Sinema TV Sendikası ile Söyleşi: Kamera Arkası Hareketi

Paylaş

sinema-tv-sendikasiKamera arkası çalışanlarının bir araya gelmesiyle kurulan Sinema TV Sendikası umut dolu bir mücadelenin başında. Öncelikli hedefleri, uzun çalışma saatlerinin kısaltılması ve setlerin daha güvenli hâle getirilmesi.

Söyleşi: Aslı Özgen Tuncer
Fotoğraf: Furkan Üstel

Son yıllarda çok hızlı büyüyen reklam, dizi, sinema ve televizyon sektöründe emekçilerin sorunları tahammül edilemez bir raddeye ulaştı. İş güvenliği konusunda gerekli önlemlerin alınmaması ve uzun çalışma saatleri, son yıllarda onlarca set emekçisinin can vermesine ya da yaralanmasına neden oldu. Adaletsiz, güvencesiz ve güvensiz çalışma koşullarına karşı yükseltilen seslerden yeni bir sendika doğdu yakın dönemde. Yardımcı yönetmen olarak dizi ve sinema setlerinde görev yapan Karin Mecelyan; reklam, sinema ve dizi setlerinde ışık şefi olarak çalışan Gökhan Özgül; reklam ve sinema setlerinde kamera asistanı olarak çalışan Ersin Gök bize Sinema TV Sendikası’nın kuruluşunu, hedeflerini ve ilk adımlarını anlattı.

Sinema TV sektörü çalışanlarının sendikalaşma sürecini anlatır mısınız?
Ersin Gök: Herkesin mustarip olduğu ama kimsenin konuşmak istemediği uzun çalışma saatleri meselesi, acil çözüm bekleyen bir sorun olarak karşımızdaydı. Sektöre girdiğimde ilk defa otuz saat çalıştığım günü hatırlıyorum. Korkunçtu! Bu kadar yoğun konsantrasyon ve dikkat gerektiren bir işte bu kadar uzun süreler çalışmak ciddi tehlikeleri beraberinde getiriyor. Sette bir hiyerarşi vardır ve bu yüzden kimse sıkıntısını açıkça dile getiremez. Herkes şikayet ediyordu ama kimse ne yapacağını tam olarak bilemiyordu. Reklam sektöründe kazançlar belli oranda yüksek olduğu, aynı zamanda da insanlar işsiz kalmaktan korktuğu için bir çaresizlik duygusu hâkimdi.

İlk etapta bir grup kamera asistanı olarak bir araya geldik. En azından bazı şeyleri düzeltebilir miyiz, diye düşünmeye başladık. İlk önce bir e-mail grubu kurduk. Biraz birbirimizi tanıdıktan sonra da ilk toplantımızı yaptık.

Kaç kişiydi bu ilk grup?
EG: Yetmiş küsur kamera asistanıydık. Reklam ve sinema sektöründe işlerin yüzde 80’inde bu insanlar çalışıyordu. Bunu görünce, bir araya gelip bir şeyler yapabileceğimize inancımız da kuvvetlendi. Daha sonra yapımcıların sürece dahil olması ve bizi desteklemesiyle reklam sektöründe ortaklaşa hareket ederek bazı düzenlemeler yapıldı. Sürece ışık, set, kostüm, prodüksiyon ekipleri, yönetmen yardımcıları, görüntü yönetmenleri, kiralama şirketleri de dahil olunca, çalışma şartlarımızı belli standartlara oturttuk. Gelinen noktada da, reklam sektörünün on beş yıldır kazanamadığı hakları kazandık: çalışma saati, yemek saati, yol parası, mesai ücretleri. Bunlar on beş yıldır konuşulamayan şeylerdi.

Yapımcılar sürece nasıl dahil oldu peki, onlara nasıl bir basınç uyguladınız?
EG: Sektörde şu an basınç yoluyla bir kazanım elde etmek bizim gerçekliğimizle pek uyuşmuyor. Reklam yapımcıları da nihayetinde setlerde çalışanların bu kadar huzursuz, mutsuz ve öfkeli olmasından memnun değiller. Ölüm ihtimalinin bu kadar yüksek olduğu koşullarda insan çalıştırmanın gerginliğini de taşıyorlar. Karşınızdaki kişiye talebinizi anlatmak, ancak dinlemeyeceği noktada da direnmek için örgütlenmek, örgütlü olmak gerek.

Mesela mücadelemize ket vuracak kişi ya da durumlarla karşılaştığımızda bunları ifşa ediyoruz. Bu da bir nevi basınç uygulama aslında. Mesele hemen ahlaki bir boyut kazanıyor, ekiplerini uzun süreler çalıştıran kişilerle çalışmamak gibi bir prensip doğuyor. Tabii topluca hareket etmek bizim aramızdaki güveni arttıran en önemli unsur. İnsanların ortak bir hedefte diretebileceğini ve hep birlikte bu hedefe ulaşabileceğimizi gördük.

Gökhan Özgül: Tabii bu hareketlilik sadece reklam sektöründe oldu. Diğer alanlarda böyle bir kazanım olmadı. Dizi ve sinema için hâlâ aynı kronik sorunlar geçerli.

Peki sizler nasıl dahil oldunuz sürece?
GÖ: Ben sonradan dahil oldum. Benim de parçası olduğum ışık ekiplerinde, çalışanlar büyük oranda kiralama şirketlerine bağlı ve bu yüzden de örgütlenmeye daha uzaklar.

Karin Mecelyan: Reklam sektöründe böyle bir hareketliliğin olduğunun haberlerini alıyorduk ve bunun sadece reklam sektörüyle kısıtlı kalmasından rahatsızdık. Dizi sektöründe de çok ciddi sıkıntılar mevcut çünkü. Bizim de birinci problemimiz uzun çalışma saatleriydi. Bu, beraberinde uykusuzluğu ve iş kazalarını getiriyordu. Yüz sayfalık senaryoyu bir haftada çekmek durumundayız. Bazı diziler artık çift ekip çalışıyor; buna rağmen şartlarda herhangi bir iyileşme sağlandığını söylemek zor.

EG: Dizide çalışan arkadaşlarımızla ilgili çok az bilgimiz olabiliyordu. Karin’le tesadüfen aynı işte çalışınca konuşma fırsatımız oldu ve aslında ihtiyaçlarımızın birbirine çok yakın olduğunu gördük. Reklam yapımcılarıyla belli meseleleri çözebiliyor olmak, dizi yapımcılarıyla da çözebileceğimiz anlamına geliyordu. Sonuçta bizim taleplerimizin muhatapları yapımcılarımız. Onların büyük payı ve katkısı var şu anki durumda.

KM: Dizi sektörü mücadele konusunda çok hevesli çünkü gerçekten çok mutsuzuz. Yıllarca sigortasız çalıştık, hiçbir sosyal hakkımız yoktu. Reklam sektöründeki kazanımları ve birlikteliği duyunca, hepimizde bir umut yeşerdi.

EG: Mücadelenin sinema ve dizi sektörlerine de yayılması hayati öneme sahip. Televizyon emekçilerinin de bu mücadeleyi sahiplenmesini ve dahil olmasını ümit ediyoruz ki gerçekten anlamlı kazanımlar elde edilebilsin. Bunun için de aslında dünyada başka ülkelerde örnekleri olduğu gibi, kapsamlı bir Sinema TV yasası çıkarmamız gerekiyor. Maalesef Türkiye’deki birçok yasal düzenleme, özellikle sinema alanında çalışanların gerçekliğini kapsamaktan çok uzak. Gerek çalışma saatleri, gerek sosyal sigorta sistemi, gerek sendikalaşma anlamında…

GÖ: Mesela rejiden herhangi birisi yapımdan herhangi birisiyle mahkemelik olduğu zaman bunun mesleki tanımını yapabilecek herhangi bir yer yok ülkede. Tanımlanmayan bir işkolunda çalışıyoruz.

Sosyal güvencesizlik, hukuki tanımsızlık gibi meselelerden bahsetmişken, set emekçileri genellikle ne gibi sözleşmelerle çalıştırılıyor? Ne gibi haklara sahipsiniz, hangi haklar eksik kalıyor?
GÖ: Sözleşmeler tek taraflı hazırlandığı için emekçilerin haklarını gözeten maddeler pek bulunmuyor. Zaten birçok sette bu sözleşmeler imzalanmıyor. Sigorta meselesi de çok yeni aslında. sgk’nın sıkı kontrollerinin ve set teftişlerinin büyük etkisi oldu. Ancak yine de bazı şeyler eksik; mesela tek günlük çalışanın bile kaza sigortası yapılması gerekiyor.

EG: Reklamda yapılıyor mesela kaza sigortası.

İlk etapta bir araya gelen bu meslek grupları hangi noktada sendikalaşma kararı aldı?
EG: Aslında sektörde hâlihazırda bir sendika var: Sine-Sen. Ben aslında Sine-Sen’li olmak istiyordum. Gökhan zaten Sine-Sen’liydi. Sendikamızın başkanı Mehmet Abi (Aksın) de Sine-Sen’liydi. Ama bir şekilde sektörde Sine-Sen’le ilgili bir mesafe karşımıza çıkıyordu hep. Sine-Sen’in bir şey yapmadığına dair bir ortak inanç vardı. Öte yandan, Sine-Sen’in bir geçmişi var ve ister istemez bu bazı durumlarda bağlayıcı oluyor. Mesela yapımcılarla müzakere etmek onlar için kabul edilemez. Bizim için ise öyle değil. Çünkü sorunlarımızın çözümleri onlarda. Dünyada farklı sendika modelleri mevcut, biz de bunları epey araştırdık.

Peki sendikanın kurulma sürecinde Sine-Sen’le görüşme yaptınız mı?
GÖ: Elbette yaptık. Ancak şöyle bir durum var: Şu an sektör öyle bir yapıya sahip ki standart bir işçi-işveren paradigması söz konusu değil. Çok iç içe geçmiş, yeni tanımlar gerektiren çapraşık bir durum var. Belirlenmiş tanımlara sığmıyor.

EG: Türkiye’de sektörün kendine özgü problemleri var; bunları çözmek için hem var olan örnekleri iyi çalışmak hem de buraya özgü çözümler geliştirmek gerekiyor. Bu da tarihsel olarak devralınmış bazı paradigma ve tanımların esnetilmesini beraberinde getirebilir. Bunlara açık olmak gerekiyor. Bu bağlamda, tabanımızın da talepleri doğrultusunda bu oluşumun yeni bir sendikaya dönüşmesinin daha doğru olacağına ikna olduktan sonra Sinema TV Sendikası’nı kurmaya karar verdik.

Başka ülkelerdeki sendikal yapılanmaları incelediğinizi söylediniz. Siz nasıl bir sendikal yapılanma tarif ettiniz? 
EG: Bizimki şimdilik Amerikan modeline yakın. Amerikan modelinde yapımcılar ve sendika çalışanları sektörü ortaklaşa düzenliyor. Aslında Türkiye’de de bir nebze böyle fakat altyapısı yeterince düzenlenmemiş vaziyette. Fransa’da sosyal devlet anlayışı daha iyi yerleşmiş olduğu için orada devlet daha fazla müdahil oluyor. Diyelim yönetmen yardımcısısın ve altı ay çalışamıyorsun, devlet sana maaşını ödüyor. Öyle bir örgütlenmişler ki, hepsi birbirini korumaya almış. Bizim de üzerinde uzlaştığımız böyle bir model. Hem kapalı bir havuz oluşturalım, yani sektöre girenlerin okullu, yeterlilik sahibi, eğitim almak için hevesli veya uzman olmasını garanti altına alalım istiyoruz. Hem de sektörü sendika düzenlesin istiyoruz. Yapımcısıyla, set işçisiyle, yönetmen asistanıyla, yönetmeniyle bir masaya oturalım, sorunlarımıza çözümleri beraber bulalım ve devletin karşısına çıkalım. Şu âna kadar devletle her muhatap olduğumuzda gördük ki nicelik gerçekten önemli. Biz sektördeki beş bin kişinin imzasıyla, beş bin kişiyi temsil eden bir sendika olarak devletle görüştüğümüzde ciddiye alınma olasılığımız da artacak.

Sendikanın öncelikli hedefleri neler?
EG: Uzun çalışma saatlerinin sınırlandırılması, setlerde iş güvenliği ve mesleki yeterlilik, sendikanın üç ana hedefi. İş güvenliği, 2016 itibarıyla Avrupa Birliği ile uyum sürecinden dolayı Türkiye’de artık yasal bir zorunluluk hâline geliyor. Tüm sektörün iş güvenliği uzmanıyla çalışması kuralı var. Yani artık işveren çalıştığı yeri güvenli hâle getirmekle ve çalışanların zarar görmemesini temin etmekle yükümlü. Bu düzenleme setleri zaten otomatik olarak ilgilendiriyor. Biz bunun için çalışmalara aslında geçen sene başladık. Sine-Sen ve Oyuncular Sendikası ile birlikte bir ‘setlerde iş güvenliği yasası taslağı’ hazırladık. Başvuruda bulunduk ve setler “az tehlikeli” sınıfından “tehlikeli” sınıfına alındı. Bu, setlerde birçok şeyin düzenlenmesi anlamına geliyor. Çalışanlardan her zaman her şeyi yapmasını isteyemeyeceğiniz anlamına geliyor. “Şu kamerayı çatının tepesine çıkar, aşağı eğ” gibi komutlar yok artık hayatımızda. Bunun için ya uygun süre verilecek ve güvenlik sağlanacak ya da bundan vazgeçilecek. Bu yönde bir bilinç gelişmeye başladı. Ancak iş güvenliği demek sadece işverenin çalışanların başına birini dikmesi demek değil. Aynı zamanda işçilerin sertifikalı olması demek. Mesela Gökhan Özgül’ün ışık şefi olduğunu bir belgeyle kanıtlaması gerekiyor. Ersin Gök’ün kamera asistanı olduğunu ispatlayacak bir belge gerekli. Bu da mesleki yeterliliğe giriyor. Aslında sendikanın önüne koyduğu ana hedeflerin hepsi birbiriyle bağlantılı.

Mesleki yeterlilik konusunda nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz?
EG: Mesleki yeterliliği sendika olarak biz dağıtmak istiyoruz. Eğitimleri biz düzenlemek istiyoruz. Bununla ilgili Ankara’yla görüşmelerimiz sürüyor. Mesleki yeterlilikten kastımız, dünyada da akreditasyonu olan bir belge. Aynı zamanda iş güvenliği uzmanı olmanın da önünü açacak. Bizim en önemli sorunlarımızdan biri de dışarıdan gelen iş güvenlik uzmanları. Çünkü bu insanlar seti hiç tanımıyor.

GÖ: Mesela benim işim elektrikle. Ama fişi takmak haricinde setteki elektrik düzeneğiyle ilgili bir yetkim yok aslında. Ona hâkim olmak için ayrı bir eğitim gerekiyor. Bu da mesleki yeterlilik belgesiyle ispat edilebilecek bir şey. Ben hiçbir sette eğitimli elektrikçi olduğunu görmedim. Sette herhangi birisinden yapması beklenir o işleri.

KM: Daha kötüsü var. Elektrik kaçağı var mı diye kontrol edilmesi lazım, kimse dokunamıyor tabii; birileri diyor ki set ekibinden biri dokunsun. Yani o kişinin bakış açısına göre set ekibinde çalışan kişi, setteki hiyerarşik yapı içindeki en alt seviyedeki işçi. Bu ölsün demekten farksız. Bizim değiştirmeye çalıştığımız şeylerden biri de bu bilinçsizlik.

Sendikanın karar alma mekanizmaları nasıl işliyor peki? Kurul veya komisyonları nasıl tanımladınız?
EG: Şu an geçici bir yönetim kurulu var, kurucu üyelerden oluşuyor. Yönetim kurulu toplantılarımızı herkese açık yapıyoruz. Ben ışıkçı ya da kamera grubu adına karar veremem, öyle bir hakkım yok, o yüzden geniş temsiliyetin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Temmuz ayı civarında bir genel kurul yapmayı ve iki yıl görev yapacak kalıcı genel kurulumuzu seçmeyi planlıyoruz.

Şu an sendikanın kaç üyesi var?
GÖ: Bir aydır üye alıyoruz, 350 kişi olduk. 900 kişi daha var listede, aranmayı bekliyor. Muhtemelen genel kurula kadar 600, Eylül ayına kadar 1000 kişiyi buluruz diye düşünüyoruz. Sektörün yüzde doksanı mücadeleyi sahiplenmiş durumda. En büyük kazanım da umudun ve diyaloğun yeşermesi. Sendikayı kurarken temel prensibimiz tüm medya emekçilerini bir araya getirmek ve sorunlara hep birlikte çözümler üretmekti.

KM: Çalışma saatlerini insani sürelere indirmek isteyen bazı yapımcılar olduğunu duyuyoruz. Ben ümitliyim.

EG: Şu an bir rüzgâr var gerçekten. Bir şeylerin değiştiğini görüyor, bir şeyleri değiştirebileceklerini fark ediyor insanlar. Bu yapımcılara da yansıyor, çalışma koşullarını iyileştirmeye itebiliyor onları da.

GÖ: Sık dile getirilen bir korku vardır mesela. “İşten kovulursanız sizin yerinize gelecek onlarca kişi var, hepsi kapıda bekliyor” denir. Bu kuvvetli bir sömürü ve baskı unsurudur. Bu korkunun da çaresi yine örgütlenmek, birbirine sahip çıkmak, birbirinin arkasını kollamak. Sonuçta dayanışma hepimiz için…

Paylaş