Merlyn Solakhan ile Söyleşi: 80’lerden Bir Tekerleme

Paylaş

tekerleme1

Tekerleme çekildiği tarihten yıllar sonra Türkiye’de ilk kez geçtiğimiz yıl !f İstanbul’da seyirciyle buluşmuştu. Bu küçük ve aykırı filmin yönetmeni Merlyn Solakhan 1980 sonrası Türkiye’de alternatif sinema yapma uğraşını anlatıyor.

Söyleşi: Sinan Yusufoğlu

Geçtiğimiz yıl 15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde Fol Sinema Topluluğu’nun işbirliğiyle hazırlanan ‘Başka Hâller’ bölümünde gösterilen filmlerden biri de Merlyn Solakhan’ın 1985’te çektiği ve Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşan Tekerleme’ydi. Türkiye sinemasında eşine az rastlanır estetik bir deneme olan film, aynı zamanda mütevazı bir tez filmi. Otuz yıl sonra ilk kez Türkiyeli seyirciyle buluşan Tekerleme’nin yönetmeni Merlyn Solakhan’la filmdekine benzer bir otelin lobisinde söyleşi için buluştuğumuzda filme dair birçok soru vardı aklımda. Solakhan sorularımı sakince yanıtlarken, hem filme hem de 1980 sonrası döneme farklı bir yerden bakmayı deniyordum. Tekerleme’nin zaman zaman tekleyen tuhaf dünyasının kökenleri, İstanbul’un değişiminde ve dönemin ruhunda gizliydi belki. Filmde Mustafa Irgat’tan Oğuz Atay’a, Ece Ayhan’dan İsmet Özel’e, ‘Cinayetler Kitabı’ndan ‘Korkuyu Beklerken’e, votkadan çaya, Bach’tan sıcak şaraba, ismi değişen Sormagir Sokak’tan kapanan Haydarpaşa’ya ve Boğaz’ın sisli siluetine kadar her şey vardı. Bir o kadar da hiçbir şey! Kadraja giren siyah beyaz İstanbul ve değişimin başladığı yıllar, bir grup eski yazar/şairin çelişkilerle dolu günlerinde yeni anlamlara bürünüyordu. Reklam jargonuyla İkinci Yeni şiirlerinin iç içe geçtiği tuhaf ve sakil İstanbul günleri. Merlyn Solakhan’la yaptığımız film uzunluğundaki sohbet, bu küçük ve aykırı filme yeni anlamlar katıyordu.

Tekerleme yapım tarihinden otuz yıl sonra ilk kez gösterildi İstanbul’da. Filmi yaptığınız günlere bugünden dönüp baktığınızda neler görüyorsunuz?

Ben de filmi bugün izleyen seyirciler gibi bakıyorum o günlere. Çünkü kendi filmlerini sık izleyen biri değilim. Bugünden bakınca 80’lerin sinema ortamını tahayyül etmek zor. O yıllarda Yeşilçam sistemi çökmüştü. Alternatif ve avangard bir sinemanın oluşmasıysa o koşullarda çok zordu. O yıllarda 16mm ile çalışıyorduk ama 16mm gösterebilecek projeksiyon makinesi yoktu mesela. Tek bir sinema okulunda vardı. Sinematek de kapatılmıştı. Kötü bir ortam vardı yani ve bu uzun yıllar sürdü.

Film darbe sonrası sokak isimlerinin değiştiği, şair ve yazarların reklamcı olduğu bir zamanda geçiyor.

1980 sonrası darmadağın bir ortam vardı.Bu ortam Tekerleme’ye de yansıdı. Birçok insan kayıptı, bulunamıyordu. Müthiş bedbin bir atmosfer vardı. Reklam sektörü o yıllarda iyice palazlanmaya başladı. Şairler, yazarlar da eli kalem tutan insanlar oldukları için reklamcılığa sığındılar. O dönemde çok zorlandı insanlar yapmak istediklerini yapabilmek için.

Tekerleme okul bitirme filminizdi, öyle değil mi? Berlin’den İstanbul’a dönüp böyle bir film yapma fikri nasıl doğdu?

1982 yılında İstanbul’a geldim ve okuldan aldığım bütçeyle Şehir adlı, son bölümü kurmaca olan deneysel bir İstanbul belgeseli yaptım. Tekerleme’yi de bu belgeselin devamı olarak geliştirdim. Şehir’in sonundaki kurmaca bölümü genişlettim. Benim için belgeselle kurmaca iç içe. Öyle bir ayrım yapmıyorum. Tekerleme için bir senaryom yoktu, bir taslak yazmıştım sadece. Diyalogları çekim sırasında İzzet Yasar’la birlikte yazdık. Filmin oyuncuları da kendilerini ya da benzer kişilikleri oynayan insanlardı.

Berlin’de sinema okumaya nasıl karar verdiniz?

Onat Kutlar bir dönem Ecevit hükümetinin kültür danışmanıydı. Sinemaya meraklı bir grup genci etrafında topladı. 1978 yılında Balkan Film Festivali’ni yaptı. Biz de büyük bir ekip olarak çalıştık bu festivalde. Ekipte Işıl Kasapoğlu, Sezer Duru, Hülya Uçansu, Vecdi Sayar gibi bir sürü insan vardı. Orada Angelopoulos’un Kumpanya filmini gördüm ve sinema yapma fikri o zaman iyice şekillendi benim zihnimde. Ülkede ümitsiz bir durum da vardı, buradan gitmek istiyordum. Yapmak istediğim sinemayı burada yapamazdım; ancak Yeşilçam’da asistan olarak çalışabilirdim. Başka hiç şansım yoktu burada.

1979 yılında Almanya’nın ilk sinema akademisi olan dffb’ye (Alman Televizyon ve Sinema Akademisi) kabul ediliyorsunuz.

O dönem Münih ve Berlin’de sinema okulu sınavlarına girdim ve ikisini de kazandım ama dffb’yi tercih ettim. Çünkü okulun yapısı son derece özgündü. Sosyal demokrasi zamanından kalma kurallar vardı. Üçlü yönetim vardı okulda ve bu üçlünün bir kolu öğrencilerdi. Öğrenciler ne öğrenmek istediklerine ve kimden öğrenmek istediklerine kendileri karar verirlerdi. Kurumsallaşmamış, açık bir eğitimdi. Bu beni çok cezbetmişti.

Fransız sinemasının önemli yönetmenlerinden Jean-Marie Straub da derslerinize girmiş. Tekerleme’de Straub etkileri de görülüyor.

dffb’de klasik bir hocalık sistemi yoktu aslında. İlk yılı okula adaptasyonla geçiriyordunuz, teknik öğreniyordunuz. Ondan sonraki yıllardaki öğrenim, seminerler biçiminde düzenlenmişti. Straub da seminerlerimize gelen pek çok ünlü yönetmenden biriydi. Ondan çok etkilendim. Türkiye’deyken Brecht tiyatrosuyla ilgileniyordum, o yüzden Straub bana çok yakın geldi.

Filmin bir sahnesinde karakter, Straub ve Huillet sinemasının eleştirmenler tarafından anlaşılmamasından, anti-sinema olarak görülmesinden dem vuruyor.

Straub’un, görme alışkanlıklarını kıran bir sineması var. Brecht tiyatrosunda da böyledir. Bu da çok önemli bir şey. Filmden çıktıktan sonra filmle meşgul olursunuz, onu düşünürsünüz. Bir filmi bir kez görmek bazen yeterli değildir. Bazı sevdiğiniz kitapları da üç-beş kez okursunuz. Aynı şekilde bir filme de defalarca bakabilirsiniz. Ama bir de şu var tabii ki, bir edebiyatçı ya da müzisyene tanınan olanaklar ve serbestlik sinemaya tanınmıyor. Sinema deneyemez mi?

Tekerleme’yi özel kılan şeylerden biri de film eleştirmeni ve şair Mustafa Irgat’ın filmde oyuncu olarak karşımıza çıkması.

Mustafa Irgat, İzzet’in (Yasar) çok yakın arkadaşıydı. Benim de çok sevdiğim ve çok yetenekli bir insandı. Çok ender bulunan bir entelektüeldi. Film eleştirileri de şiirleri gibi güzeldi.

Filmin birçok sahnesinde şiir var. Ece Ayhan’dan İsmet Özel’e birçok şairin dizelerini duyuyoruz.

Şiirler filmin tamamına yayıldı ve diyaloglar da bir şair olan İzzet Yasar tarafından yazıldı. Böylece şiir Tekerleme’de dilin bir parçasına dönüştü. Öyle olmasını istedim. Çünkü şiir daha soyuttur. Neden insanlar bir filmde şiirle konuşmasınlar, anlaşmasınlar?

Onat Kutlar’ın sinemayla kurduğunuz ilişkide önemli bir rolü olduğunu söylediniz. Tekerleme’yi izledi mi?

Onat, 1985’te Berlinale’de jüri üyesiydi. Berlin’e geldiğinde filmi okulda birlikte izledik ve birlikte de filmler yapmayı önerdi bana. O dönem İstanbul’da Film Ajansı diye bir şirket kurmuştu. Birlikte Hayal diye bir film yaptık. Maalesef daha sonra Onat’ı kaybettik. Boğaza Sürgün filmimi de ona atfetmiştim. Onat o dönem bizim dayanağımızdı. Çok yakın dostumdu ve eğer yaşasaydı birlikte daha birçok film yapacaktık.

Paylaş