büyük çaplı film prodüksiyonlarına dönüşüyor, böbürlenen zihinlerin bedenleri ise kusmaya başlıyor… Nihayetinde film, bizi kendi karanlığımızla baş başa bırakıyor.

Öldürme Eylemi, uzun yıllara yayılan bir projenin sonucu. Her şey nasıl başladı?
2001’de, korkunç şartlar altında çalışan işçilerle ilgili bir film yapmak üzere Endonezya’ya gönderildim. Bu işçiler sendikalaşmaya çalışıyordu ancak önlerindeki en büyük engel korkuydu. Korkularının sebebi de şu: 1965’e kadar büyük bir plantasyon işçileri sendikası varmış, ancak üyeleri komünistlikle suçlanıp öldürülmüş, hapsedilmiş, toplama kamplarına gönderilmiş. Birlikte yaşadığım topluluğun büyükleri zamanında o sendikada yer almıştı, dolayısıyla aynı şeylerin tekrar yaşanmasından korkuyor, yeni bir sendikanın örgütlenmesinde militan bir rol oynamak istemiyorlardı. En büyük engelin korku olduğu anlaşıldıktan sonra hikâyeyi nasıl anlatacağımız sorusu da çıktı karşımıza. Bundan bahsetmekten bile korktukları ortadaydı. Haksız da sayılmazlardı, zira katiller hâlâ etraflarında yaşıyordu. Sokağın karşısında oturan adam, çekmekte olduğumuz filmdeki ana karakterin teyzesini öldüren adamdı mesela. Üstelik katiller, yani ordu, polis ve köyün yetkilileri, benim belgeselini yapmayı düşündüğüm bu işçileri hâlâ takip ediyordu. Adları listeliydi hatta benim gidişimden birkaç sene öncesine kadar kimliklerinin üstünde özel bir işaret varmış: Devlet tarafından “pis” sayılıyorlarmış, hatta istedikleri kişilerle evlenmelerine, ortaokula gitmelerine, bazı işlere girmelerine izin yokmuş.

Biz tüm bunları, onları tehlikeye atmadan nasıl anlatabileceğimizi konuşmaya başladık. Çok iyi hatırlıyorum o ânı; içlerinden biri, bu işi yapmanın tek yolunun katilleri çekmek olduğunu söyledi. “Kendilerinden ve yaptıklarından çok gurur duyuyorlar. Özellikle öldürmekten bahsederken iyice kurumlanıyorlar; bu durum korku rejimini diğer her şeyden daha iyi anlatacaktır” dedi. Ben de öyle yaptım. Sokağın karşısındaki katille başladım. Böylece, sendika örgütlenmesi hakkında olacağını sandığımız film, kırk senelik bir sessizliği bozmaya ve bu terör rejimini ifşa etmeye yönelik çok daha büyük bir projeye dönüştü. Bu çapta politik ve tarihî önemi olan bir işi üstlenmek, sessizliği bozmak, soykırımı göklere çıkaran, teröre dayanan, binlerce cesedin üstünde yükselen bir rejimi ifşa etmekti görevim. Ayrıca, daha önce kimse burada olanlarla ilgili bir araştırma yapmamıştı, hikâyeler kaybolmak üzereydi. Böylece rastladığım tüm katillerle görüşmeye başladım. Washington dışında yaşayan iki emekli CIA ajanı da dahil 41 kişiyle görüştükten sonra Anwar’ı buldum.

Çete üyelerini projeye katılmaları için ikna etmeniz bile gerekmedi yani.
Hayır. Üstelik bu hepsi için geçerli. Kendilerini göstermek için sıraya giriyorlardı adeta. Ama amaçları tanıklık etmek, içgörülü ve ağırbaşlı anılar sunmak değildi. İktidarı elinden alınanlar tanıklık yapar, oysa bu durumda hâlâ iktidarda olan adamlar söz konusuydu. Dolayısıyla da tanıklık yerine performans sunuyor ve hava atıyorlardı. Beni tüm bunları yaptıkları yerlere götürüp hevesle tüm ayrıntıları anlatıyorlardı. Olayları doğru düzgün canlandırabilmeleri için yanlarında silahlarını ya da kurban rolünü oynayacak başkalarını da getirmedikleri için üzülüyorlardı. Kendimi, şunları sorarken buldum: Burada neler oluyor? Katliam hakkında bu şekilde konuşabilecekleri fikrine nasıl kapılmış olabilirler? Beni nasıl görüyorlar? Benim onları nasıl gördüğümü düşünüyorlar? Dünyanın onları nasıl görmesini istiyorlar? Kendilerini nasıl görüyorlar? O zaman, aslında tam da nasıl görünmek istediklerini tarif ettiklerini anladım. Bu adamların zaten yapmakta oldukları şeyi yapmalarını sağlarsam ve tüm süreci de belgelersem, onların gündelik hayatlarına dair değil de kendilerini nasıl hayal ettiklerine dair bir gözlemci belgesel için gerekli şartları oluşturabilirdim.

Öyleyse çete üyelerinin insanları nasıl öldürdüklerini canlandırdıkları bir gangster filmi çekmeleri de tüm bunların doğal bir uzantısı mıydı?
Evet. Onlar hava atmak ve gösteriş yapmak istiyorlardı, ben de tüm isteklerini yerine getiriyordum. Zamanla, Hollywood sinemasının bu ölüm mangasının eylemlerinde önemli bir rol oynadığını anladım. Hollywood filmlerinin şiddete neden olduğunu söylemiyorum. Aptal hikâye anlatımlarının, basit ve gerçekten uzak hikâye yapılarının, tahammül edemiyor olmamız gereken şeylere tahammül etmemizi sağladığını, kaçmamamız gereken gerçeklerden kaçmamızı sağladığını düşünüyorum. Medan’daki çetelerin işlerini yürüttükleri merkezler sinemalardı. En iyi sinemalar da en güçlü çetelerindi. Şehirdeki en gösterişli sinema Anwar’ındı çünkü Anwar en güçlü çetenin üyesiydi. Bu nedenle de ordu tarafından en çok görevlendirilen ölüm mangası onunkiydi. Kolaylık olsun diye ofisini de hemen sinemanın karşısına kurmuşlardı. Böylece, Anwar sinemadan çıkıp, tüm o filmlerin hâlâ etkisi altındayken, onlardan ilham alarak, kendinden ve yaptığı şeyden uzaklaşmak için de kahramanla özdeşleşerek, insanları öldürüyordu. Bunu tekrar tekrar duydukça Hollywood’un ve sinemanın onun silahı olduğunu, insanları öldürmek için kullandığı bir araç olduğunu anladım. İlham da bir araçtır. Gerçeklerimiz hikâyelerden örülür. Öyleyse hikâyeler ve anlatılar silahlarımızın parçasıdır. Anwar için, rol yapmak (acting) öldürme eyleminin (act) bir parçasıydı. Bu onun, kendisiyle öldürme eylemi arasına mesafe koyma yöntemiydi.

Fakat filmde gördüğümüz şekliyle bu ilişki tersinden işliyor gibi. Yani rol yapmak uzaklaşmasını sağlamaktansa onu yüzleşmek zorunda bırakıyor.
Kesinlikle. Ama bir yandan da olan biten çok gizemli aslında. Anwar travması nedeniyle filmin baş karakteri oldu. Ne kadar etkilenmiş olduğu en başından beri çok belli oluyordu ancak sanırım ben uzun bir süre bunu görmeyi reddettim. Çatıda dans etmesi beni çok şaşırtmıştı. Binlerce insanı öldürdüğü yerde bunu nasıl yapabilir diye düşündüm. Bu ancak kimsenin ona bunun yanlış olduğunu söylememiş olmasıyla açıklanabilirdi. Bu, benim için, açık etmeye çalıştığım dehşet rejiminin bir alegorisi gibi olduğundan, Anwar’ın travmasını görmeyi reddediyordum. Fakat, unutmak istediği şeyleri yeniden canlandırmasına yol açacak bir filmde rol almayı neden istesin ki? Belki geçmişiyle kendisi arasına bir mesafe koymak ya da belki de olanları dille ve imgelerle zapt etmek, geçmişi bu yolla muhafaza etmek için.

Anlattığınız son derece psikanalitik bir süreç…
Evet. Tüm bu canlandırmaların, Anwar’ın gördüğü korkunç, zehirli, anlatılamaz, hayal bile edilemez kabûslardan çok daha güvenli olduğunu düşünebiliriz. Lacan’ı anacak olsak, belki de ‘gerçek’ten kaçıp bir tür ‘sembolik’e sığınmaya çalışıyor diyebiliriz. Film için rol yapmaya başladığında, zamanında cinayetleri işlerken ‘kestiği’ rolleri yeniden yaşıyor bir bakıma. Ki en rahatsız edici kısım da hepimiz için buydu. Bu nedenle de bu proje bir şekilde hepimize fazla geldi. Tutarlı bir hikâye anlatma çabasının altında hepimizi derinden etkileyen bir süreç var aslında. Anwar, bilinçli olmasa da, cesur bir seçim yapıp yola devam etti.

Bu, sinemacının rolü hakkında bize ne söylüyor? Bir tür terapist işlevi görüyorsunuz sanki.
Hayır. Hayır ve hayır.

Ama yaptığınız şey, bu insanların hayatlarına, ruhlarına ve ülke tarihine çok büyük bir müdahale.
Şöyle düşünebiliriz: Anwar’a kendi portresini yapma fırsatı tanındı ve o bir noktada, aynı anda hem dürüst hem de güzel olacak bir şey yapamayacağını fark etti. Cesur davranarak hakiki bir şey yapmaya karar verdi. Acısına odaklanacak ve onunla dürüst bir şekilde başa çıkacaktı. Filmi gördüğünde çok etkilendi ve bunun çok dürüst bir film olduğunu söyledi.

Bunun psikanalitik bir süreç olmadığını söyleme nedenim şu: Film bu noktalara, benim tüm süreç boyunca Anwar’ın herhangi bir katarsis yaşaması ihtimaline direnmem sayesinde geldi. Ayrıca, bir katilin zihnini deşmeye çalışmakla ilgilenmemem, dışarıdan gelen yabancı biri olmamam, dillerini akıcı bir şekilde konuşmam da etkiliydi. Görevimin, dehşet üzerine kurulmuş bir rejimi ve soykırımı ifşa etmek olduğunu düşünüyordum. Dolayısıyla Anwar’ın pişmanlık gösterdiği tüm durumlara karşı koydum. Anwar’ı bir duygusal boşalma ya da arınma ânına getirmek isteyen bir yönetmen benim verdiğim tepkileri vermezdi.

Kimsenin onlara yaptıkları şeyin yanlış olduğunu söylemediğinden bahsetmiştiniz. Siz bir bakıma bunu yapıyorsunuz: Gelip onlara “bu yaptığınız yanlış” diyorsunuz.
Film, şimdiye kadar Endonezya’da ve Endonezya hakkında gerçekleştirilmiş kültürel ürünler içinde üzerine en çok konuşulan. Dolayısıyla Endonezya için bu film kralın çıplak olduğunu söyleyen çocuk gibi. Kralın çıplak olduğunu herkes zaten biliyor ama onun bunu söylerken masumca sunduğu yeni bakış açısı, dönüşü olmayan bir süreç başlatıyor. Yani, evet: Film bir katalizör, ben bir katalizörüm. Onlara bunun yanlış olduğunu gösteriyorum. Ama bir yandan da bunun yanlış olduğunu zaten biliyorlar.

Lacan demişken, bir tür ‘ayna’ işlevi gördüğünüzü söyleyebilir miyiz?
Evet bu doğru, ben ayna işlevi görüyorum. Aynaya bakıp bir kahraman olmadığını, çirkin ve irinli olduğunu görüyorsun.

Peki bu konuda nasıl hissediyorsunuz? Nihayetinde katillerin travmalarıyla baş etmelerine, arınmalarına yardımcı oluyorsunuz.
Hayır, bunu yapmıyorum. Anwar bunu yapmaya çalışıyor. Onun ilk amacı buydu. Benim asıl yaptığım şey, sessizliği kırmak, bir dehşet rejimini ifşa etmek ve insanların, hikâye anlatımının tüm bunlarda nasıl bir rol oynadığını düşünmesini sağlamak oldu.

Çete üyelerinin yaptığı filmin estetik tercihleri kime ait?
“Gore” kısımlar, 70’lerde devlet tarafından çekilen ve insanları komünizmin korkunç bir şey olduğuna inandırmak için propaganda amaçlı kullanılan filmlerden geliyor. Müzikal kısımlar ise Anwar’ın fikriydi. Onun çok sevdiği bir şey. Anwar’ın kendi yönetmeni ve ekibi olması gerektiğini düşündüm ve o da Endonezya Devlet Televizyonu’ndan bir ekip oluşturdu. Pembe diziler çetelerin sahip olduğu stüdyolarda çekiliyor ve hatta bazı çete üyeleri de bu dizilerin yönetmenliğini yapıyor. Ayrıca, filmde gazete sahibi olarak gördüğümüz çete üyesi de yıllarca Endonezya Film Festivali’ni yönetmiş, yapımcılık ve senaristlik yapmış. Dolayısıyla filmin senaryosunu da o yazdı. Tüm bunlar nasıl olabilir diye hayretler içinde kalmamak mümkün değil. Filmdeki gerçeküstü sahneler aslında tüm bu deliliğin yansıması bir anlamda. Üzerinde anlaştığımız bir şey her sahnenin çok güçlü olması gerektiğiydi. Asla ‘olduğu kadar’la yetinmeyecektik.

Öldürme Eylemi, Rithy Panh’ın belgeseli S-21’i andırıyor ama oldukça da farklı.
Çok temel bir fark var. S-21’deki failler yaptıklarının yanlış olduğunu halk önünde itiraf etmeye zorlanmıştı. Yönetmen Rithy Panh da onları itiraf etmeye zorladı ve reddettiklerinde de peşlerini bırakmadı. Oysa benim filmimde herkes kendi rızasıyla filmde yer aldı. Ayrıca Panh, anlattıklarında bir tutarsızlık bulduğunda onları yalan söylemekle suçlayıp doğruyu anlatana kadar zorlamaya devam etti.

Onları sorguya çekmiş adeta.
Evet. Bu da anlaşılır bir şey çünkü tüm ailesini öldürmüşler, kendisi de Fransa’ya sürgüne gönderilmiş. Benim görüşmelerimde ise karakterler doğruyu söylemek zorunda değillerdi. Yalan söyleyip söylemediklerini anlamamın tek yolu ise tüm karakterlerin anlattıklarını birbirleriyle karşılaştırmaktı. Ama bir tutarsızlık bulsam da asla onlara bunu söylemedim, sadece gerçekten neler olduğunu daha iyi nasıl anlayabileceğimin yollarını aramaya çalıştım. Dolayısıyla ben bellekle değil de hikâyelerle ve fantezilerle ilgilendim. Bir yandan geçmişte onların eylemlerini mümkün kılan ve şu anda bu yaptıklarıyla yaşamaya devam edebilmelerini sağlayan, diğer yandan da yönettikleri toplumun hâlâ onlardan korkmasını sağlayan mekanizmayla ilgilendim.

Dušan Makavejev ile çalışmışsınız, onun nasıl bir etkisi oldu sinemanız üzerinde?
Bir şekilde Makavejev’in filmlerinde kurmaca sahneler alegorik, rüyamsı bir hal alırlar. Ayrıca kurmaca ile belgesel arasında kurduğu ilişki de oldukça ilginçtir. Ben de benzer bir şey yapmaya çalıştım. Kurmaca sahnelerin şiirsel açıdan mümkün olduğunca güçlü olmasını istedim. Bu sahneler bir tür hakikat içeriyorlar. Böylece film ilerledikçe ölüm mangasının gündelik hayatına dair bu gözlemci belgesel, yavaş yavaş yerini hummalı bir kâbusa bırakıyor. Kurmaca çok daha derin bir gerçeğe dönüşüyor. O sahneler gittikçe güçleniyor ve filmin biçimini de ele geçiriyor. Tüm bunlar Dušan’ın, kurmaca olmayan sahneler üzerine kurulmuş kurmaca sahneleri alegori olarak kullanmasından aldığım ilhamla oluştu.

Filmin tartışılan boyutlarından biri, bu dehşet rejiminin ABD desteğiyle oluşmuş olmasına ve varlığını sürdürmesine değinmemesi.
Film, ABD’nin tüm bunları desteklediğini söyleyen bir cümleyle açılıyor. İlk başlarda emekli cıa ajanlarıyla da görüştüm ama o yolda devam etseydim bu başka bir film olacaktı. Şimdi, nihayet korkular azaldığı için, kurbanlarla bir film yapıyorum.

Son olarak: Anwar’ı seviyor gibisiniz.
Evet, seviyorum.

Bu nasıl mümkün oluyor?
O bir insan. İyi ve cazibeli birisi. Birisi bana, izleyicinin bu adam için empati duymasını sağlamak riskli değil mi, diye sordu. Bence riskli olan empati kurmamak, dünyayı siyah ve beyaz olarak ikiye ayırmak. Onunla çalışmak acı vericiydi. Hepimiz kâbuslar görüyorduk. Ben altı ay uyumadım. Ama bence Anwar’la empati oluşturmam Stockholm Sendromu gibi durumlarla açıklanamaz. İnsanlar fazla empati yarattığımı söyleyip kızdılar ama empatinin fazlası olmaz. Anwar’ı anlamamız kurbanlarına daha az empati duymamıza neden olmuyor. Dolayısıyla da bu tehlikeli bir şey değil. Bundan rahatsız olma nedenimiz, kendimiz için tehlikeli olması. Tüm bu korkunç eylemlerin nihayetinde bizim gibi insanlar tarafından yapıldığını kabullenmek çok zor. Kendi içimizdeki katille yüzleşmemizi gerektiriyor. Faillerin kötü, kurbanların iyi gösterildiği tüm filmler, böyle şeylerin biz ya da yakınlarımız tarafından yapılamayacağına dair bir güven hissedelim diye var. Oysa durum öyle değil. Anwar’da kendinden ufacık bir şey görmeye başladığında bunu fark etmeye başlıyorsun. Filmlerimde böyle bir prensiple hareket ediyorum: Bakmalı ve kendini gerçeğe açmalısın.

Söyleşiye sorularıyla katkıda bulunan Alisa Lebow’a teşekkür ederiz.

Paylaş