Robert Redford: “Tesadüften de Öte”

Paylaş

robert-redford-web

Bir kuşağın hafızasından silinmeyecek karakterlere vücut veren bir Hollywood yıldızı, Oscar sahibi bir yönetmen ve dünya çapında bağımsız sinemaya destek olan Sundance Enstitüsü’nün mucidi. Robert Redford, Sundance Channel’ın yayına başlaması vesilesiyle İstanbul’daydı.

SÖYLEŞİ: ŞÜKRAN YÜCEL

Onu ilk kez bir lise öğrencisiyken, Parkta Çıplak Ayak’ta (Barefoot in the Park, 1967) Jane Fonda’yla birlikte izlemiş ve büyülenmiştim. Ama asıl ne olduysa Sonsuz Ölüm’de (Butch Cassidy ve Sundance Kid, 1969) oldu. Yağmur damlaları bizim başımıza da yağdı. Benim kuşağım için onun başka bir anlamı vardı. Robert Redford, romantik filmlerin yakışıklı jönü olarak kalmadı. ABD’nin karanlık yüzünü gösteren Akbabanın Üç Günü (Three Days of the Condor,1975), Başkanın Bütün Adamları (All the President’s Men, 1976) gibi filmlerde oynadı. Yönetmen olarak dokuz film yaptı. Aktör olarak alamadığı Oscar ödülünü yönetmen olarak ilk filmi Sıradan İnsanlar’la (Ordinary People, 1970) kazandı. Utah’ta dağların arasında bir bağımsız film hareketi olarak Sundance Lab’i kurdu. Burada yapılan filmlerin gösterimini sağlamak için Sundance Film Festivali’ni başlattı. Kurucusu olduğu Sundance Enstitüsü bugün sadece Amerika’da değil dünyanın birçok yerindeki bağımsız filmlere destek oluyor, kendi deyimiyle “daha insancıl” filmlerin üretilmesine ve görünürlük kazanmasına katkıda bulunuyor. Sundance Channel’ın Digiturk’te yayın yapmaya başlaması nedeniyle İstanbul’a gelen Redford’la konuşurken, karşımda hem deneyimli bir sinemacı hem başarılı bir girişimci hem de gençliğimin Sundance Kid’i vardı.

Sundance Film Festivali’ni kurduğunuzda kendinizi Sundance Kid gibi hissettiniz mi? Efsanevi kahramanınız mı size ilham verdi?
Hayır, benim fikrim değildi. Ben bu ismi kullanmaktan korkuyordum. Çok ben-merkezci geldi. Ama benimle çalışanlar bunun çok iyi bir isim olduğunu söyleyerek ısrar ettiler. Evet öyle ama bunu koyamazsınız, demiştim. Yıl 1970’ti, Sundance Lab programının başlatıldığı zamanlar. 10 yıl sonra Sundance Enstitüsü geldi. Ondan beş yıl sonra, 1985’te de film festivali doğdu. Festivalin kurulmasından 15 yıl önce konulan özgün isim, dağların arasındaki Sundance adlı bu küçük tatil yerinden gelmişti. Başlangıçta bu kadar gelişip büyüyeceğini hayal bile etmemiştik.

Sundance Kid karakteri de Sundanceli miydi?
Evet.

Güzel bir tesadüf.
Evet, tesadüften de öte.

Günümüzün Amerikan Bağımsız Sine-ması’nı 70’lerin Yeni Holywood sinemasıyla karşılaştırdığınızda ne gibi farklar ya da benzerlikler görüyorsunuz?
1970’lerde Hollywood endüstrisi hem büyük filmler hem de küçük filmler yapıyordu. Ben bu ilişkiden memnundum çünkü Sonsuz ÖlümMuhteşem Gatsby (The Great Gatsby, 1974),Bulunduğumuz Yol (The Way We Were, 1972) gibi büyük filmlerde de, The Candidate (1972),Downhill Racer (1969) ve Jeremiah Johnson (1972) gibi küçük filmlerde de oynuyordum. 80’lerde Hollywood değişti. Kendini daralttı, büyük filmlere odaklandı. Gençleri memnun etmeye çalıştı. Çünkü gençler daha çok para harcıyordu. Hollywood böylece küçük filmler yapmamaya başladı. Biz bu boşluğu doldurduk. İnsancıl yanı güçlü hikâyeler anlatan bağımsız filmler yapmak üzere yola çıktık. Aynı zamanda medya dünyasında dağıtımla ilgili olarak iki şey gerçekleşti: Kablolu televizyon ve video. Hollywood bu alanları boş bıraktı. Bu tür ürünler yapmıyordu. Biz Sundance televizyon kanalını bu yüzden kurduk. Bağımsız filmleri desteklemek ve dağıtımlarını televizyon yoluyla yaygınlaştırmak amacıyla. Şu anda Sundance kanalı 25 ülkede yayın yapıyor.

Günümüzde yapılan bağımsız filmlerin 70’lerin bağımsız filmleri kadar cesur olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet, kesinlikle.

En son J.C. Chandor’ın çevreci filmi All is Lost’ta oynadınız. Heyecanlı bir deneyim olduğunu tahmin ediyoruz.
Evet, çok farklı ve çok cesur. Tek kişilik bir drama ve hiç diyalog yok. Sadece ben ve fırtınalı deniz.

Sizi bu filmde oynamaya iten ne oldu?
İki şey: İlki yönetmenin kendisi. Chandor’ın ilk filmi Oyunun Sonu’nu (Margin Call, 2011) Sundance olarak desteklemiştik. Wall Street’teki mali kriz üzerine kurulu bu gerilim filminin prömiyerini Sundance Film Festivali’nde yaptık. Onu ortaya çıkaran bizdik. J.C. Chandor bizim desteklemek ve yardım etmek istediğimiz yönetmen tipini temsil ediyordu. O sırada bana geldi ve “bu senaryoyu sizin oynamanız için yazdım” dedi. Büyük onur duydum. Çünkü şimdiye kadar pek çok filmi desteklemiştik ama hiçbirinin yönetmeni bana rol teklif etmemişti. Sonra metni okudum ve işte gerçekten farklı bir şey, dedim. Bunu yapmaya değer diye düşündüm. Çünkü bu tür projeler insanın hayatına anlam katar. Yaşadığınıza değer. Ama gerçekten çok zordu.

Söyleşilerinizde politik bir aktivist olarak ideolojilere karşı olduğunuzu ve sol kanatta olmadığınızı söylüyorsunuz. Ancak filmlerinize baktığımızda, sosyal adalete ve çevreci değerlere inanan bir insan görüyoruz.
Aşırı uçlarda değilim. Ben o durumun altında yatan gerçeğe inanıyorum. Biri bana bir slogan verip “şunu yap, bunu yap” derse, “Bir dakika, bunun altındaki gerçek ne?” diye sorarım. Eğer sağ kanat çok aşırı gider, ülkemin iyiliğine zarar verirse, çok yıkıcı olabilir. O zaman ben daha sola giderim. Sağ daha ılımlı davranırsa ortada kalırım. Sol, aşırı gider, düzeyi düşüren işler yaparsa, ondan uzaklaşırım. İdeolojiler gerçeği dar kalıplara sokmaya çalışır. Hayatta siyah ve beyazdan çok gri bölgeler var. Ben hayattaki karanlık ve aydınlık, siyah ve beyaz arasında gri bölgelerin olduğunu görmeyen dar ideolojik bakış açısına karşıyım. Gri bölgelerin filmini yapmaya çalışıyorum.

Bir yönetmen olarak ilk filminiz Sıradan İnsanlar gibi aile dramlarından Suikast (The Conspirator, 2010) gibi dönem filmlerine kadar pek çok farklı türde film çektiniz. Hangi türde kendinizi daha rahat hissediyorsunuz?
Tür tercihim yok. Benim için önemli olan hikâyedir, karakterlerdir. Sonra da duygudur. Hikâye iyi olduktan sonra tarihî olmuş, modern olmuş, hiç fark etmez. Örneğin Suikast’te çok iyi bir hikâye ve güçlü karakterler vardı. Hikâyenin gelişimi etkileyiciydi. Adaletsizlik duygusu güçlüydü. Avukat önce kadının davasını almak istemiyor çünkü onun suçlu olduğunu düşünüyor. Kadın da önce avukata güvenmiyor, onunla konuşmak istemiyor. Zamanla bir araya geliyorlar.

Filmde Mary Surrat’ı oynayan Robin Wright’ı tanıyamadım önce.
Robin Wright çok iyi bir oyuncu. Ona farklı bir rol oynaması için şans verdim. Çok da iyi oynadı.

Film bence adaletsizlik üzerine olduğu kadar ‘annelik’ üzerine.
Evet, doğru, annelik üzerine ve anneyle çocuğu arasındaki bağın gücü üzerine. Aslında ben bu fimin Türkiye’de izlendiğini bile bilmiyordum. Bu filme para yatıran adam çok zengindi. Sonradan onun aşırı sağcı olduğunu öğrendik. Amerikan tarihiyle ilgili bir film yapmak istiyordu. Bu ilk filmi olacaktı. Sinema hakkında hiçbir şey bilmiyordu, filmi de anlamadı zaten. Bize çok para vermedi. Biz filmi bağımsız olarak yaptık. ABD’de Lincoln’ın suikaste uğradığı salonda prömiyer yaptı ve büyük ilgi çekti. Ama ben filmin Birleşik Devletler dışında gösterilmediğini sanıyordum. Burada gösterime girdiğini duyduğuma sevindim.

Edebiyat uyarlamalarını seviyorsunuz galiba.
Evet, çok seviyorum. Bana uzun yıllar önce söylenenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bana “edebiyat film için iyi bir mecra değildir” demişlerdi. Bunu neden kabul edelim ki? İçimden bir ses, buna meydan okumalısın, dedi. Bir edebî eseri alıp filme dönüştürmek istedim. Evet, bir adaptasyon yapmak zorundasınız. Ben buna çok hevesliydim. Sıradan İnsanlar’dan başlayarak pek çok uyarlama yaptım. Mesela Bizi Ayıran Nehir (A River Runs Through It, 1992) çok güzel bir romandı. Dili çok iyiydi. Yapamazsın, dediler. Bence yapılabilir. Bu zorluğa değer. Ama mutlaka yazara saygı göstermeli, onu onurlandırmalıyız.

TÜRKİYE’DE SUNDANCE
Robert Redford tarafından 1981’de Utah eyaletinde, Sundance’te kurulan Sundance Lab, senaryolarını geliştirmeleri ve projelerine finansman bulmaları yolunda yeni yeteneklere destek vermeyi amaç edinen bir oluşum. Her yıl Sundance’te festivalin hemen öncesinde haziran ayında Yönetmenlik Laboratuarı, Ocak ayında ise Senaryo Yazarları Laboratuarı gerçekleştiriliyor. Quentin Tarantino’dan Darren Aronofsky’ye, Şirin Neşat’tan Paul Thomas Anderson’a pek çok ünlü isim sinema tarihine geçen projelerine Sundance Lab’de başladı.

!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 2011’de Sundance Lab’i Türkiye’ye taşıdı. İstanbul’da düzenlenen Sundance Senaryo Yazarları Laboratuarı kapsamında her yıl dört yönetmen, projelerini usta isimlerin danışmanlığında geliştirme şansı buluyorlar. Laboratuarlar 2011’de Etgar Keret, Bill Wheeler ve Wesley Strick, 2012’de ise Gabriel Range, Jeremy Pikser, Athina Rachel Tsangiri ve Reha Erdem danışmanlığında gerçekleştirildi. İlk yılki laboratuvara katılanlardan Orhan Eskiköy, Zeynel Doğan ile birlikteBabamın Sesi’ni hayata geçirdi; Aslı Özge, Nesimi Yetik ve Melisa Önel’in filmleri ise yolda. İkinci yıl projelerinden, Zeynep Dadak ve Merve Kayan’ın ‘Mavi Dalga’sının çekimleri tamamlandı. Senem Tüzen ise ‘Ana Yurdu’ ile Köprüde Buluşmalar’da post prodüksiyon ödülü kazandı ve Kültür Bakanlığı’ndan destek aldı. Erol Mintaş’ın ‘Annemin Şarkısı’ ve Deniz Gamze Ergüven’in ‘Krallar’ adlı projeleri de çeşitli desteklerle yapım sürecine hazırlanıyorlar. 2013’ün Mayıs ayında üçüncüsü yapılacak laboratuvara senaryolarıyla başvurmak isteyenler lab@ifistanbul.com adresine mail atarak bilgi alabilirler.

Sundance Enstitüsü şimdi de Digiturk’le bir ortaklığa imza attı. Yayın hayatına 1996 yılında, ABD’de başlayan Sundance Channel, ilk uluslararası yayınını Temmuz 2009’da gerçekleştirmiş. Şu anda 25 ülkede yayın yapan kanal, artık Türkiye’de de Digiturk 7 numaralı kanalda HD olarak izlenebilecek. Yayın programında bağımsız filmlere ve belgesellere ağırlık veren Sundance Channel’da Cannes, Venedik ve Sundance gibi film festivalleri de perde arkası görüntüleri ve özel röportajlarla takip edilebilecek.

Paylaş