Ramin Matin ve Emine Yıldırım ‘Kusursuzlar’ı Anlattı

Paylaş

ramin-matin-ve-emine-yildirimKusursuzlar’ın yönetmeni Ramin Matin ve senaristi Emine Yıldırım’la çalışma yöntemleri, kurmaya çalıştıkları görsel dünya ve filmin derinlikli kadın karakterleri üzerine…

Söyleşi: Berke Göl, Ali Deniz Şensöz
Fotoğraf: Bahar Gökten

Giyotin Film ekibi olarak Kusursuzlar’dan önce Canavarlar Sofrası’na (2011) da imza atmıştınız. Başka işleriniz de var. Nasıl bir araya geldiniz? Birlikte çalışma yönteminizi konuşarak başlayalım mı?
Emine Yıldırım: Oğuz (Kaynak), Ramin ve ben Bilgi Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken tanıştık, arkadaş olduk. Mezun olduktan sonra birkaç sene freelance işler yaptık. 2005’te “başkaları adına sürüneceğimize en azından kendi adımıza sürünelim” diyerek Giyotin Film’i kurduk. O zaman beş kişiydik, iki arkadaşımız daha vardı. Onlar sonra başka yolları seçtiler. Sonra Dilde (Mahalli) ve Güven (Çatak) katıldı aramıza. Hep iyi işler yapmak istiyorduk. Bu uzun metraj olmak zorunda değildi; belgesel, inandığımız bir televizyon işi, hatta tanıtım filmi de olabilirdi.

Amatör bir ruhla başlamıştık ama işler ciddileştikçe aramızdaki iş bölümü de belirginleşmeye başladı. Yine de hâlâ bir sürü kararı beraber veriyoruz. Özellikle yaratıcılık anlamında kendi aramızda hep tartışıyoruz. Canavarlar Sofrası ve Kusursuzlar’da, Ramin’in vizyonu doğrultusunda ilerledik ama işin her safhasında Ramin bizimle konuştu. Açık bir konuşma ve tartışma alanımız var, hatta bazen birbirimize giriyoruz ama o da işin doğal bir parçası ve yaratım sürecine katkısı oluyor.

Kusursuzlar’ın senaryo yazım süreci nasıl gelişti? Yönetmen ve senarist olarak aranızdaki sınırlar çok belirgin miydi yoksa kolektif ilerleyen bir süreç mi oldu?
EY: Bu filmde de süreç çok organik gelişti. İlk fikir aklıma geldiğinde Ramin’e “aklımda böyle bir şey var, ne dersin” diye sordum. Fikir onun da ilgisini çekti. Senaryo üzerinde çalışmaya başladıktan sonra, yazdığım her metni Ramin’e yolluyordum, ardından metin üzerinde tartışıyorduk. İlk senaryom olduğu için kaybolmaya çok meyilliydim ama Ramin beni çok iyi yönlendirdi. Yazarken yalnız olmak çok güzel bir şey ama yalnız hissetmek kötü. Ramin sayesinde ben hiç yalnız hissetmedim. Bir şeyin iyi ya da kötü olduğuna dair düzgün geri bildirim verecek birisinin olduğunu bilmek iyi geliyordu.

Filmin son kurgusunda, orijinal senaryonun yüzde yirmi, yüzde otuzluk bir kısmı atılmış durumda. Bu sürecin başında ben daha kaprisliydim, “bunu nasıl atarsın, bu çok önemli!” diye itiraz edebiliyordum. Ama Ramin yeri geldiğinde “bu olmadı, orası işlemiyor” diyordu. Sonunda Ramin’in bizi getirdiği nokta, çok ilginç bir şekilde, benim en başta yapmak istediğim şeye yaklaştı. Benim ilk başta yazdığım senaryo bir çekim senaryosu değilmiş meğer, bunu anladım. Bu şekilde çalışmak benim için çok iyi oldu.

Ramin Matin: Canavarlar Sofrası’nda da aynı şekilde çalışmıştık, böyle çalışmayı seviyorum ben. Bazıları hazır bir senaryo geliyor ve ben de gidip onu çekiyorum zannediyor ama böyle bir şey yok. Projenin başından itibaren yazarla beraber çalışmak ve yazarı geri bildirimlerle yönlendirmek benim hoşuma gidiyor. Şu anda üzerinde çalıştığımız bir senaryo var. Başka bir yazarla çalışıyorum. Kendin oturup yazmaktansa başkasının da katkıda bulunması, taş üzerine taş koymak bana çok keyif veren bir süreç. Dolayısıyla evet, ilk tretmandan beri senaryoyu karşılıklı alışveriş halinde çalıştık. Ama ben bir şey yazmadım, her şeyi Emine yazdı.

Filmin görsel dünyası senaryo aşamasında şekillenmeye başlamış mıydı, yoksa daha ziyade senaryo bittikten sonra, çekim sürecinde mi ortaya çıktı?
RM: Ben kafamda bir şeyler oluşmaya başladığı anda zaten “bu sahneyi şöyle hayal ettim, böyle görüyorum” diyerek Emine’yle paylaşıyordum.

EY: İkimiz de Çeşme’yi iyi biliyoruz. Lokasyon olarak orayı iyi bilmek de çok yardımcı oldu açıkçası.

RM: Evet, bu sayede mekânlar üzerinden görsel olarak konuşabiliyorduk. O da sürecin organik bir parçası aslında. Yoksa sonradan kendi kendime bir görsel tasarım oluşturmam gibi bir durum yok. Baştan beri aklımıza gelen her şeyi tartışarak ilerledik.

İki kardeşin bir sırrı var ve filmdeki gerilimi baştan sona bu sır taşıyor. Finalde bu sırrın biraz daha muğlak kalması alternatifini göz önünde bulundurdunuz mu, yoksa özellikle açıklanmasının gerektiğini mi düşündünüz?
EY: Sinema yazarı olarak siz böyle düşünüyorsunuz ama biz bu filmi anaakım seyirciye ya da bir televizyon yöneticisine gösterdiğimizde bize bunun tam tersini söylüyorlar, hiçbir şey anlaşılmıyor diyorlar. O kadar tuhaf bir yerde duruyor ki bu konu. Senaryo açısından benim diyebileceğim şu: Doğru, gerilimi bu sır taşıyor fakat aynı zamanda bu iki insanın kardeş olması ve bütün film boyunca hiç konuşmamaları da taşıyor. Ve de en sonunda öyle bir şeye ihtiyaç duydum ben. Bu iki insanın bir noktada birbiriyle konuşması gerekiyordu; eğer konuşmasalardı benim için hikâye insani olarak çok zayıf kalacaktı. Burada duygu ve yüzleşme öncelikliydi benim için. Neden böyle söylediğinizi anlıyorum ama filmin sonu böyle olmasaydı nasıl olurdu, bilemiyorum.

RM: Aslında ben orayı daha kapalı bırakmak istiyordum. Hatta kurgunun ilk birkaç versiyonu öyleydi. Sonra filmin o halini insanlara izletince –Emine’nin söylediği anaakım izleyiciden değil sinemacılardan, bizim çevremizdeki insanlardan bahsediyorum– baktım ki bir sürü insan anlamıyor. İlginç bir şekilde bazı kadınlar hemen, hatta filmin daha en başında anlıyorlar nelerin yaşanmış olduğunu. Fakat festival gösterimlerinde, şu andaki haliyle bile anlamayanlar var. “Ne oldu acaba” diye soruyorlar, çok kapalı geliyor. Dolayısıyla evet, öyle bir yola gittik. Evet, bir şey açıklanıyor ama diyaloglarda bunu didaktik bir şekilde yapmamaya çalıştık. Olayı doğrudan anlatmıyorlar; seyirciye hissettiriyorlar. Bazı seyircilere de hissettiremiyorlar hakikaten.

Özellikle filmin ilk kısmında, iki karakter arasında tekinsiz bir cinsel gerilim var. Kardeşlikle sevgililik arasında ince bir çizgi olduğunu, aralarında cinsel bir gerilim de olduğunu hissettirmeyi amaçlamış mıydınız?
EY: Ben yazarken, belki işin çok içinde olduğum için, bu karakterlerin lezbiyen bir çift olarak algılanabileceğini düşünmedim hiç. Ama yazlık yerlerde ‘beden’in algılanış şeklini irdelemek istiyordum baştan beri. Yasemin karakteri, güzel ve atletik bedenini sahipleniyor, istediği gibi kullanıyor. Kardeşi Lale ise çocukluğundan beri onun bedenine imrenmiş. Ama başlarına gelen olay yüzünden bedeni iyice hırpalanmış, tamamen “yok olmuş”.

Bir kadın olarak, yaşadığımız toplumda istediğimiz giysileri giyebilsek de, istediğimiz gibi hareket edebilsek de, içimizde sürekli bir tedirginlik var. Yaz geliyor; Bodrum, Çeşme gibi yerlere gidiyorsunuz, bikiniyle dolaşıyorsunuz. Bütün sene gerilip bir bedenin içinde kaybolmuşsunuz ve birdenbire rahat olmadığınız bir bedenle, bikini içinde rahat davranmak durumunda kalıyorsunuz. Güya “modern” bir toplumda yaşıyoruz ama özellikle Ege sahillerinde böyle bir ikiyüzlülük var. Bu mesele hep ilgimi çekiyordu.

Öte yandan, bir kadının bedeniyle, cinselliğiyle yargılanmadan temsil edilmesine sinemamızda pek rastlamıyoruz. Bunu yapabilen bir film olarak Kusursuzlar’ın farklı bir yerde durduğunu ya da Türkiye sinemasında bir boşluğu doldurduğunu düşünüyor musunuz?
RM: Emine bana bu hikâyeden ilk bahsettiğinde, ben de bu bağlamda heyecanlanmıştım en çok. Gerçekten de Türk sinemasında –aslında dünyada da– sadece cinsellik açısından değil, genel olarak pek fazla üç boyutlu kadın karakter göremiyoruz. Bir boşluğu dolduruyor muyuz bilmiyorum ama bence özellikle Türkiye’de buna çok ihtiyacımız var.

EY: Bunun için özellikle uğraştık. Bu noktada, Yasemin’i canlandıran Esra Bezen Bilgin’in de çok büyük katkısı oldu. Açıkçası başka kim bu rolün altından kalkabilirdi bilmiyorum çünkü çok zor bir rol; Esra ve Ramin karakterin dengesini çok iyi ayarladılar. Bu karakterin bütün çelişkileriyle var olabilen, canlı bir karakter olmasında Esra’nın çok büyük payı var.

Kerim de dahil, filmde yer alan bütün erkek karakter- ler Yasemin ve Lale’nin yanında sönük kalıyor. Bu tercih, iki karakteri ön plana çıkarma işlevi görüyor aynı zamanda.

RM: Yasemin ve Lale’yi filmin başından itibaren gündelik hayatında, günlük rutininde diğer insanlardan ve özellikle de erkeklerden kaçan, kendilerini izole etmeye çalışan iki karakter olarak oturtmaya çalıştık. Kerim’in gelmesi bu yapıyı biraz tepetaklak ediyor ve aralarındaki ilişkinin dinamiklerini değiştiriyor.

Sanki onların dünyasına kimse nüfuz edemiyor, Lale’nin sevgilisinin geldiği sahnede de aynı durum var; o da onların dünyasına dahil olmaya çalışıyor ama o dünya ona kapalı.
RM: Kapalı ve o da dahil olamıyor o dünyaya. Filmdeki erkekleri ancak kızlardan biri ya da diğeri o dünyaya dahil edebiliyor. Bir erkek kendiliğinden gelip oraya giremiyor.

EY: Yazarken de bir kadın olarak şunu düşündüm; Türkiye’de bir erkek sürekli bir kadın meselesine karışmaya yetkisi olduğunu düşünür. Bir adam gelip “araban mı bozuk, yardım edeyim mi” der mesela. Hayır, etme! Çok basit bir durumda bile erkek tarafından sürekli kadının varlığına ‘penetre etmeye çalışma’ durumu var. Bu dünyaya girmeye çalışıyorlar ama bu hikâyede hiçbir şekilde giremiyorlar.

Ev, filmin üçüncü karakteri gibi. İki kardeşle ilişki kurabilen tek şeyin ev olduğunu söyleyebiliriz. Nereden geldiği belli olmayan sesler ya da tıkanan tesisat buna örnek gösterilebilir. Evi üçüncü bir karakter olarak tasarlama sürecinden bahsedebilir misiniz?
RM: Bu, en baştan beri aklımızda olan bir şeydi. Evin bir kimliği, varlığı ve etkisi olması gerektiğini düşünüyorduk. Borularıyla, dekorasyonuyla, filmde evin de bir karakter olmasını istedik. Çekimlerden önce de sanat yönetmenimiz Elif’le (Taşçıoğlu) bunun üzerine çok konuştuk. Bu evi nasıl bir karakter haline getirebiliriz, nasıl yaşatabiliriz diye kafa yorduk. Bu çok önemliydi çünkü ev bir yandan kızların ilişkisinin metaforu gibi. Daha da önemlisi, ayrı kalmış iki kız kardeşi bir araya getiren şey.

EY: Aslında ev bir çeşit sığınma evi gibi bir yer, bir sürü anısı var, geçmişin ağırlığını taşıyor. Bir taraftan sığındıkları bir yer ama bir taraftan da onların bazı şeyleri geride bırakıp ilerlemelerine engel oluyor.

RM: Evet, bir yandan da geçmişi temsil ediyor. Onları ayıran olayları da, birleştiren olayları da temsil ediyor. Çocuklukları orada geçmiş. Ama anneanneleri vefat edince bir şeyler yok olmuş. Kısacası bir sürü katmanı var evin.

Yasemin ve Lale’nin yakın geçmişinde çok büyük bir travma var. Bu durum filmin hem anlatımına, hem de metnine yansıyor. Yönetmen olarak seslerle, kamerayla, anlatım öğeleriyle çok fazla oynuyorsunuz. Karakterlerin yaşadıkları travmalar, filmin kurduğu bu dil üzerinden ortaya çıkmaya başlıyor. Bunları yaparken aşırıya kaçmamak için nelere dikkat ettiniz?
RM: Bu konuda çok kafa yorduk. O dengeyi kaçırmak benim için çok büyük bir endişe kaynağıydı. Çekimler esnasında o dengeyi tutturduk gibi geldi ama asıl denge kurguda ortaya çıktı. Çekimlerde denediğimiz bir sürü şeyi kurguda attık. Sonradan bakınca bazı şeyler hakikaten çok uçta kalıyordu. Çekerken aynı anda kurgulayıp göremediğiniz için, “şuradaki hareket çok mu fazla, buradaki ışığı çok mu abarttık” gibi soru işaretleri oluyor ister istemez.

Toplumda kadına yönelik şiddetin alt sınıflara özgü bir şey olduğu, cehaletten kaynaklandığı gibi bir algı var. Kusursuzlar erkek şiddetine her seviyeden, her sınıftan kadınların maruz kalabildiğini de hatırlatıyor.
EY: Kesinlikle öyle. Bence mekân seçimi bile o açıdan önemliydi. Mesela benim anne tarafım İzmirli, ben yazlıkta büyüyenlerdenim. Bence en büyük ikiyüzlülük, batıda yaşayanların “biz bu ülkenin modern kesimiyiz” tavrındaki ikiyüzlülük. Halbuki orada da çok tuhaf bir muhafazakârlık var. Orada da kadından “iffet” bekleniyor. Erkek egemen toplumun getirdiği şiddet, orada da devam ediyor. Erkek egemenliği bir alt sınıf meselesi değil, her sınıfta olan bir mevzu. Bütün kadınlar gibi orta ve üst sınıftan kadınlar da bunu deneyimliyor. Bu şiddet günlük hayatın bir parçası. Ufak bir laf atılmasından tutun tecavüze kadar uzanan bu şiddeti her gün, her yerde, her kadın bir şekilde yaşıyor. Bunu göstermek benim için çok önemliydi. Bu mesele, Türkiye’deki en önemli meselelerden biri olmasına rağmen görmezden geliniyor.

RM: Bir kadın geç bir saatte evine giderken tedirgin oluyorsa bu da bir şiddet; illa tecavüz gibi şeyler olması gerekmiyor. Bir sürü farklı dozda şiddet var. Sınıfı ne olursa olsun kadınlar Türkiye’de sürekli böyle şeylere maruz kalıyor.

Paylaş
 

One Response