Léos Carax & Serra Yılmaz: Maskelerin Ardında Sanat, Sürrealizm ve Diğer Tuhaf Şeyler Üstüne Bir Sohbet

Paylaş

carax-serrayilmaz13 yıl aradan sonra çektiği ilk uzun metraj film Kutsal Motorlar’ın (Holy Motors) gösterimi vesilesiyle !f İstanbul’a konuk olan Léos Carax, 16 Şubat’ta SALT Beyoğlu’nda Serra Yılmaz’la keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşi metnini, sohbeti yerinde izleyemeyenler için paylaşıyoruz. Metni bizimle paylaşan !f İstanbul ekibine teşekkürler.

Serra Yılmaz: Kutsal Motorlar’ın bir oyuncunun alabileceği en güzel hediye olduğunu düşünüyorum. Sizin Denis Lavant ile uzun soluklu bir işbirliğiniz var. Bu filmi izleyip de onun yerinde olmayı arzulamayacak bir oyuncuyu hayal dahi edemiyorum. Sizin yaptığınız ona resmen büyülü bir armağan vermek. Onunla çalışmayı seviyorsunuz, bu nedenle sizin oyuncularla olan ilişkinizi kaçınılmaz olarak merak ediyorum.

Léos Carax: Denis ile tanıştığımızda, ikimiz de çok gençtik. Aynı yaştayız, dolayısıyla tanıştığımızda 21 yaşlarındaydık. Boyumuz da aynıdır. İlk filmim için genç bir adam arıyordum ama bulamıyordum. Bir sürü oyuncu, rock müzisyeni genç adam gördüm. Durmadan filmi erteliyordum ve aradığım genç adamı bulamıyordum. Ve bir gün, işsizler için iş bulma kurumunda işsizlik maaşı alan oyuncuların dosyası elime geçti. Garip bir fotoğraf gördüm. Bu Denis Lavant’ın fotoğrafıydı. Tanıştık. Daha önce sinemada çalışmamıştı. Sirk ve tiyatro çalışmaları vardı. Emin değildim. Ben hiçbir zaman deneme çekimleri veya prova yapmam. Dolayısıyla onun iyi bir oyuncu olup olmadığını bilemiyordum ama en azından farklı biriydi. Ve benim ilgimi çekmişti.  Böylece ilk filmi beraber yaptık.  Sonrasında da üçüncü, dördüncü ve beşinci filmleri beraber yaptık.  Ama gerçek hayatta onu tanımıyorum. Denis Lavant ile beraber akşam yemeği bile yemedik.  Evi benim evimden 200 metre uzakta olduğu halde. Yolda karşılaşıyoruz, merhabalaşıyoruz ama onu yakından tanımıyorum.

Yılmaz: Ama oyuncu yönetmen ilişkisi bakımından o kadar güçlü bir işbirliğiniz, iş ortaklığınız var ki bunu ekrandan bile hissedebiliyoruz. Görülüyor ki çekimler sırasında -yani ben böyle hayal ediyorum- neredeyse konuşmadan birbirinizi anlıyorsunuz, filme bakarken edindiğimiz izlenim bu.  Çünkü bana öyle geliyor ki siz onu sonuna kadar yönetmiyorsunuz, ona kendini koyabileceği bir alan bırakıyorsunuz.

Carax: Her halükârda pek konuşmuyoruz. Birlikte kostümleri arıyoruz. Ben çekim yapılacak sokakları arıyorum, bir şeyler çekiyoruz. Sonrasında nasıl hareket etmesi gerekiyor, nasıl konuşması gerekiyor, bunları ayarlıyoruz.  Birlikte yaptığımız çalışma aşağı yukarı bundan ibaret. İlk zamanlardaki “ajans oyuncusu”ndan şimdiki kimliğine bürünmesine kadar geçen zamanda Denis çok büyük bir oyuncuya dönüştü. Gençken de çok ilginçti ve hâlâ da öyle.

Yılmaz:  İzleyici de benimle aynı fikirde mi bilemiyorum ama sanki hiç durmayacak, bir karakterden diğerine geçecek, bize aralıksız hikâye anlatacak ki aslında bu sadece bir hikâye değil ve bu böyle sürüp gidecek gibi hissediyoruz; bizi ele geçiren, büyüleyen de bu.

Carax: Bana sık sık sorulan sorulardan biri de Denis’nin öteki benliğim, “avatar”ım veya benim çoğaltılmış halim olup olmadığı. Gençken bu soruya “hayır” cevabını veriyordum. Ama şimdi, bu kadar filmden sonra belli ki bir şeyler var. Kutsal Motorlar’ın çekimlerinde baba-kız sahnesini çekerken fark ettik bunu; Denis’ye kendi kıyafetlerimi vermiştim. Şapkamı, gömleğimi, pantolonumu, sigaramı ve benim saçlarıma benzeyen bir peruğu kullandı. Ve çekimlerde hep benim yanımda olan köpeğim, benim mi peşimden gelsin Denis’nin mi peşinden gitsin bilemedi. O zaman dedim ki, aramızda garip bir şeyler var.

Yılmaz: Bu soruyu sormayı istemedim çünkü bence bu kendi kendine yolunu bulan ve biraz da gizemli kalması gereken bir şey. Herkes nasıl hissediyorsa öyle düşünmeli çünkü bence bir yönetmene şu veya bu karakter sizin diğer benliğiniz mi diye soramayız. Yönetmenin de buna net bir cevabı olamaz diye düşünüyorum.

Carax: Sonuç olarak, sinema tarihinde oyuncu ve yönetmenin beraber yaşlandığı çok fazla film yok. Nadir olan bir şey. Kaçınılmaz olarak bu soru soruluyor, ama bende bunun cevabı yok.

salt-beyogluYılmaz: Bir keresinde, görüntü yönetmeninizin vefatından sonra çok zorlandığınızı ve beraber çalışmak isteyeceğiniz bir görüntü yönetmeni bulmak için epeyce zaman beklediğinizi okumuştum. Kutsal Motorlar’ı Caroline Champetier ile çektiniz. Eğer film çekmeye devam ederseniz ki, filmleriniz arasına koyduğunuz  mesafe ve zamana bakarsak bu da meçhul, onunla mı çalışmaya devam edeceksiniz? Sizinle her şeyin belirsiz olduğunu düşünüyorum.

Carax: Evet, benimle her şey belirsiz. İlk 3 filmimi beraber çektiğim görüntü yönetmeninin ismi Jean-Yves Escoffier. Benim için çok önemli biri olduğunu belirtmek isterim. Onunla tanışmam da Denis ile olduğu gibi 20’li yaşlarımdaydı. Benden 10 yaş büyüktü, hemen büyük abim ve en yakın arkadaşım oldu. 10 sene boyunca her gün görüştük, beraber 3 film yaptık. 3. film bir felaketti, büyük bir filmdi; “Köprüüstü Âşıkları”. Bu filmde anlaşmazlıklarımız oldu, birbirimize karşı öfkelendik. Jean Fransa’da karalandı, bu filmin adının çıkması yüzünden Fransa’da çalışamaz oldu, Hollywood’a gitti. Gittikten birkaç yıl sonra da orada vefat etti. Pelikül filmden dijital filme geçmeme neden olan insan olduğunu söyleyebilirim. Onsuz bir daha nasıl pelikül film çekebilirdim bilmiyordum. Sonra Caroline ile tanıştım. Onunla Tokyo’da küçük bir film yaptık. O filmde dijital kamerayı denedim. Çekilen ham filme bakmamayı öğrendim. Çekimleri gündüz yapıyor, pişman olup yeniden aynı sahneleri çekmemek için akşam ne çekildiğine bakmıyorum.

Yılmaz: Evet, ama çekimler sona erdiğinde çekilen sahneleri gördüğünüzde hoşunuza gitmeyen şeyleri tekrar çekmeyi arzuladığınız oluyor mu?

Carax: Ben her zaman, her şeyden pişmanlık duyuyorum. Montaj yaparken kendimi zorluyorum ve görüntüleri kabul ediyorum ve montaj bittiği anda filme bir daha hiç bakmıyorum. Dolayısıyla büyük pişmanlıklar duymam mümkün olmuyor.

Yılmaz: Pişmanlık duymamak için iyi bir yöntem. Film çekmediğiniz bunca yıl ne yaptınız?

Carax: Yemek yedim, uyudum, hasta oldum, âşık oldum, seyahat ettim, okudum, yazdım, film çekmeye çalıştım ama olmadı, bir çocuğum oldu, köpeklerimle vakit geçirdim.

Yılmaz: Yaşamak için film çekmek dışında neler yapmaya ihtiyacınız var?

Carax: Eğer bir film yapıyorsam, daha önceki filmi yapan kişiyle aynı kişi olmadığımı hissetmeye ihtiyacım var. Kutsal Motorlar da bundan bahsediyor; kendi olmanın verdiği yorgunluktan ve insanın arada sırada kendini yeni baştan yaratmaya olan ihtiyacından. Bunu başka yerlerde aramak lazım, hayatın içinden bir yerlerden. Herkesin kendine göre bir tarzı var. Bu seyahat olabilir, aşk olabilir, çocuklar olabilir.

Yılmaz: Dünyanın geri kalanına dair nasıl bir merakınız var, keşfetme arzunuz nasıl?

Carax: Çok seyahat ediyorum. Ama her seyahatim başarılıyla sonuçlanmıyor. Her seyahatte bir parça deneysellik vardır. Benim için önemli olan deneyimlemektir. Bir Fransız yazarın dediği gibi “Deneyim bir insan için mümkün olan her şeyin ucuna kadar yolculuk etmektir”. İşte benim için önemli olan şey bu. Benim kendim için kendi mümkünüme yaptığım yolculuk. Bunun dibine kadar gitmek istiyorum. Bazen yolculuk fiziksel olur, coğrafyalar arası olur. Türkiye’ye gelmem gibi, Asya’ya, Rusya’ya, Afrika’ya gitmem gibi ve bu, başka diyarlarda kendimi ve başkalarını keşfetmeme yardımcı oluyor ama bazen de bu işe yaramıyor. O zaman başka bir şey aramak lazım.

Yılmaz: Peki, nasıl söylesem, bu deneyimi tetiklemek için bir şey yapar mısınız?

Carax: Bilemiyorum… Yaptığım bir sürü aptallık sonuç itibarıyla bana çok şey kattı. Hepimizin yaptığı türden aptallıklar. Tabii bunlar pahalıya mal olabiliyor. Demin de söylediğim gibi yaptığımız hareketlerin içerdiği sorumluluklara dikkat etmemiz gerekiyor. Bu film, umarım biraz mizah da katarak, bundan bahsediyor. Günümüzün sanal dünyasından, internet vesaireden dem vurarak. Sanala karşı değilim ama bazen dünyanın hareketlerinin sorumluluğunu üstlenmesini istiyorum. Mesela savaş yaparsak hayatımızı riske atarız ama bir yerlere uyuşturucu gönderirsek hayatımızı riske atmayız. Ben bunu insani bulmuyorum. Harekete geçmek, Kutsal Motorlar diye adlandırdığım da bu. Hareket halindeki vücudumuz.

Yılmaz: Ben de Kutsal Motorlar’ın mizah dolu bir film olduğunu düşünüyorum. İzleyiciye zevk verenin de bu olduğunu düşünüyorum.

Carax: Komedi filmi yapmadığım kesin. Mutluluğun ne olduğunu bilmiyorum ama sevinç, neşe duygusunu tanıyorum, her filmime bu duyguyu koymaya çalışıyorum, her filmde sevinç duygusunu çekerek yakalamaya çalışıyorum. Bu filmde müzikle bu duyguyu geçirmeye çalışıyorum, Kutsal Motorlar’da akordeon sanatçısının olduğu sahne mesela. Bence müzikle sinemanın böyle bir ortak noktası var; sevinç duygusunu ifade edebilmeleri. Bu o kadar da kolay bir şey değil. Bütün filmlerimde oyuncuları düşünerek onların fiziksel olarak hazırlanabilecekleri sahneler koydum; paraşütten atlamaları veya dans etmeleri, su kayağına binmeleri gibi fiziksel şeyler. Dolayısıyla oyuncuların önceden fiziksel olarak hazırlanmaları gerekti, bu tip hazırlıklar film acı verici veya dramatik bile olsa onları ayakta tuttu. Haftalarca süren çekimleri oyuncuların kaldırabilmesi gerekiyor. Ve onlardan dans etmelerini veya fiziksel şeyler  yapmalarını isteyeceğiniz sahnelerin olduğunu bilirlerse bu onları şevklendiriyor ve bence bu daha sağlıklı bir şey.

Yılmaz: Evet, bu bir antrenman ve belki de yaptıkları işe biraz mesafeli durmalarını sağlama yöntemi, değil mi?

Carax: Evet, bir açıdan. Biliyorum ki üçüncü filmimiz Köprüüstü Âşıkları’nı çekerken, dans sahneleri, Seine nehrinin üstündeki su kayağı sahneleri gibi fiziksel hazırlanılan sahneler olmasaydı, filmin ana karakterlerini oynayan Denis ve Juliette çekimlere dayanamazlardı.

Yılmaz: Ayakta duramazlardı. Bunun karakteri oynamaktan daha başka tür bir odaklanmayı tetiklediğini düşünüyorum.

Carax: Evet, sinema orada başlıyor zaten. Bu yüzden filmin başında 19. yüzyıldan kalma siyah-beyaz görüntüler gösterdim. Koşmakta olan veya yere tuğla döşeyen  erkek bedenleri. Çünkü sinema tam olarak da bu noktadan, bedenden başladı. Sinema hareket eden görüntülerden başladı ve sinema tarihi boyunca bu hareketin duygu da demek olduğu gösterildi. Bu yüzden Denis’yi çekmeyi o kadar seviyorum; çünkü o hareket halinde bir beden. Sinemada olsun, resim sanatında olsun bedene bakmayı seviyoruz. Tabii insanlar yaratılan şeylere de bakmayı seviyorlar; binalar, tabancalar, sigaralar gibi ama her şeyden önce bedene bakmayı arzuluyoruz. İnsanlar dans eden, koşan, sevişen, ağlayan bedenleri görmek istiyorlar ve de yüzleri. Yüz derken yine bedene dönüyoruz.

Yılmaz: Evet, her türlü bakış açısı nezdinde beden en rahatsız eden ve en çok hissettiren öğe. Sadece duygusal bağlamda değil, tensel bağlamda da en konuşkan öğe.

Carax: Bu yüzden dijital filmlere nazaran pelikül film çok değerliydi. Pelikül kimyasaldı, tene yakındı. Dijital ile bunu kaybettik. Dijitalin böyle bir inceliği yok. Oysa ki sinema buydu. İki görüntü arasında pelikülde siyah bir çizgi olur; şimdi pelikül görüntüsü yok, o siyah çizgi de yok.  Biliyorsunuz normal hayatta gözümüzü kırparız, istemsizce kapatıp açarız. Gözlerimizi kırpmazsak gözler kurur ve kör bile olabiliriz. Dijital ile gözümüzü kırpmamaya başlayacağız.

Yılmaz: Kutsal Motorlar’a geri dönersek, Denis Lavant’ın bize hissettirdiklerini de geçen bir duygu var filmde. Hissettiğim şey bu filmin bir anlamda sinemaya saygı duruşu niteliğinde olmasıydı. Sinema tarihini hayal etmemizi sağlıyordu. Ben bunu böyle algıladım ve filmin bu yönünü çok sevdim.

Carax: Düşünerek yaptığım bir şey değil. Bence filmi sinema tarihini bilmeden, sinefil olmadan da izlemek mümkün. Filmi çektiğim dilin sinema dili olduğunu biliyorum. Film için yarattığım meslek, yani bir hayattan diğerine seyahat eden M. Oscar karakterinin işi de oyunculuk mesleğine benziyor. Benim için önemli olan, bir tür  bilimkurgu atmosferi içerisinde, bir gün içinde güneşin doğusundan geceye kadar geçen süreçte yaşamda olma, yaşıyor olma deneyimini geniş bir şekilde anlatmaktı. Bunu klasik bir şekilde işleseydim mesleği oyunculuk olmadığı sürece kahramanın bir hayattan diğerine geçişi mümkün olmazdı. Klasik bir anlatımda flashback’ler kullanmam gerekirdi gençliğini göstermek için. Oysa burada bir gün içinde hayatın bütün yaşlarını ve benim için yasıyla, sevinciyle, kayıplarıyla, aşkıyla insan olma deneyimini gösterebildim.

Yılmaz: Aslında, bir yönetmenle eseri hakkında konuşmak hep çok zordur.

Carax: Evet, şöyle diyebilirim, ifade etmek istediğiniz herhangi bir şeyi filmin dışında başka bir şekilde ifade edemediğiniz için film yapıyorsunuz. Sonra insanlar gelip film üstüne sorular soruyorlar ve sizden filmde ifade ettiğiniz şeyi başka türlü ifade etmenizi bekliyorlar. Mesela şöyle; sevgilinizle sevişiyorsunuz, sonra bir oda insan gelip sizi sorguya çekiyor, niye o anda hızlandınız, niye burada sevgilinizi öptünüz, niye şu sırada pozisyon değiştirdiniz diyerek.

Yılmaz: Tamamen öyle!

Carax: Hiç de erotik değil bu sorular… Erotik olan sinemanın kendisidir.

Yılmaz: Geleceğinizi nasıl hayal ediyorsunuz?

Carax: Mösyö Oscar gibi ben de bir sürü kişiyim. Bilemiyorum. Bugünkü kendimim. Aynı zamanda sinema yapmak isteyen biriyim. Küçük bir kız babasıyım. Geleceği eskisi gibi görmüyorum. Bana öyle geliyor ki film yapan, dans eden, resim yapan insanlar genelde kötümser olurlar ama yine de içlerinde bir inanç vardır. Yapılacak bir şeylerin olduğuna dair bir inanç. Ne olduğunu tam bilmediğimiz. Ancak yaparken yolumuzun üstünde yavaş yavaş bir şeyler keşfederiz. Yani dünya ne kadar zor görünse de, engeller ve felaketler olsa da, sürekli iyimserliği yaratmanın yollarını ararız. Özel hayatta da, aşkta da bu böyledir. Politikada da böyle olduğunu tahmin ediyorum. Çok alaycı gözükmekle çok saf gözükmek arasında hep çok ince bir çizgi var. Ben filmin kahramanı gibi cevap vermek istiyorum bu soruya: eylemin güzelliği için yaşıyoruz, çalışıyoruz. Güzellik dışında geriye ne kalır bilmiyoruz. Biz de bütünün içine bir yerlere biraz güzellik katabiliriz.

Yılmaz: Babalık sizi değiştirdi mi?

Carax: Hepimizin anne babası oldu. Zaten şaşırdığım bir şey var; hepimizin annesi babası oldu ve yeteri kadar fazla, bir de bunun üstüne insanların Tanrı’ya ihtiyaçları var. Bunu hiçbir zaman anlamadım. Anne ve babamızdan kurtulmak için yıllarımızı veriyoruz, insanlar bunun üstüne bir de Tanrı’yı ekliyorlar.

Benim küçük bir kızım var. Filmde biraz bunu da işliyorum. Denis’nin 3 tane kızı var, benim 1 tane. Dünyadaki bütün ilişkiler içinde baba kız ilişkisinin en güzel ilişki olabileceğini düşünüyorum. Bir taraftan da çok korkutucu bir tarafı var. Bilemiyorum. Kuşkularımı, sorularımı, korkularımı filme koydum, böylelikle baba kız ilişkisinin büyük bir sevgiyle başladığını ama bir o kadar da korkutucu olabileceğini göstermeye çalıştım.

Yılmaz: Her halükârda filmdeki kızın açısından baktığımızda onu en derin şekilde sevecek tek adam hep babası olacak gibi görünüyor.

Carax: Kızım için dediğiniz gibi olmasını umuyorum.

Yılmaz: Zaten her şekilde anne ve babamız ile olan ilişkilerimizin çok iz bırakan ilişkiler olduğunu düşünüyorum.

Carax: Anne baba olmak garip bir şey. Bugüne kadar çok kere onları terk etmek istedik… Ailenin dışına çıkmak gerek. Günümüzün sanal dünyasındaki en büyük problemlerden biri de bu bana göre. Çocuklar çok daha uzun süre çocuk kalıyorlar. Eskiden çocuklar 7-8 yaşlarına doğru çocukluktan çıkıyorlardı. Tarlalarda çalışıyorlardı.  Sonra iyi ki okul icat edildi. Çocuklar okula gitmeye başladı. Ama günümüzde çocuklar internet yüzünden odalarından çıkmayıp 30 yaşlarına kadar çocuk kalabiliyorlar. Bu bir sorun bence. 12-13 yaşlarımda ismimi değiştirdiğimi hatırlıyorum. Çok saf bir biçimde kendimi yeniden yaratmak ve ailemin içinden çıkmak için bu ismi uydurmuştum. 12-14-15 yaşlarında olan birinin kendine yeni bir isim vermeye hakkı olmalı.

leos-carax

İzleyici Sorusu: Küçük yaşta isminizi değiştirdiğinizden bahsettiniz. Léos Carax ismi sizin için neyi temsil ediyor?

Carax: Daha önce anlattığım gibi 12-13 yaşlarındayken ismimi değiştirdim. Bana sık sık bu ismin nereden geldiğini soruyorlar. Yakın zamanda New York’ta birisi, oral seks ile kelime oyunu yapıp yapmadığımı sordu. 12 yaşlarında oral seksi pek düşünmüyordum. İsmin oradan gelmiyor. Çocuksanız ve kendinize yeni bir isim yaratıyorsanız bu ismin aklınıza nereden geldiğini hiçbir zaman söylememeye yemin edersiniz. Ayrıca, o zamanlar sinema yapmayı da düşünmüyordum, sinemayla ilgilenmiyordum.  Sinema yapmaya başladığımda bu ismi kullanmaya başladım, pasaportuma da bu ismi yazdırdım. Sonraları gerçek ismimi filmlerimde geçirmeye de başladım. Denis Lavant’ın ismi filmlerimde genelde Alex’tir. Yani gerçek çocukluğumdan bir şeyleri hâlâ saklıyorum. İsim değiştirerek kaybettiğimiz bir şeyler de var. Güç kazanıyorsunuz belki ama bir şeyleri de kaybediyorsunuz.

İzleyici Sorusu: Birkaç hafta önce Yabancı Dilde En İyi Film dalında bir ödül aldınız. Teşekkür konuşmanızda da sinemayı başka bir dilde yapmanın ne kadar zor olduğundan bahsettiniz. İlk sorum, bir yönetmen filmini yaptığı dünyaya hep yabancı, tuhaf mı kalmak zorundadır? İkinci sorum ise bu filmde kullandığınız sinema dili karakterler açısından belli bir doyuma ulaşmış, hikâyelerin kendini tekrar ettiği Fransız sinemasına bir tepki olarak mı gelişti?

Carax: Size sadece kendi durumumdan bahsedebilirim. Evet, zorunlu olarak bir yabancılık yaşıyoruz. Bu yüzden bir önceki filmde Mösyö Merde karakterini yarattım. Mesela Tokyo’da yaptığımız o küçük filmde Mösyö Merde şöyle diyor: “Tanrım beni hep en çok nefret ettiklerimin arasına koyuyor.” Benim pozisyonum buydu. Çok genç yaşta sinemaya başladım, ilk filmimi çektiğimde daha önce hiç sette bulunmamıştım, sinema eğitimim yoktu dolayısıyla ne yaptığımı biliyormuş gibi davranmam gerekiyordu. Sinema benim ülkem, benim adam, bana güvenin, bana para verin diyordum.

Fransız sinemasında hep kendimi yabancı gibi hissettim. Kendimi Fransız hissetmiyorum. Kimliğim, yasal belgelerim Fransız. Annem Amerikalı, babam Alman ama benim yasal belgelerim Fransız.  Zaten kendimi Amerikalı veya Alman da hissetmiyorum. Sinema yaptığımda kendimi sinemacı olarak hissediyorum. Benim ülkem sinema diyebilirim.

(Çeviri: Burcu Bilgiç)

Paylaş