Selim Evci’yle ‘Rüzgârlar’ Üzerine

Paylaş

ruzgarlar-selim-evciSelim Evci’nin ikinci uzun metrajı Rüzgârlar, geçtiğimiz yıl Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarışmış, Nisan ayındaki İstanbul Film Festivali’nde ise Yarışma Dışı bölümde gösterilmişti. Gökçeadalı Rumların izini süren Rüzgârlar, 21 Haziran’dan itibaren vizyonda.

Rüzgârlar’ın kahramanı bir ses kayıtçısı ve siz de onunla birlikte, bir fotoğrafçı merakıyla İmroz’u tüm ayrıntılarıyla belgeliyorsunuz. Bu yaklaşıma nasıl karar verdiniz?
Filmin hikâyesi İmroz’un (Gökçeada) bugününü, küllenmiş olsa da geriye kalanı belgelemek, gerçekle kurmacayı harmanlamak üzerine oluştu. Adayı başlı başına bir karaktere dönüştürmek, bir şeyler söylemek istediğini düşündürmek için adanın çıkardığı sesleri filmde ses dinleyen, kaydeden bir sesçi aracılığıyla öne çıkardık. Terk edilmiş Rum köylerinde boş evleri dolduran sesler ve rüzgârlar, orada bir zamanlar yaşayanların sesleriydi benim için.

Senaryoyu yazarken, özellikle tarihî gerçekler konusunda nasıl bir araştırma yaptınız?
2004’te İFSAK’ın düzenlediği bir fotoğraf gezisi için gittiğimde adayla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Binlerce insanın terk ettiği köyleri gördüm, örneğin filmin açılış sahnesindeki Dereköy (Sinudi), bir zamanlar Türkiye’nin en yüksek nüfuslu köyü, şimdiki nüfusu 20 civarında… İlk soru “Nerede bu insanlar? Böyle bir yeri bırakıp neden gittiler?” oldu. İmroz – Gökçeada Koruma Yardımlaşma Geliştirme ve Yaşatma Derneği’yle, Fener Rum Patrikhanesi’yle, adada ve İstanbul’da yaşayan Rumlarla görüştük. Murat Yaykın’la birlikte, insanın doğduğu toprakla, kökleriyle bağının kolay kolay silinemeyeceğini söyleyen; hikâyesini dil, din, ırk gözetmeksizin anlatan bir senaryo yazmaya çalıştık.

Film çok küçük bir ekiple çekildi. Yönetmenliğin yanı sıra senaryo, görüntü yönetimi, kurgu ve yapım da size ait. Şartlar mı bunu gerektirdi, yoksa özellikle mi tercih ettiniz?
İkisi de… Eğer üretirken özgür olmak istiyorsanız, ticari kaygılarınız (bu seyirci kaygısı olarak algılanmasın, seyirciyi her zaman isteriz) ön planda değilse küçük ekip ve küçük bütçe, üretim biçiminize dönüşüyor. Bu zorunluluk; bir alışkanlığa, bir huzur hissine doğru evriliyor. Film üretirken tüm aşamalarında olmaya alıştım, bu benim başına buyruk bir şekilde üretebilmemi de sağlıyor. Fakat, iyi anlaşabildiğin insanlarla doğru işbirliği yapmanın süreçte en iyi yol olduğunu düşünüyorum.

Paylaş