José Rivera ile Kerouac’ın Hayaleti

Paylaş
jose-rivera

José Rivera ve Walter Salles, Motosiklet Günlüğü’nün ardından başka bir efsanevi yolculuğu, Jack Kerouac’ın ‘Yolda’sını perdeye taşıyorlar. Kaybolmanın imkânsız olduğu Google Haritalar çağında, filmin de Kerouac’ın metrelerce akan metninin serbestliğinden bir şeyler kaybettiğini söylemek mümkün.

Söyleşi: Senem Aytaç, Fırat Yücel
Fotoğraf: Fırat Yücel

Jack Kerouac, William Burroughs, Allen Ginsberg, Neil Cassady gibi isimlerin etrafında gelişen Beat Kuşağı’nın izinden gidenlerin listesini genişletmek mümkün: Patti Smith, Tom Waits, The Doors, The Clash, Truman Capote, Hunter S. Thompson, Dennis Hopper, Terry Gilliam, Wim Wenders… İkinci Dünya Savaşı sonrasında Soğuk Savaş etkisindeki Amerika’nın konformizmine, muhafazakârlığına, baskıcılığına inat kişisel özgürlüklerinin peşinde, sadece edebiyatı değil bedenlerini ve hayatlarını da bir deneme tahtasına çeviren bu insanların, sonrasında ABD’de filizlenen tüm karşı kültürler üzerindeki etkisi yadsınamaz. Beat Kuşağı’ndan bir şeylere rastlayan her nesilden insan en azından basit bir ‘isyan duygusu’nun tadını alır.

Kerouac’ın 1951’de Manhattan’da soluksuz yazdığı ve metreler boyunca birbirine eklenmiş tek bir rulo kâğıt halindeki ‘Yolda’ manüskripti zaman içinde milyon dolarlar değerinde bir fetiş nesnesine dönüştü. Otomobil çağında ve otomobil hızında yazdığı romanda gidilen yollar ise çoktan turist rehberlerinde Jack Kerouac’ın ‘Yolda’sının bir turuna dönüştü elbette. Francis Ford Coppola’nın sinema haklarını otuz yıl önce satın aldığı romanın Walter Salles ve José Rivera’nın ellerinden çıkma uyarlaması da biraz böyle bir turu andırıyor. Önceden iyi çalışılmış, rotası belli yollarda gezdiriyor film bizi. Kerouac’ın nefesini kesen otomobil hızının bugün bizde çok daha popüler karşılıkları olduğundan belki de, kitabın metnine ulaşıyor olsak da ruhuna tam olarak ulaşabildiğimiz söylenemez. Anton Corbijn’in Kontrol’ünden (Control, 2007) hâlâ hafızalarımızda taze bir Ian Curtis olan Sam Riley ve ‘Alacakaranlık’ serisinin yıldızlarından Kristen Stewart’ın varlıkları gibi tanıdık unsurların da belki bunda etkisi var; Kerouac’ın imgelerinin üzerinden MTV’nin, Levi’s reklamlarının geçmiş olmasının da.

Diğer yandan, karşı kültürlerin hiç zaman kaybetmeden popüler kültüre eklemlenen imgelerine de çoktan bir alışkanlık geliştirdik; belki de artık onları yeniden başka gözlerle görebilmenin, dönüştürebilmenin zamanı. Yolda’yı biraz bu hislerle izledik; hem o tanıdık ama bir yere ait olmayan isyan duygusunun izlerini hatırlayarak hem de bu imgelerin işaret ettiği yerlerin çoğunun ‘boş bir gösterilen’i olmasının tuhaf şimdisiyle. Filmden eksilmiş olanlara rağmen, keyif de alarak.

Filmin senaristi José Rivera ile kısa bir zamana sıkıştırarak gerçekleştirdiğimiz söyleşide de filmin daha steril, daha derli toplu, daha çizgisel anlatısını konuşurken bir yandan aklımızın bir köşesinde Beat kuşağının kiri, dağınıklığı, hızı vardı. Senem Aytaç

Yayımlanmasından bu yana 55 sene geçen ‘Yolda’ zaman içinde sadece Amerikan edebiyatının değil karşı kültürünün de ikonik kitaplarından biri haline gelmesine rağmen ilk kez sinemaya uyarlanıyor. Kitabın hakları Francis Ford Coppola’daydı. Projeye nasıl dahil oldunuz?
Evet, Coppola yaklaşık 30 sene önce kitabın haklarını satın almıştı ve Gus Van Sant’tan Godard’a kadar bir çok önemli yönetmenle görüştü aslında bu süreçte. Sanırım Motosiklet Günlüğü’nden (Diarios de motocicleta, 2004) sonra Walter Salles’in bu iş için çok uygun olacağına karar verdi. Francis, Walter’a sorunca, Walter da bana bu projeyi yapmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Ben de çok eğlenceli olur, tabii ki yaparım, dedim.

Yolda da tıpkı Motosiklet Günlüğü gibi bir yol filmi olmasına rağmen iki filmin duyarlılıkları çok farklı, bu iki filmin senaryo yazım süreçleri arasında sizin açınızdan ne gibi farklılık ya da benzerlikler vardı?
Ben Yolda’da kendimi çok daha rahat hissettim, çünkü Amerika’nın her tarafını gezdim ve Jack Kerouac’ın gittiği yerlerin hepsine ben de gittim. Evet, dediğiniz gibi iki filmde yapılan yolculuk çok farklı. Motosiklet Günlüğü benim için politik bir bilincin uyanmasının yolculuğu, oysa Yolda daha çok kişisel bir uyanmanın yolculuğu ve bir sanatçı olarak benim daha kolay ilişki kurabileceğim bir şey bu.

Yolda’daki karakterlerin yolculuğu daha çok ‘yolda olmak için yolda olmak’ ya da bir tür aylaklık övgüsü olarak anlamlı sanki…
Yolda aslında özgürlükle ilgili. 1947-48’lerin Amerika’sı çok muhafazakâr bir yer. Truman’ın başkanlığında, Amerika’nın kafayı Sovyetler’e ve komünizme fena halde taktığı bir dönem. O yüzden de Amerikan toplumunun çok bastırılmış olduğu, konformizmin aşırı olduğu bir dönem. Ama bu insanlar, ifade özgürlükleriyle, edebiyatta, müzikte devrimcilikle, uyuşturucuyla, başka türlü bir yaşam biçimiyle ilgileniyorlar; bana göre onlarınki bu tür bir kişisel özgürlük arayışının hikâyesi.

Peki sizce bugünün seyircisi için Yolda ne ifade ediyor? Bugünün dünyasında neye tekabül ediyor film?
Bu oldukça ilginç bir konu çünkü 57’de yayımlandığında ‘Yolda’ şoke edici bir şeydi. Ama bugün özellikle de filmi düşününce, Youtube’da izleyebileceklerinizin bundan milyon kere daha şoke edici olduğunu söyleyebiliriz. O yüzden bence filmi izlerken o zamana gitmeniz, o zamanın muhafazakârlığını hatırlamanız gerekiyor. Bugün interneti, Google Haritalar’ı filan düşününce, insanın kaybolmasının ne kadar da zor olduğunu görüyoruz. Fakat bence kaybolmak çok önemli. İnsanın dışarı çıkması, doğaya çıkması ve nereye gittiğini bilememesi çok önemli; rotasını keşfederken yolda değerli bir şeyler bulması… Bence film bundan bahsediyor, bunu temsil ediyor. Genç insanların filmi izlerken kendilerine hayatta kişisel bir yol çizmek konusunda düşünmelerini isterim; aileleri ya da toplum tarafından onlar için önceden belirlenmiş bir yolu takip etmelerindense. Bence bu her zaman için önemli bir mesaj.

Günümüzde ‘özgürlük’ denen şey, piyasa tarafından tasarlanmış kimlikler vasıtasıyla yaşanıyor; çok daha dolaylı bir özgürlük hali bu. Beatçiler de kendi zamanlarında bu çıkmazla göz göze gelmiyorlar mı? Kerouac’ı temsil eden Sal karakterinin Dean’e (yani Neal Cassady’ye) olan ilgisi ise, sanki ondaki özgürlüğün fiziksel, somut bir karşılığının olmasıyla ilgili. Dolaylı değil dokunulabilir bir şey olmasıyla.
Evet, evet. Onda öncelikle bulduğu şey cinsel özgürlük tabii ki. Kitap bildiğiniz gibi filme göre ruhani olanla çok daha fazla ilgileniyor aslında. Kerouac için de ruhanilik çok önemli bir kavram, hayatının sonraki döneminde Budist oldu biliyorsunuz. O bakımdan, ruhani bir özgürlük de önemli onun için. Ve sizin de dediğiniz gibi bu dokunabileceğiniz bir şey değil. Ama bence bu adamlar için Neal’in temsil ettiği şey, kendi hayatlarından bilmedikleri, hiç bastırılmamış, duygusal bir özgürlük. Ve bu yüzden de bir şekilde ondan esin alıyorlar. Bence biraz da onu izleyerek nasıl özgürleşilebileceğini öğreniyorlar.

Kitaptaki bu ruhanilik meselelerine senaryoda yer vermezken aklınızda ne vardı?
Bir kere filmde yakalamanın çok zor olduğu şeyler bunlar, çok bayat durabiliyor. Böyle gün batımına bakarak filan… (gülüyor) Bugünün toplumunda herkes fazlasıyla ruhani ve bu bana biraz bayağı geliyor açıkçası. Biraz sahte ve biraz da kolaycı görünüyor. İnsanlar ruhaniyeti çok rahat sahipleniyorlar ve bunu kolaycı bir biçimde yapıyorlar. Bence gerçek bir ruhaniyet, yakalanması oldukça zor bir şey. Biraz da bu yüzden katmak istemedim filme bunları. Benim asıl ilgilendiğim fiziksel bir özgürlük, bir yerlere gidebilme özgürlüğü. O dönemde, bir beyaz olarak sadece siyahların olduğu bir yere gidebilmek, bir caz kulübüne gitmek mesela, bir özgürlük biçimiydi. Bugün bunu olağan kabul ediyoruz belki ama o zaman devrimci bir hareketti bu. Eşcinsel ilişkiler yaşamaları da aynı şekilde; şimdi olduğundan çok daha büyük yasaklar vardı üzerlerinde.

Filmin ardından yapılan soru-cevapta kitabın kimi kusurlarını düzeltmek istediğinizden bahsettiniz. Örneğin kadın temsili anlamında yaptığınız değişikler. Kitabın kusurları olabilir bunlar ama bir yandan kitabın dünyası bu kusurlarla da şekilleniyor. Kitabı politik açıdan düzeltirken, filmin daha düz, daha derli toplu olacağı endişesini yaşadınız mı hiç?
‘Daha Hollywood’ olabileceği tehlikesi, değil mi? (gülüyor) Evet, haklısınız. Kadın karakterler beni kitapta en fazla rahatsız eden şeydi. Onu düzeltmekle hikâyeye zarar verdiğimi düşünmüyorum. Çünkü hepsinin de kendi şahane hikâyeleri var anlatacakları. Carolyn Cassady ile tanıştım mesela, yazdıklarını okudum, LuAnne Henderson (Marylou) ile yapılan röportajları dinledim ve ne kadar zeki, etkileyici kadınlar olduklarını anladım. O zekâyı, o etkileyiciliği az da olsa filme yedirmek istedim. Ama haklısınız, kitaba saygısızlık etmek istemiyor insan; değiştirmek, tamir etmeye çalışmakla kitabın güzelliğini bozmak istemedim.

Kitabın akışı bir caz parçası gibi. Burruoghs’daki ‘cut up’ tekniği gibi şeyler yok ama caz hissi ve güzel bir ahenksizliği var kitabın. Filmdeyse bir bütünlük, bir derli topluluk hissi var.
Bunu Walter Salles’e sormalıyız belki de… Evet, kitabın dili o kadar serbest ki, bir fikirden diğerine geçişleri çılgınca. Haklısınız, bizler bir hikâyeyi düz bir çizgide anlatmaya fazlasıyla kafaya takmış durumdayız. “Bu oldu, sonra da bu oldu” şeklinde. Bizim sinema eğitimimiz de bu yönde. Kitabın dilindeki o caz hissini filmde yakalamak neredeyse imkânsız gibi.

Aklımıza Geceyarısı Kovboyu (Midnight Cowboy, 1969) geldi, onun neredeyse psikedelik olduğu yerler vardır mesela. Yeni Hollywood o tür bir anlatıya en çok yaklaşıldığı dönem galiba.
Haklısınız. Filmde öyle bir duyguya en çok yaklaşan yer Sal’in hasta olduğu, halüsinasyonlar görmeye başladığı kısım. Kitapta olmayan bir bölüm o zaten, ben ekledim senaryoya.

Meksika’daki dans sahnesinde de benzer bir his var.
Evet, bir de o sahnede belki. Vegas’ta Korku ve Nefret’te (Fear and Loathing in Las Vegas, 1998) var belki sizin bahsettiğiniz şey.

Peki senaryoyu yazarken kitaba sadık kalmaya mı özen gösterdiniz yoksa yaptığınız onca araştırmadan, gerçek karakterlerin hikâyelerinden de beslendiniz mi?
Kitaba sadık kalmaya özen gösterdim çünkü insanlar bunca zamandır kitabı bekledilerse karşılarında onu bulmalılar diye düşündüm. Benim değil Kerouac’ın macerasını bekliyorlar. Ne kadar çok bilirsem o kadar iyi yapabilirim diye düşündüm, hep daha fazlasını bilmem gerektiğini hissettim. Yüzde 95’ine filmde yer veremeyecek olsam bile o insanların neler yaşadıklarını, neler hissettiklerini bilmek istedim. Bütün bu çalışma bir yazar olarak kendimi daha özgün hissetmemi sağladı; bir turist ya da bir röntgenci gibi değil de içeriden biri gibi. Walter bildiğiniz gibi Brezilyalı, yani dışarıdan gelen biri, bense hayatım boyunca Amerika’da yaşadım ve Walter benim olayın içeriden nasıl göründüğü konusunda onu bilgilendirmemi ve senaryoya bunları koymamı istiyordu.

Fazla vaktimiz kalmadı aslında biz orgon enerjisinden, Burroughs’un orgon akümülatöründen, Wilhelm Reich’tan da bahsetmek istiyorduk.
Aman Tanrım! (gülüyor) Burroughs gerçek bir deli. Benim özellikle o orgon akümülatörünü yeni nesle açıklamam gerekiyor, kendi çocuklarım onu bir çeşit kuşevi filan sandılar. Onlara hepsini anlattım. Burroughs her türlü deliliğe vardı. Dünya üzerinde kullanmadığı uyuşturucu yoktu. O kadar uzun yaşayabilmiş olması ise hayret uyandırıcı.

Paylaş