Laurent Cantet ile ‘Can Ateşi’ Üzerine

Paylaş

laurent_cantetLaurent Cantet’nin son filmi Can Ateşi, 1950’ler New York’unda erkek egemen düzene kafa tutan bir çetenin öyküsünü anlatıyordu. İstanbul Film Festivali’nde bir araya geldiğimiz yönetmenle, dayanışmayı, direnişi ve nostaljiyi konuştuk.

Söyleşi: Fırat Yücel
Fotoğraf: Furkan Üstel

Altın Palmiye ödüllü Sınıf’ta, bir film eleştirmeni ve öğretmen olan François Bégaudeau’nun çalıştığı okuldaki deneyimlerinden hareketle yazdığı romanı sinemaya aktaran Laurent Cantet, bir sonraki filminde de bir uyarlamaya imza attı. Günümüz Amerikan edebiyatının önde gelen yazarlarından Joyce Carol Oates’un aynı adlı romanından uyarlanan Can Ateşi’nin (Foxfire, 2012) Cantet’nin filmografisinde çok farklı bir yeri var. İnsan Kaynakları, İş Yok Zaman Çok ve Sınıf’ta Fransız toplumunun güvencesiz çalışma koşulları, işsizlik, çok kültürlülük ve ırkçılık gibi güncel meselelerine ışık tutan, Güneye Doğru’daysa (Ulrich Seidl’ın sonradan Cennet: Aşk’ta yaptığı gibi) Avrupa burjuvazisinin eski sömürgelerine yönelttiği turistik bakışı ele alan Cantet, bu kez 50’lerin New York’unu mesken tutan, hayli dramatik ve duygusal bir dönem filmine imza atıyor. Okul ve aile yaşantılarına hakim olan, özgür iradelerini gasp eden erkek şiddetine karşı bir araya gelip Foxfire isimli bir çete kuran genç kadınların hikâyesini anlatan Can Ateşi’nde Cantet, sinema hayatında ilk kez geçmişe bakıyor ve bugünün baskıcı düzenlerine karşı direniş hareketlerine ilham olabilecek bir hikâyeyi perdeye taşıyor. Filmin gösterimi vesilesiyle İstanbul Film Festivali’ne konuk olan Cantet’yle yaptığımız konuşmada Can Ateşi’nin yönetmenden alışık olduğumuz, politik sözünü sakınmayan üslubuyla ya da örgütlenme biçimlerine dair detaycı yaklaşımıyla olduğu kadar, çekim safhasıyla da bildik dönem filmlerinden ayrıştığını öğrendik. Filmi New York’ta değil, Kanada’nın Sault Ste. Marie bölgesinde çeken ve tıpkı Sınıf’taki gibi neredeyse tümüyle amatör oyuncularla çalışan Cantet’nin sorularımıza verdiği cevaplar, ‘direnişin estetiği’ne dair takip edilesi pek çok ipucu taşıyor.

Joyce Carol Oates’un romanının 1996 yılında çekilen bir uyarlaması daha var. Romanı uyarlamaya karar verdiğinizde onu izlemiş miydiniz?
Hayır, bir önceki filmi izlemedim. Senaryoyu yazmaya başladığımda filmin varlığından haberim bile yoktu. İlgimi uyandıran romandı. Romanın bir filme dönüşebileceğinden emin olduğumda kitabın telif hakları üzerine bilgi edinmeye başladım ve romanın daha önce de filme uyarlandığını ancak o zaman fark ettim. Sonrasında, internette filmin fragmanını ve bazı sahnelerini izledim. Ve anladım ki ne olursa olsun iki film birbirinden çok ama çok farklı olacaktı. Bir önceki filmden farklı olarak, ben kitaba yakın durmak, sadık kalmak istedim. Ayrıca ilk filmin o kadar da politik olmadığını düşünüyorum.

Filmde feminizm ve sosyalizmin yanı sıra ‘ruhun ölümsüzlüğü’ gibi teolojik meseleler üzerine de düşünceler var.
Kitapta da öyleydi. Zaten kitabı çok sevmemin sebeplerinden biri de buydu; işlemeyi sevdiğim bütün konular vardı kitapta. Buna ilaveten çok güçlü bir olay örgüsü, belli aralıklarla ortaya çıkan yeni durumlar ve eylemler vardı. Benim için yeni olan bir olay örgüsü. Ben daha çok insanların hayatına bakan filmler yapıyorum. Bu filmdeyse romanvari bir yapı söz konusu.

Filmdeki genç kadınlar, ellerinde hiçbir şey olmadan, kitaplar bile olmadan ataerkil düzene ve bireyciliğe karşı güçlü bir duruş sahibi olabiliyorlar. Ama ırkçılığa karşı bir tavır alamıyorlar, sizce bunun nedeni ne?
Aslında bu bize o dönem hakkında çok şey söylüyor. O zamanlar ABD’de beyazların bindiği otobüslerle siyahların bindiği otobüsler ayrıydı. Çok sert bir ‘segregasyon’ vardı. Romanının geçtiği dönemde Joyce Carol Oates daha 15 yaşındaydı. O yıllarda Amerikalı beyazlar siyahların kendi hikâyelerinin bir parçası olabileceklerini hayal dahi edemezlerdi. Onlara dikkat bile etmiyorlardı, siyahlar onlar için yoktu. Ben de bu yüzden ırkçılık hakkında uzun uzadıya bir söylem geliştireceğime, beyazlarla siyahların birlikte bir şeyler paylaşabileceklerini hayal dahi etmediklerini göstermeyi tercih ettim. Bir de benim için Legs’in diğerlerinden daha güçlü, daha fazla düşünen bir karakter olduğunu göstermek önemliydi. Bir şeyleri değiştirmeyi de, çeteye siyahların kabul edilmesini de öneren o. Diğerleri hayatlarında ilk defa bu tip sorular soruyorlar. Karakterlerin karmaşık kişilikleri hoşuma gitti. Bu kızlar sadece iyi veya güçlü değiller, hata da yapıyorlar. Tamamıyla eşitlik yanlısı bir yaşam biçimi hayal etseler de belli bir çizginin dışına çıkamıyorlar. Kahraman değiller, herkes gibiler. Çelişkileri, zaafları var.

Hikâyede çetenin oluşum safhasının atlanmasının, savundukları fikirleri, hayat duruşlarını nasıl edindiklerine dair soru işaretleri yaratabileceği yönünde bir çekinceniz oldu mu?
Olmadı çünkü onlar kendilerine yönelik her türlü şiddete karşı bir direniş gösteriyorlar. Maçoluğun egemen olduğu bir çevrede yaşamaktan, yoksulluktan, böyle bir dünyada genç olmaktan acı duyuyorlar. Bütün bu sebeplerden kendilerine yönelik şiddeti iliklerine kadar hissediyorlar. İlk başlarda bir araya gelmeleri kendilerini daha güçlü hissetmelerini sağlıyor. Birlikte olursak bütün bunlara daha güçlü direniriz diye düşünüyorlar. Legs bu çeteye başka bir boyut getiriyor. Yaşlı fikir babası Theriault da Legs’e tüm bu yaşam deneyimini farklı bir yere taşıyabilmesi için yol gösteriyor.

Filmin geriye dönüşlü yapısının direnişi seyirci için nostaljik bir havaya büründürme riski var: “Bütün bunları gençken yaptık ama şimdi büyüdük ve her şey değişti” gibi. Bu yapıyı değiştirmeyi düşündünüz mü?
Kitapta hikâyeyi daha çok Maddy anlatıyordu. Önce bir şey anlatıyor ve birkaç sayfa sonra “size şöyle anlattım ama aslında tam da böyle değildi” diyordu. Net olmayan anlardan oluşan, biraz sersemlemiş bir hafızayla karşı karşıyayız romanda. Böyle bilmecemsi bir yapısı olmasını çok sevdim hikâyenin. Filmde bu yapıyı korumak çok zor. Ben filmde karakterlerin umut dolu oldukları veya tam tersi hayal kırıklığına uğradıkları anları takip etmeyi tercih ettim, devamlılığı böyle sağladım. Maddy karakterini seviyorum çünkü çetenin hafızası o. Çetenin bir parçası olmaya gerçekten ihtiyaç duyan da o, çete içinde kendine yer bulamayan da. Bu yüzden dışarıdan bakabiliyor. Yine bu yüzden kendi bakış açısını verebiliyor; ama yukarıdan bir yerden değil, tam olarak nereden ben de bilmiyorum. Tabii ki filmin sonunda hikâyeyi nostaljik duygularla anlattığını hissediyoruz. Belki ben de biraz nostaljik biri olduğum için, bu bakışın hikâyeye değer kazandırdığını da düşünüyorum. Bu hikâye bir çocuk oyunu anlatmıyor; Maddy’nin anlattığı, onu gerçekten değiştiren, ergenlik dönemini çok güçlü bir şekilde etkileyen bir hikâye.

Nostaljik olmanın ötesinde filmin sonunda bir yenilgi duygusu da var.
Evet sonunda bir yenilgi duygusu var ama benim bütün filmlerim bundan bahseder. İdeal olanı nasıl inşa ederiz, insan yaptığı şeye olan inancını nasıl korur? İçinde yaşamayı hayal ettiğin bir kusursuz toplum veya topluluk vardır ve tabii ki gerçek böyle değildir, “gerçek toplum” senden daha güçlüdür. Filmin sonunda Maddy ve Rita, Legs’den bahsediyorlar. Tabii ki ikisi de olmaları gereken yerdeler: Rita anne olmuş, kocası bir fabrikada çalışıyor. Diğerlerinden daha entelektüel olan, yıldızlarla ilgilenen Maddy gökbilimci olarak çalışıyor. Ama yaşadıkları o dönemden bahsederken “beraber ne kadar delice şeyler yaptık” diyorlar. Rita bunu söylerken ruhunda hâlâ o dönemin kuvvetli izlerini taşıdığını gözlerinden okuyabiliyoruz. Ben şuna inanmak istiyorum: O dönemi yaşamamış olsalar bu kadar güçlü bireyler olamayacaklardı.

Amerikan sinemasının Grease benzeri filmlerle oluşturduğu, deri ceketli, jöleli bıçkın erkeklerin, romantik âşıkların cirit attığı 50’li yıllar imgesinin altını oymak gibi bir amaç da güttünüz mü?
Bana kalırsa Amerikan sineması o dönemi hep bir altın çağ gibi aksettirdi. Ben bu görüntünün kenarında kalanları göstermek istedim. Bu sadece konuyla değil o anları nasıl filme çektiğinizle de ilgili. Bu yüzden ben o dönemi yeniden inşa ederken kusursuz olmamaya çalıştım. O dönemin ruhunu detaylarda kusursuz olmadan hissettirmeye çalıştım. Kimseye sahnelerin kusursuz bir biçimde o döneme ait olduğunu kanıtlamaya mecbur kalmak istemedim. O dönemi anlatan filmlerde, renklerin kullanımında bile kalıplaşmış bir tarz var. Bense daha genel geçer bir tarz kullanmaya karar verdim. Kızların yaşadığı mekânların, “folklorik” öğeler kullanmamış olsak dahi, o döneme uygun olduğunu düşünüyorum. Bunlara ek olarak, oyunculara hareket özgürlüğü vermek ve daha esnek kadrajlar yapabilmek adına filmi el kamerasıyla çektik. Açıkçası Sınıf filmimi nasıl çektiysem çok daha dramatik bir yapıya sahip olan bu filmi de aynı yöntemle çekebileceğimi kendime kanıtlamak istedim. Parlak bir sahneleme çalışmasından ziyade bütün ayrıcalığı oyunculara vererek, onların mekândaki hareketlerini özgür kılmak ve kameranın da esnek olmasını sağlamak istedim. Ve bu çekim metodunu, ilk bakışta buna uygun olmayacak (dönem filmlerinin halihazırda belirli kuralları var çünkü) bir hikâyeye uyarlamak.

Filmde rol alan genç kızların oyunculuk kökenli olmayışı da Sınıf’la arasındaki bir başka ortaklık.
Zengin kız Marianne’i oynayan Tamara Hope dışında hiçbiri oyuncu değil. Bu rol için araya oyuncu olan birini katmayı enteresan buldum. Çünkü oyunculuğu da konuşması da farklı; bu da iki sosyal sınıf arasındaki farkı net bir şekilde ortaya koyuyor.

Oyuncular arasında filmdekine benzer bir dayanışma ruhu oluştu mu sette?
Bu grubu oluşturmak altı ayımı aldı. Tek derdim güçlü kişilikler bulmaktan ibaret değildi. Birlikte de iyi çalışabilecek bir grup oluşturmam gerekiyordu. Her defasında yeni bir oyuncu adayını grubun içine getirip grupla uyuşup uyuşmadığına bakıyordum. Ve bazen de tek başına oynasa çok iyi olabilecek bir oyuncuyu grup içinde yerini bulamadığı için reddetmem gerekiyordu. Grubun iyi işlemesi için ne gerekiyorsa yaptım. Sonrasında birçok prova yaptık. Hem çalışarak hem de sohbet edip gülerek bolca vakit geçirdik birlikte. Çekimlerin ilk haftasında Toronto’nun kuzeyinde küçük bir şehre gittik. Asıl çekimleri yaptığımız yerden uzak bir yerdi ve orada bir otelde kaldık. Akşamları hep beraber vakit geçirdik. Sonunda onlar da birbirleriyle iyi arkadaş oldular. Grup filmin dışında da varlığını sürdürdü, birbirlerine bağlandılar.

Anlatım bakımından İnsan Kaynakları, İş Yok Zaman Çok veya Sınıf’tan çok farklı bir yerde duruyor Can Ateşi. Bir auteur olarak kendi yapıtlarınız içinde nerede görüyorsunuz bu filmi?
Her hikâye bana kendisini nasıl filme çekmem gerektiği konusunda yol gösterir. Dogmatik biri değilimdir.Hikâyeyi filme almak istediğimde, hikâyenin bana o filmi nasıl çekmem gerektiği konusunda yol göstermesini bekliyorum. Can Ateşi’nin hikâyesinde dramatik unsurlar çok güçlüydü ama oyuncularla, filmin karakterleriyle kurduğum ilişki, önceki filmlerimdekinden farklı değildi. Tematik olarak da önceki filmlerime benzediğini görüyorum. Benim filmlerimin hiç de entelektüel bir bakış açısı yoktur. Beni asıl ilgilendiren şey bir insanın hayatında politikayla mahremiyetin nasıl bir arada var olduğu. Tabii ki bu film bir dönem filmi, dramatik öğeler daha baskın, film İngilizce çekildi; bunların hepsi his anlamında bir fark yaratıyor ama bunların büyük farklar olduğunu düşünmüyorum.

Marksizmle kadın mücadelesinin teorik ve pratik birlikteliği uzun yıllardır tartışma konusu. Can Ateşi’nin, içten içe bu birlikteliğin mümkün olduğuna dair de bir şeyler söylediğini düşünüyor musunuz?
Benim hoşuma giden, politikanın tamamen hayatlarının içine işlemiş olması. Kızlar politikanın ne olduğundan habersiz bir biçimde onu keşfediyorlar. Deneyimleyebildikleri şey, onlara uygulanan şiddet. Oradan direnişe başlıyorlar. Önce bir şeye direniş sonra bir başka şeye. Bence her türlü direniş birbiriyle ilişkilendirilebilir. Söz konusu baskı olduğunda hiyerarşik bir yapı aramamak lazım bence. Filmin göstermeye çalıştığı biraz da bu; feminizm var olan birçok baskıcı yapıdan birine verilmiş bir cevaptır. Komünizm başka bir cevaptır. Zaten çetedeki kızların çiftlik evinde inşa etmeye çalıştıkları topluluk da erkekleri dışlayan bir topluluk. Erkeklerin olmadığı bir topluluk kurarak feminizm ve sosyalizmin genelde uyuşmamasına sebep olan bir tür tarihsel yanılgıyı tersinden yeniden üretiyorlar.

ADI GEÇEN FİLMLER
Sınıf (Entre les Murs, 2008), İnsan Kaynakları (Ressources Humaines, 1999), İş Yok Zaman Çok (L’emploi du Temps, 2001), Güneye Doğru (Vers le Sud, 2005), Cennet: Aşk (Paradies: Liebe, 2012), Grease (1978)

Paylaş