Roy Andersson’la Söyleşi: “Meşe Ağacı ve Aptallık”

Paylaş

roy-andersson-setteRoy Andersson İkinci Kattan Şarkılar ile 2000 yılında başladığı yolculuğun üçüncü durağında. İnsanları Seyreden Güvercin’de yaşam ve ölüme dair tefekküre dalan yönetmen, bizden de kuşlar, palyaçolar, mizah ve gerçekçilik gibi konular üzerine fikirlerini esirgemedi. Film 26 Aralık’tan itibaren sinemalarda.

Söyleşi: Evrim Kaya

Roy Andersson’la 71. Venedik Film Festi-vali’nde buluşup son filmini konuştuğumuzda filmin büyük ödül Altın Aslan’ın sahibi olacağı henüz belli değildi. Tahmin etmek zor değildir: Andersson sık sık kısık sesli kahkahalara boğulan, hınzır, sevimli, dünya tatlısı bir adam. Çektiği ilk iki filmin başarısızlığı yüzünden uzun yıllar sinemadan uzak kaldıktan sonra 15 yılda tamamladığı üçlemenin son filminin beğenilip beğenilmeyeceğini sahiden merak ediyordu. Bana da sordu; üçlemenin ilk filmi İkinci Kattan Şarkılar’dan beri onun sinemasına nasıl sıkı bağlarla bağlı olduğumu anlatmakta zorlandım. Son filmi İnsanları Seyreden Güvercin’i (En Duva Satt på en Gren och Funderade på Tillvaron) uzun zamandır görmediği birtakım tuhaf dostlara kavuşmuş gibi neşeyle karşılayan tek sinema yazarı ben değildim. Belki jüri de böyle hissetmişti. Melankoliyle neşeyi, absürdlükle depresyonu böyle sakince bir araya getiren başka yönetmen bulmak güçtür.

Andersson önemsizliklerden, kırılganlıklardan oluşan tedirgin bir epik kuruyor. İç sızısı ile kahkaha onun filmlerinde neredeyse hayatın kendisinde olduğu kadar rahatça iç içe geçiyor. Son filme temel duygusunu veren ölüm ise, neredeyse sempatik ama ısrarcı bir dost gibi, insanın yakasını bırakmıyor. Başkalarından da duydum; filmden çıkan kimilerimiz bir süre soluk renkli bir Andersson kentine misafir oluyor. Yönetmenle hem filmi, hem en geniş anlamıyla insanları konuştuktan sonra bir başka söyleşiye doğru koşmak üzere deniz kenarındaki aydınlık kafeden ayrılırken ayağımın dibinde ölü bir güvercin gördüm. Gerçek miydi, yoksa sinema tanrılarının küçük bir şakası mıydı, hâlâ merak ediyorum.

İnsanları Seyreden Güvercin’in bugüne dek aldığı eleştiriler nasıl?
Şimdilik sadece İsveççe eleştirileri okudum, onlar da çok olumluydu.

Eleştirileri önemsiyor musunuz?
Çok önemsiyorum. İyi eleştiriler filmin ekonomik değerini etkiliyor çünkü.

On beş senelik bir üçleme nihayet tamamlandı. Bu filmi ilk iki filmden ayıran şey nedir?
Bu film önceki iki filmden daha şakacı. İnsanların hem eğlenmesini hem de biraz rahatsız olmalarını umuyorum. Kendilerini güvende hissetmesinler istiyorum. Bu hiç değişmedi. O anlamda ilk iki filmden çok da farklı değil aslında.

Filme adını veren güvercini en başta görüyoruz. Doldurulmuş bir kuş bu. Nereden çıktı güvercin?
Güvercin kendimin bir yansıması. Bir gün mutfakta oturmuş filmin fikrini doğru şekilde ifade etmeye çalışıyordum. Bir şekilde tıkandım, ilerleyemiyordum. Birden pencereden dışarı baktım ve bir güvercin gördüm. Benimle aynı yükseklikte bir dala oturmuştu. Kuşlar insanlara yukarıdan bakıyor gibi geliyor bana hep. Belki o güvercin de şu anda o dalda oturmuş hayatın anlamını ifade edecek bir cümle bulmaya çalışıyordur diye düşündüm.

Şimdi nasıl ifade ediyorsunuz o fikri? Hayatın anlamı nerede gizli?
Üç ana teması var filmin. Dönüp dolaşıp geri geldiğim meseleler bunlar. İlki kırılganlık. İnsan çok kırılgan bir şey. Bunu gizlemeye çalışırız ama genelde beceremeyiz. İkincisi aşağılanma. Birilerinin aşağılandığını görmekten nefret ederim. Üçüncüsü de empati eksikliği. Hepsi de birbiriyle bağlantılı temalar elbette. Kırılgan varlıklar çok çabuk rencide olur. Empati yokluğu beraberinde başkalarını aşağılamayı getirir. Empati yokluğu zamanımızın en büyük derdi bana göre. İnsan deyince aklıma bu üç şey geliyor. Hayatın anlamı da buralarda bir yerde…

Aptallıktan da çok yakındığınızı duydum.
Çeşit çeşit aptallık var. En kötüsü uzun vadeli bir perspektifin yokluğu, bu çok tehlikeli bir şey. İnsan kendini gelecekten sorumlu hissetmiyor artık. İsveç’te kimse meşe ağacı dikmiyor. Çünkü meşenin yetişmesi yüz yılı buluyor. Bin yaşında meşe ağaçlarımız var oysa, birileri onları dikmiş. Artık kimse gelecekle ilgili o perspektife sahip değil maalesef. Çağımızın büyük bir yarası…

Yine de cahil ya da aptal da olsalar, o karakterlere sevgiyle yaklaşıyor gibisiniz.
Ben herkesi seviyorum galiba. Herkes aslında çok kırılgan çünkü. Bazıları diğerlerinden daha önemli olduğunu sanacak kadar kibirli olsa da uzun vadede bu kibir mecburen kayboluyor.

Bugün geldiğimiz noktada insanlığın durumunu nasıl görüyorsunuz?
Riskli bir durumdayız. Ukrayna krizi mesela. Ama beni en çok korkutan daha ziyade Asya’da olup bitenler. Filipinler, Japonya, Çin gibi ülkeler büyük bir değişimden geçiyor. Suyun altında petrolün olduğu bu bölgelerde olanlarla yeterince ilgilenmiyoruz ama orada olanlar aslında hepimizi derinden etkiliyor ve ortada büyük bir risk var. İsveç’te herkesin gözü Rusya’da ama ben Rusya’yı hiçbir zaman öyle çok tehlikeli görmedim. Sovyetler Birliği hiç kan dökülmeden barış içinde yıkıldı. İsveç ise hemen Baltık ülkelerine silah göndermeye başladı. Bence çok agresif bir tutum içindeydik. Agresyonu başlatan Batı oldu. Halbuki ortalığı yatıştıracak hareketler içinde olmamız gerekirdi. İsveç tarihi boyunca Ruslardan korktu. Sanki Finlandiya, Baltık ülkeleri, İsveç, hepsi tek bir ülke gibiydi de bir duvarın arkasında da korkunç Ruslar vardı.

İnsanları Seyreden Güvercin’in güncel siyasetle bağları varsa bunu üstü kapalı bir şekilde yapıyorsunuz. Ama bir tezat yaratırcasına, sömürgecilik tarihine dair çok sert bir sahne var.
Tarihin suçlarıyla bağımız kopmadı, hâlâ suçluluk duymamız gerekiyor. O sahne elli yıldır aklımdaydı. Hiçbir duygusallık olmadan çekilmesi de çok önemliydi. İngiliz sömürgeciler Afrikalı esirlerini ölüme gönderirken çalan müziğin absürdlüğü suçu hafifletmek bir yana ağırlaştırıyor bence. Bir sanatçı utanç duygusu yaratabiliyorsa iyi bir sanatçıdır. İnsanları utandırmaya çalıştım.

Filmlerinizin kendine has kısa diyaloglara dayanan bir mizahı var. Ne ölçüde İsveç’e özgü bir mizah bu?
İsveç yoksul köylülerden oluşan bir tarım toplumuydu. Soylular dışındaki halkın hiç eğitimi yoktu. Soğuk ve yoksulluk çok belirleyiciydi. Çok az konuşan bir toplumdan söz ediyorum. İsveçliler sessizliklerini nadiren bozarlar.

Soğuktan dolayı tutumlu davranmaya mı çalışıyorlar?
Yazı bekliyorlar. O da nedense gelmiyor bir türlü. Finliler de böyledir mesela.

Üçlemeye girişmeden önce sinemaya neden uzun bir ara verdiniz?
Arada iki tane ilginç kısa film çektim, üçlemeye çok benzer filmlerdi bunlar. Ama genelde reklamlarla meşguldüm. Çünkü ikinci uzun metrajımdan sonra iflas ettim. Çok kötü eleştiriler çıktı. Kimse bana destek olmak istemedi, devletten de fon alamadım. Açıkta kaldım. Reklamlar sayesinde kendi ayaklarımın üzerinde durabildim, kendi şirketimi kurdum. Hem de kendi tarzımı geliştirmiş oldum. Tek plan tarzının temelinde, çektiğim reklamların bir sigorta şirketi için olması yatıyor olabilir. Bence sigorta benim için şahane bir konuydu. İnsan kusursuz olmadığı için sigorta diye bir şey vardır. Eşyaları düşürürüz, kendimizi yaralarız. Hepimiz yerçekimine karşı kırılganız. Yerçekimini anlaşılır kılmak için de plan sekans gerekir, kurgu masasındaki müdahaleler yerçekiminin mantığını zedeler.

Film çekemediğiniz yıllar için öfke duyduğunuz birileri var mı?
Var aslında ama şimdi gülüp geçiyorum bunlara. Bugün kendimden çok memnumum çünkü ve iflasımdan sorumlu gördüğüm insanların çoğu ya öldü ya da hastalar. E, bunun da yardımı oluyor elbette.

Senaryoları ayrıntılı yazmadığınızı söylüyorsunuz.
Çünkü kendi şirketim var, stüdyom beni kusursuz sahneyi bulana kadar bekliyor. Bir noktada para biterse de para bulana kadar bekliyorum. İkinci Kattan Şarkılar’ı ve Siz, Yaşayanlar’ı çekerken arada durup reklam çektim mesela. Para bulunca senaryoya tekrar döndüm, bazen çok büyük değişiklikler oldu.

Filmlerin hepsinde beyaz yüzler, solgun renkler çok belirleyici.
Bana beyaz yüzler daha evrenselmiş gibi geliyor. Sirkteki palyaçolar gibi: Ona bakan bütün izleyicileri temsil eder palyaçonun yüzü. Beyaz yüzlerle Shakespeare oynanan Japon tiyatrosu da böyledir. Bence “olmak ya da olmamak” repliği en güzel beyaz bir yüzle söylenir. Gücü artar bu sorgulamanın.

Sürekli ölüm konusuna geri dönüp duruyorum. Bu film de ölümle üç buluşma sahnesiyle başlıyor. Çünkü hakkında şaka yapabilirseniz ölüm korkutucu bir şey olmaktan çıkar gibi geliyor bana. En azından benim korkum azalıyor. Mesela şarap açarken ölmek iyi bir ölme şeklidir. Elbette şarabın tadına bakamadan ölmek acıklı bir şey ama ölmeden önce aklınızdaki son düşüncenin “birazdan o mantarı çıkarıp şarap içeceğim” gibi bir şey olmasından daha güzel ne olabilir?

Nelerden ilham alıyorsunuz?
En büyük ilham kaynağım elbette hayatın kendisi. Çok merak ederim insanları; çok dikkatli, çok yoğun duygularla gözlem yaparım. Bir de resim tarihinden ilham alırım. Daha gençken gerçekçiliğe hayrandım. “Bir sosyalist böyle olmalı” diye düşünüyordum herhalde. İşçi sınıfından geliyorum, komünist realizmle bağlarım hiç kopmadı. İşçi sınıfı Sovyet realizminden başka şeylere burun kıvırır. 80’lerin ortasında, on beş senedir filan sinema yapıyorken gerçekçilikten bıktığımı fark ettim. Bir gecede bırakmaya karar verdim. Onun yerine yoğun soyutlamalar yapacaktım. Rüyalardan bahsetmeye bile cesaret etmeliydim; insanlık için küçük, benim için büyük bir adımdı bu. Rüya sahneleri yapınca çok özgürleştiğimi fark ettim. Rüyalarda her şey mümkündür. Buñuel’i, De Sica’yı, Fellini’yi, Beckett’ı çok severim. Bu filmde de ‘Godot’yu Beklerken’in etkilerini saklamadım. Saçma sapan konuşmalardan oluşan üç saatlik bir oyundan daha iyi ne yapılabilir? Kendimizi en iyi gördüğümüz diyaloglar bunlardır.

Üçlemede anlatmak istedikleriniz tamamlandı mı?
Hayır, üçlemenin dördüncü filmine başladım bile.

Paylaş