Pawel Pawlikowski ile Ida Üzerine

Paylaş

 

pawlikowskiİstanbul Film Festivali’nde bir araya geldiğimiz Pawel Pawlikowski ile, genç bir rahibe adayının kimliğini keşfetme sürecine odaklanan siyah-beyaz filmi Ida’yı konuştuk.

Söyleşi: Ali Deniz Şensöz
Fotoğraf: Bahar Gökten

Bağımsız İngiliz sinemasının önemli yönetmenleri arasında yer alan Polonya asıllı Pawel Pawlikowski uluslararası çıkışını iki genç kadının bir yaz boyunca süren aşkını anlattığı Aşk Yazım (My Summer of Love, 2004) ile yapmıştı. Fransa’da çektiği Gizemli Kadın (La Femme du Vème, 2011) ile küçük bir hayal kırıklığı yaratan yönetmen son filmi Ida ile kamerasını çocukluğunun geçtiği Polonya’ya çeviriyor. İstanbul Film Festivali’nin en beğenilen filmlerinden biri olan Ida İkinci Dünya Savaşı sürerken çok küçük yaşta manastıra bırakılan ve orada bir rahibe olarak yetiştirilen genç bir kadının kimlik arayışına bizi ortak ediyor. Tanıdığı hemen herkesi savaş döneminde kaybeden teyzesi Wanda ile tanışınca aslında Yahudi olduğunu öğrenen Ida, yıllar önce katledilen ailesinin mezarını bulmak için teyzesiyle beraber, doğduğu eve geri dönüyor. Ida geçmişinden anı parçalarını birleştirmeye çalışırken özgürce yaşayan Wanda’ya yakınlaştıkça kendi tabularını yavaş yavaş yıkmaya başlıyor. Akademi formatıyla siyah beyaz olarak çekilen Ida, Pawlikowski’nin büyük dramatik çatışmalardan ziyade karakterlerin duygu durumlarına odaklanmayı tercih eden anlatımıyla İkinci Dünya Savaşı travmalarını ele alan filmler arasında kendine özgü bir yer açıyor. Festival esnasında konuştuğumuz yönetmen bize hikâyeyi nasıl bir estetik yaklaşımla ele aldığını ve filmin kendi kişisel tarihinde nasıl bir yerde durduğunu anlattı.

Ida, doğup büyüdüğünüz Polonya’da çektiğiniz ilk film olma özelliğini taşıyor. Ida’nın kendi geçmişinde çıktığı yolculukla yıllar önce terk ettiğiniz Polonya’da film çekme yolculuğunuz arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Kesinlikle duygusal anlamda bir bağ kurduğumu söyleyebilirim. Ida’nın büyüdüğü manastırda bir hikâye anlatmak bir anlamda daha basit bir yaşama dönmek gibiydi aslında. Dünya genel olarak çok karmaşık ve telaşlı bir yer benim için. Her şey çok fazla geliyor. Tabii ki şahsen bir manastıra sığınmak istediğim anlamına gelmiyor bu; fakat onun hikâyesi daha az karmaşık bir hayata olan özlemimi yansıtıyor diyebilirim.

Film oldukça trajik bir öykü anlatmasına rağmen, yaşanan trajediyle arasına mesafe koymayı başarıyor. Seyirciyi duygusal anlamda yönlendirmektense, bir adım geriye çekilip büyük resmi görmesine izin veriyor seyircinin. Hikâyenin duygusal boyutuna yaklaşımınız nasıl oldu?
Oldukça dramatik bir hikâye, karakterlerin kaderleri bambaşka yerlere savruluyor. Ben bu dramatik öyküyü klasik sinema diliyle anlatmak istemedim. Hikâyenin duygusal gücünü ortaya çıkarmak için çok fazla yakın planın ve omuz kamerasının kullanılması beni çok rahatsız eden, hatta bana tehditkâr gelen bir yaklaşım. Görüntülerin duygusal anlamda manipülatif olmadan duygusal bir etki bırakmasını istedim. Her kadraj aslında içinde çok fazla duygu barındırır. Sinema, duyguların altını çizen çok fazla numaranın kullanılabildiği bir alan. Diğer yandan hikâyenin performanslardan güç almasını istedim. Öyküyü herkesin duygusal anlamda rahatça bağ kurabileceği meditatif bir hale büründürmeye çalıştım. Seyircinin “şimdi ne olacak” diye meraklanmasından ziyade hikâyedeki duygu akışına kendisini bırakmasını istedim.

Filmi akademi formatıyla çekmek istemenizin nedeni nedir?
Akademi formatı daha fotografik bir etki bırakıyor. Ekran daha dar olduğu için kadrajın içinde çok az şey gösterebiliyorsunuz. Ama birçok şeyi göstermeden çok fazla anlam üretebildiğiniz, çok fazla şey hissettirebildiğiniz bir format bu.

İlk defa bir senaryo ortağıyla çalıştınız. Senaryonun yazılma sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?
İlk yazdığım versiyonu pek beğenmedim ve rafa kaldırdım. Senaryoyu beş yıl önce yazmaya başlamıştım ama yazmak benim için devam eden bir süreç. Yapımcım bitmiş bir senaryo bekliyordu fakat senaryo hiçbir zaman son halini almadı. Çekimde kamerayla bile yazmaya devam ediyordum aslında. O yüzden yazma sürecinin ne kadar sürdüğünü hesaplamak pek de mümkün değil benim açımdan.

Kameranızı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan travmalara çeviriyorsunuz. Filmde soykırımın ardından el değiştiren mülkiyete dair bir vurgu da var. Savaş sonrası yaşanan ve pek fazla sözü edilmeyen bir mesele bu. Soykırımın ekonomik sonuçlarına özel bir vurgu yapıyor film.
Soykırım Lehler tarafından yapılmadı, Almanlar tarafından yapıldı. Soykırım Lehlerin bir kısmının umurunda olmadı, bir kısmı da Yahudileri korumaya çalıştı. Filmin tam olarak mülkiyet meseleyle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Ailesini korumaya çalışırken öldürülen bir babanın ve ailesinin hikâyesini anlatıyorum aslında. Tabii ki bu önemli bir mesele ama bu sadece İkinci Dünya Savaşı’nda olmuş bir şey de değil. Varşova’da yaşadığım evi 1970’li yılların başında terk etmiştim, yıllar sonra geri geldiğimde yan komşumun benim daireme taşındığını gördüm. Geri gelip daireyi elinden alacağım diye çok korkmuştu. Bu, Yahudi-Leh meselesinden dolayı meydana gelen bir şey değil. Asıl olarak ülkenin kaotik tarihiyle alakalı. Bu tepki, savaşları, komünizmi yaşamış bir ülkenin, bir sonraki günün neler getireceğini tahmin edemeyen bir toplumun yaşadığı travmanın bir yansıması aslında. Batıdaki burjuva toplumlarında görülebilecek bir durum değil bu. Lehlerle Yahudiler arasındaki problemden ziyade derin travmalar geçirmiş toplumların hepsinde var olan bir problem bu mülkiyet sorunu.

Peki filmin sonuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Ida’nın manastıra geri dönmesini muhafazakâr bir yaklaşım olarak yorumlayanlar da oldu.
Açıkçası bu pek umurumda değil. Benim için gayet tutarlı bir son. Eğer muhafazakâr diyorlarsa muhafazakârdır. (gülüyor)

Filmin görsel anlatımına baktığımızda, son karede bir kırılma yaşanıyor. Neden son sahneyi filmin o âna kadarki üslubundan farklı bir üslupta çekmek istediniz?
Ida son sahnede manastıra geri dönüyor fakat belli bir enerjiyle, değişmiş olarak geri dönüyor. Kadrajların içinde hapis kalmış bir karakter olmaktan çıkıp kameraya hükmetmeye başlıyor. O yüzden kamera hareket etmeye başlıyor ve karakteri takip etmek zorunda kalıyor.

Paylaş