Siyah Bant’tan Banu Karaca ile Söyleşi: Sansürün Değişen Biçimleri

Paylaş

siyah-bantAltın Portakal’da yaşanan tartışmaların ardından en temel sorulara geri dönmek, neyin sansür olarak değerlendirilebileceğini, sansürün farklı biçimleri üzerine düşünmek gerekiyordu. 2000’lerde Sansür dosyamızda, sanatta sansür vakalarını araştıran Siyah Bant’ın kurucularından Banu Karaca ile resmî, gayri resmî ve keyfî sansür uygulamaları üzerine konuştuk.

 2000’lerde Sansür dosyamızdaki diğer yazılar için:
Festivaller ve Sansür
Tanıklıklar

banu-karaca-siyah-bant

Siyah Bant’ın kurucularından Banu Karaca, Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar Bölümü Misafir Öğretim Üyesi

Sansürü nasıl tanımlayabiliriz? Sansür, engelleme, sınırlandırma, yasaklama gibi kavramlar Türkiye’de ve dünyada ne şekilde kullanılıyor, ne tür uygulamalarla kendini gösteriyor?
Tarihsel olarak, tıpkı başka yerlerde olduğu gibi Türkiye’de de sansür kavramı aslında belli bir ifade biçiminin bastırılması anlamında kullanılıyor; yani bir sanatsal ifadenin tamamen yasaklanması suretiyle ulaşılmaz kılınması. Ancak son yıllarda araştırmacılar, ifade özgürlüğünün sınırlandırılma biçimlerinin nasıl değişim geçirdiğini göz önüne alarak sansür kavramını yeniden düşünmeye başladılar. Benim araştırmamda ve Siyah Bant ile birlikte yürüttüğümüz çalışmalarda da sansür kelimesi cezalandırma, yasaklama, hedef gösterme, tehdit etme, aşağılama, engelleme, saldırı, gayri meşrulaştırma ve cesaret kırma gibi süreçleri içeren bir şemsiye kavram olarak kullanılıyor.

Sansürü daha kapsayıcı bir şekilde kavramsallaştırmamızın sebeplerinden biri, liberal demokrasilerin veya liberal demokrasi olduğunu iddia eden sistemlerin, kendi yönetim prensipleriyle çelişkiye düşmeden açıkça sansür uygulayamamasıdır. Bu yüzden devletin yaptığı engellemeler sıklıkla, ifadelerin toplumda en korunmasız kesimlere, yani çocuklara veya gençlere zarar verebileceği öne sürülerek uygulanıyor. Bir diğer sebep ise bir sanatsal ifadenin tümüyle yasaklanmasının teknik olarak giderek zorlaşması. Bu yüzden yasak formunda sansür gitgide daha az karşımıza çıkarken sınırlandırma giderek yaygınlaşıyor. Bunun en açık örneklerinden biri yaş sınırlandırması. Bu mekanizma yalnızca filmin ulaşabileceği izleyici kitlelerini sınırlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda dağıtım ağını da etkiliyor. Bazı salonlar zarar etme korkusuyla 18+ filmleri göstermekten kaçınıyor. Bir başka örnek ise Aydın Orak’ın Bir Başkaldırı Destanı: Bêrîvan adlı filmi. Aydın Orak eser işletme belgesi alamayınca filmini korsan izlemeye açık hale getirdi. Bana öyle geliyor ki, gayri meşrulaştırma ve cesaret kırma, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasında günümüzde en önemli iki dinamik. Aynı zamanda keyfî uygulamalar sebebiyle de en etkili olanları. Bu durumda muhtemel risklerin hesaplanması güçleşiyor ve sansür daha da etkili hale geliyor.

Sansür/engelleme vakalarının kamusal alanda yer bulma biçimleri konusunda ne düşünüyorsunuz? Sansürle ilgili mevcut aktörler kimler? Yeterli bir muhalefet alanından söz edilebilir mi?
Altın Portakal’da yaşanan son hadise devletin bizzat harekete geçmediği, sanat camiası içinden aktörlerin bu rolü üstlendiği durumların bir örneği. Bunun kısmen, yaratılan güvensizlik ortamından kaynaklandığını düşünüyorum. Kürtlerin hak mücadelesini konu edinen sanatsal ifadeler düşünüldüğünde bu durum aslında uzun süredir devam ediyordu. Ancak Gezi akabinde güvensizlik daha da geniş bir alana yayıldı. Bir başka mesele de, devlet aygıtının parçası olmayan kişilerin devletin vekili gibi davranması. Savcılığa yapılan anonim ihbarlar da sıkça başvurulan bir başka strateji olarak ortaya çıkıyor. Muhtemel bir soruşturma tehdidi bile cesaret kırıcı bir etkiye sahip. Bunun bir örneği, geçen sene TÜYAP’ta Nova Kozmikova’nın ‘Akıyordu!’ adlı eserinin kaldırılmasında yaşanmıştı. İsimsiz bir şikayet sonucu ‘başbakana hakaret içermesi’ ihtimali doğrultusunda eser hakkında soruşturma açılmasıyla birlikte, eserin kaldırılması yönünde resmî bir tebligat olmamasına rağmen küratörler –belki de sanatçıyı bu gözdağı karşısında korumak için– bu hamleyi yaptı. Günlük basın ve sosyal medya yoluyla hedef gösterme de sanatsal ifadeyi tehdit etmede ve cesaret kırmada etkin bir araç olarak kullanılıyor.

Bunların yanında unutmamak gerekir ki, görünmez olan birçok aktör ve mekanizma mevcut. Özellikle çağdaş sanat alanındaki özel kurumlarda yaşanan müdahalelerde ve film destek fonlarında kamuoyunun haberdar olmadığı baskıcı uygulamalarla karşılaşıyoruz. Medyanın sansür vakalarına dair tutumu da çoğunlukla problemli. Sansürü uygulayan aktörlerin belirtilmemesi, homojen bir devlet yapısının kendi içinde tutarlı bir şekilde hareket ettiği yanılgısını oluşturuyor. Oysa çoğu sansür uygulaması keyfîdir ve birden fazla aktör işin içindedir.

Sansürle ilgili muğlak alanların aydınlatılabilmesi için, sansür ve benzeri uygulamalarla mücadele için neler yapılabilir?
Politik açıdan, ifade özgürlüğünü anayasal bir hak olarak konuşmaya bir an önce başlamak ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması için ivedilikle harekete geçmek gerekiyor. Siyah Bant çalışmalarında sıkça vurguladığımız gibi hukuki bakımdan, terörle mücadele yasalarının yanı sıra Türk Ceza Kanunu’nun hakaret konulu 125. maddesi ve cumhurbaşkanına hakaret konulu 299. maddesi, ifade özgürlüğü önünde kuvvetli engeller olmaya devam ediyor. Öte yandan, özellikle nefret söylemi bakımından ifadenin sınırlarının da sağlıklı bir şekilde tartışılmasına ihtiyaç var. Şu anda uygulamada olan bu gibi sınırlandırmalar, sosyal ve politik bakımdan saldırıya açık grupları (örneğin, azınlıkları) korumak yerine iktidarın yararına işletiliyor.

Ayrıca “toplumsal hassasiyet”in tam olarak ne anlama geldiği de eleştirel bir noktadan tartışmaya açılmalı. Zira bu kavram ifade özgürlüğünün kısıtlanmasında sıklıkla kullanılıyor. Bu noktada sanat alanında örgütlenme bir değişim yaratabilir ve sanatçıların haklarını ve ifade özgürlüklerini savunacak bir platform oluşturabilir. Türkiye’de sanatçıların hakları hukukla güvence altına alınmadığından, Siyah Bant’la birlikte yürüttüğümüz çalışmalarda çok fazla yanlış tanı olduğunu gördük: sanatçılara yönelik tüm hak ihlalleri bir nevi sansür olarak algılanıyordu. Hükümetin geçtiğimiz günlerde açıkladığı yeni yasa paketi düşünüldüğünde, sanatçıların birbirlerine kenetlenerek güçlü bir şekilde harekete geçmesi ve örgütlenmesi, ifade özgürlüğü ve sanatçı hakları alanında yapılacak kamuya açık tartışmalar bugün her zaman olduğundan çok daha elzem.

Paylaş