Olivier Assayas ‘Direniş Günlerinde Aşk’ı Anlattı

Paylaş

olivier-assayasOlivier Assayas’ın Avrupa gençliğinin 68 hareketi sonrasında yaşadığı çalkantıları ele alan filmi Après Mai, geçtiğimiz İstanbul Film Festivali’nde Aşk Kokusu ismiyle izleyici karşısına çıkmıştı. Politik iklime uygun olarak, film Direniş Günlerinde Aşk adıyla vizyonda. Assayas’la festival vakti yaptığımız söyleşiyi hatırlayalım dedik.

SÖYLEŞİ: MÜGE TURAN

Direniş Günlerinde Aşk (Après Mai), aynı zamanda sizin kendi büyüme hikâyeniz aslında. Filmde gençlik günlerinizden izleri nerelerde aramalıyız?
Bu film yarı otobiyografik sayılabilir ama bence sinema hiçbir zaman kelimenin düz anlamıyla “otobiyografik” olamaz. Film dediğimiz sonuçta gerçeklikle uğraşan, onu belgeleyen, yani hep şimdiki zamanda geçen bir şeydir; o andır. Geçmişle ilgili değildir. Hafızayla uğraşıyor olsanız dahi belleğin sadece bir başlangıç noktası olarak işlevi olabilir. Bu senaryoyu yazarken tabii ki o günlere ait duygularımı, anılarımı aktardım. Belki başlarken böyleydi, ama senaryolaştırma aşamasında bu değişiyor. Deneyimlerinin detaylarına giremiyorsun, çok temel bir şeyden başlıyorsun, oradan film büyümeye başlıyor. Elindeki belge oyuncularla, setle, çekimlerle, müzikle hayata geçiyor ve senden gittikçe uzaklaşıyor, çünkü bunların hiçbirinin senin yaşadıklarınla ilgisi yok. O yüzden de bence sinema hiçbir zaman içsel bir gözlem sunamaz, belki de güzelliği buradadır: senden uzaklaşıp başka bir yere doğru gitmesinde, o deneyimin paylaşılabilir kılınabilmesinde. Sonuçta her film bir nevi otobiyografiyle başlar.

Sizin hafızanızda neler kaldı o dönemden?
Müzik ve giysiler duyusal hafızadan geliyor. O günlerden hatırladıklarım daha çok sezgiler, içgüdüler… Sette ilginç bir durum vardı, o döneme ait fiziksel bir hatırası olan tek kişi bendim. Oyuncu ekibim gençti. Normalde filmlerimin kostüm gibi işlerini ön hazırlıklarda hallederim, ama bu filmde çoğu şeye çekimler sırasında karar verdik. Gerçekliği yansıtması, o zamanın ruh halini vermesi için yazılanı yeniden uyarlamam gerekti. Ben 1971’de 16 yaşındaydım. Filmde şiirsel bir hafızanın yorumu yanında, mesela Gilles ile babası arasında geçen diyaloglar birebir kendi yaşadığım şeyler, sprey boyayla okulun duvarlarını boyadıkları sahne de yaşanmış olaylara dayanıyor.

Peki o geçmişi ziyaret etmek, ne ifade ediyordu sizin için? Neden yeniden o günlere gitmek istediniz?
Bir yönetmen olarak yetenekli, profesyonel olmayan genç oyuncularla çalışmak, zamanında yaşadıklarımla onların canlandırdığı karakterleri yüzleştirmek çok ilginçti. Neye tepki verecekler, neye kayıtsız kalacaklar, bunu anlamaya çalışmak… Sinemacı olarak ilham veren asıl şey de 1970’lerin politik tarihinden bugün insanların hatırlamadığı veya duymak istemediği şeylere dair yeni bir boyut oluşturmak. Kolektif hafızada bulanık kalmış bir tarih bu. İnsanlar politikanın ne kadar bölücü olduğunu, solculuğun ne kadar dogmatik olabileceğini unuttular. Ben de öyleydim, yalnız değildim ama azınlıktım, gerçi sesi yüksek çıkan bir azınlıktık biz… Sovyet Rusya’da olup bitenlere çok sert itirazlarımız vardı. Totalitarizme karşı, özgürlük ideallerinin tanımladığı bir gençlik hareketi vardı. Toplumsal tarihte, 20. yüzyılın başlarındaki anarşist geleneğin bir uzantısıydı. Nedense, o yılların tarihi hep dogmatik solcuların gözünden anlatıldı. Sanki “Bir ara Maocuyduk, sonra bunun yanlış bir şey olduğunu fark ettik, artık başka bir şeyiz” dercesine… Oysa öyle değildi, çok farklı gruplar vardı. Bazıları Çin’de yaşananlara hiç önem atfetmiyordu örneğin. Kısacası, nasıl bir tartışma döndüğünü hatırlatmak önemliydi benim için.

O yılların unutulan başka bir boyutu da karşı kültürden ilham alan gençlerin o solcu örgütlerden nasıl koptuğu… Solcular aşırı tutucuydu, Amerika’dan gelen her şeyin şeytani olduğunu düşünüyorlardı, dokunmak yasaktı. Ama diğer taraftan da sanat, müzik, aşk vardı. Bugün 1968’e dair fanteziler kuruluyor, o dönem neredeyse soyutlaştırılıyor. Ben o tartışmalara geri dönmek, o günlerin bir fotoğrafını çekmek istedim.

Filmde politik kimliklerin oluşma sürecinde kafa ve duygu karışıklığının altını çiziyorsunuz. Birey olmak, büyümek… Büyüme hikâyelerinde sizi büyüleyen nedir?
1970’ler aşırı uçlarda yaşanan bir dönemdi. Kendinle, bildiklerinle ilgili sosyal deneyler yaptığın bir zamandı. Çevrede sürekli bir şiddet, radikalizm var. Bu film aynı zamanda bir kuşağın resmi; gruptan ayrılıp nasıl kendin olursun, kendi kişiliğini nasıl bulursun, bunun resmi. Hepimizin içinden geçtiği bir hikâye.

Neden sürekli gençliği temsil etmeyi önemsiyorum, kendi gençliğime dönüyorum, genç oyuncularla çalışmak istiyorum? Başta dediğim gibi sinema bugünü anlatıyorsa, bugün demek, gençlik demek. Dünyaya gözlerini açan bir nesil. Onu yeniden keşfedip şekillendiriyorlar. Filmler de bunu yapıyor, yapmalı. Onlar ‘şimdi’ler; kendileri hakkında da, dünya hakkında da kalıplaşmış fikirleri yok. Etraflarındakiler hakkında kesin yargıları yok. Dolayısıyla deniyorlar, anlam vermeye çalışıyorlar. Öte yandan biz de onların ne yaptığını, hayatlarıyla ne yapmak istediklerini anlamaya çalışıyoruz. Bu bağlamda hayat döngüsünün zor bir dönemi gençlik. O günlerde yaşadıkların sonrasında da seninle kalıyor, kendinle çevrendeki dünya arasındaki çelişkiler, kavgalarla hayatımızın en öz evresi.

Bugünkü gençliğe nasıl bakıyorsunuz? Sizce herkesin zannettiği gibi kaygısız, teknoloji bağımlısı ve apolitikler mi?
Bence kuşakları, tarihi karşılaştıramaz insan. 1970’lerdeki o gençler bir sabah uyanıp “hadi dünyayı değiştiriyoruz, toplumu alt üst edip devrim gerçekleştiriyoruz” demediler. Biz tarihin yakaladığı bir hareketin parçasıydık. O hareket, sosyal ve politik güçlerin etkisi altında yaşandı. 1970’lerde kendimden daha büyük bir şeyin parçası olduğumu hissediyordum. Bu benim kuşağımla da ilgili ama daha çok tarihe bağlı bir şey. Bugün farklı; tarih Avrupa’da gerçekleşmiyor artık. Arap Baharı’nda yaşanıyor tarih, Hindistan’daki büyük dönüşümlerde yaşanıyor. 1970’ler Soğuk Savaş’ın son günleriydi ve savaşın ön cephesi Avrupa’daydı. Yani tarihin bir parçasıydı. Bugün tarihsel bağlam bambaşka. 1970’lerde bir modelimiz vardı bizim, yarı başarılı olmuş bir köylü devrimi gerçekleşmişti 1960’larda, bir daha olabilirdi. Elle tutulabilir bir şeydi, gerçekti. Bugünün gençleri aynı şekilde politik olsalar bile örnek alabilecekleri bir şey yok. Hatta tam tersi, politikanın pek bir şey değiştiremediğine, işe yaramadığına dair bir his var. Bir de bununla mücadele etmeleri gerekiyor.

Filmde politik veya devrimci sinemayla sanat sineması arasında süregiden bir tartışma var.
Bu çok eski bir hikâye, 20. yüzyıl boyunca devam etmiş bir tartışma. Avangartla toplumsal gerçeklik arasındaki çatışma gibi. Aynı kapıya çıkıyor. Stalin’in zamanında dekonstrüktivist sanatı yasaklaması, işçi sınıfının değerlerini, umutlarını anlatmıyor diyerek Sovyet sanatının gerçekçi ve geleneksel olması gerektiğine karar vermesi gibi. Bu, sanat üzerine en az yüz yıllık bir tartışma ve o dönem zarfında sinema üzerine yazılan, sinemadan yansıyan her şeyde vardı. Bu konuda kesin bir duruşum yok. Benim sanatla ilişkim ve onu sinema üzerinden ortaya koyma biçimim karmaşık. Yaptığım filmleri yapıyor oluşumun nedeni, çok küçük yaştan itibaren betimlemeye, temsil etmeye inanmam. Hikâyeleri, insanları filme çekmeye, sinemayı kullanarak geniş bir kitle tarafından paylaşılabilen çok temel bir algı yaratacağıma inanmam. Bunun tersi de soyutlama; deneysel sinemada olduğu gibi örneğin. Bugün figürleştirme üzerine yeni teknikler, modern yaklaşımlar gelişti. Francis Bacon, Andy Warhol gibi sanatçılar, bunun ne denli yaratıcı olabileceğini kanıtlanmış isimler. Hem modern, hem de sembolikler. Bir de çok güzel soyut işler yapan sanatçılar var. Sinemada da bunun bir karşılığı var, ama ben o yönü seçmedim. Benim durduğum yer kendi seçimlerimin sonucu. Sinemanın sadece benim durduğum yeri temsil etme değil bu tartışmayı, davayı, sorgulamayı ortaya koyma kapasitesi de var. Benim için o tartışmayı yeniden yaratmak önemliydi. Bugün nerede durursam durayım, sonuçta çıkış noktam o tartışma. Direniş Günlerinde Aşk’ın bir okuması da bununla ilgili: Bir parça kâğıda mürekkep atmakla başlayıp sonunda sinemanın gücünü kavrayan genç bir oğlanın yolculuğu.

Paylaş