SÖYLEŞİ: BARIŞ SAYDAM FOTOĞRAF: CEYLAN ÖZGÜN ÖZÇELİK
Pek çok filminizde karakterler dünyayı dolaşıyor, pek çok sınırdan geçiyor ama aslında hiçbir yere ait değiller. Avrupa’nın şu anki durumunu da göz önünde bulundurursak, kimlik ve yurt kavramlarına nasıl bakıyorsunuz?
Kimlik meselesi... Biliyor musunuz, artık yeni bir olgu var: Dünya vatandaşı olma olgusu… İnsanlar gittikçe dünya vatandaşı olduklarını hissediyorlar. Ancak buna rağmen, birbirimizi ayıran sınırlar tamamen yok olmuş değil, ortadan kaldırılmış değil. Örnek olarak AB’yi vereyim. AB, sınırların ortadan kalktığı tek bir mekân haline dönüşebilirdi. ABD gibi mesela. Olmadı. Onun yerine ne oldu; tek bir para biriminin getirildiği ortak bir havza, bir yöre oldu. Ve bu anlamda şunu söylemek istiyorum ki; insanlarda yolculuk, bir yerden başka bir yere seyahat etmek ihtiyaç olarak ortaya çıkmaya başladı. Leyleğin Geciken Adımı’nda (To Meteoro Vima Tou Pelargou, 1991), Marcello Mastroianni şunu söylüyor: Evet, sınırları aştık; ama hâlâ buradayız. Acaba evimize varıncaya kadar daha kaç sınır aşacağız?
Ev nedir? Ev kavramı nedir? Benle ben arasında, benle dünya arasında dengelerin kurulduğu bir yerdir, bir mekândır. Bu dengenin bulunması çok zor ve bu denge oldukça nadir bulunuyor. O yüzdendir ki, insanlar devamlı yer değiştirmek, seyahat etmek ihtiyacını duyuyorlar. Sanki yer değiştirdikçe eve bir anlığına da olsa varacakmış gibi bir hisse kapılıyorlar; ama aranan şey bu dengeyi bulmak aslında.
Zamanın Tozu’ndaki (I Skoni Tou Hronou, 2008) meleğin üçüncü bir kanat arayışındaki ütopik özlemi, sizin de dahil olduğunuz bir kuşağın daha iyi bir gelecek için verdiği mücadeleyi kaybetmesinin getirdiği hayal kırıklığının bir tezahürü ve yeni çağa duyulan umutsuzluğun bir ifadesi olarak yorumlayabilir miyiz? Kitara’ya Yolculuk (Taxidi Sta Kythira, 1984) filminin finali ya da Ulis’in Bakışı’ndaki (To Vlemma Tou Odyssea, 1995) Tuna Nehri üzerinden taşınan Lenin heykeli gibi...
Bakın, üçlemeyi teşkil eden her filmde bu yitik, kaybedilmiş hususlar ön planda. Tabii ki mesele savaş mağdurları değil, savaşta kaybedilen şeyler değil, esasında o bozulan dengenin nasıl kurulacağıdır. Üçlemenin ikinci filminde meleğin üçüncü kanat arayışı acaba imkânsızı arayışla izah edilebilir mi? Bir meleğin üçüncü bir kanada sahip olması imkânsızlık teşkil eder. Acaba bizim aradığımız o ev, bark, ocak, ocağa kavuşma, o dengeyi tekrar bulabilme imkânsızlığının arayışı mıdır; bu üçüncü kanadı aramayla beraber mi gider?
Filmdeki küçük Eleni karakteri, tıpkı Arıcı filminde Marcello Mastroianni’nin oynadığı karakter gibi geçmişin bütün yüklerini sırtlamış gibi. Bu anlamda, Eleni’yi bütün ideallerin yitirilişinin bir kurbanı olarak görebilir miyiz?
İlk önce şunu söyleyeyim. En ufak kızımın adı Eleni ve Eleni bir açılışın olasılığını simgeliyor. Bir özgürlük ihtimalidir Eleni. Bir dengeyi yeniden bulabilme olasılığını canlandırıyor. Hani eve, ocağa, barka geri dönüşten bahsettik ya, Eleni biraz onun bir simgesi oluyor.
Eleni filmde bir yandan da sürekli yaşamak istemediğini söylüyor. Varoluş kadar yokoluşu da içinde barındırıyor.
Ancak hatırlarsanız filmin son planında, büyük dede kendisine elini uzatıyor.
Evet, Brandenburg Kapısı’ndan, karların altında koşarak geçtikleri sahne...
Evet, esasında o uzatılan el, eski nesille bir bağdaşma anlamı taşıyor. Yani eski dengeleri yeniden kurma... Ancak bu, üçlemenin ikinci bölümü için geçerli. Üçüncü bölümde her şey altüst olacak yine.
Tahmin edebiliyorum...
(Gülüyor) Esasında üçlemenin senaryosu üç filmi de kapsayan bir senaryoydu. Ama iş prodüksiyona gelince herkes saçını başını yolmaya başladı, bu kadar uzun bir senaryo olamaz, böyle bir film yapılamaz diye. O yüzden, filmi üçlemeye dönüştürdüm. Evet, artık Kumpanya’nın (O Thiasos, 1975) devrinde değiliz. Hatırlarsınız belki, o film dört saat sürüyor. O dönemde bu kabul edilebilirdi. Şimdi yapımcılara bunu kabul ettirmek imkânsız. Dört saatlik bir film yapmak imkânsız gibi.
Ben yine Zamanın Tozu filmine döneceğim. Spyros, Eleni ve Jacob arasındaki aşk üçgeni, bir anlamda onların kimlik problemi üzerinden 20. yüzyılın tarihi ve siyasi gelişmelerinin bireyler üzerindeki etkilerini de gösteriyor. Bu üçlü arasındaki ilişkiyi kurarken sizin gözettiğiniz unsurlar nelerdi?
Şimdi bu üçgenden bahsederken, biraz da Yunan tarihine değiniyoruz tabii ki. Yunan tarihine bir atıfta bulunuyoruz. Kahramanlardan biri Amerikalı bir Rum. Diğeri Sovyetler Birliği’ne giderek, yeryüzündeki cenneti arayan biri. Ve onların hayal kırıklığı, kaybettiği şeylerin tümü bu küçük Eleni’nin omuzlarına yükleniyor. Dede esasında kaybolan bir neslin simgesi. Hayatta kalabilmiş eski nesli simgeliyor. Fakat Eleni bütün bu başarısızlığın, sükut-u hayalin sembolü halinde. Bu başarısızlıktan kendisi de kaçıyor zaten. Geri dönmeye çalışıyor; ama nereye geri dönecek, geri dönebilecek mi.. O meçhul, onu bilmiyoruz. Fakat bu küçük kızın omuzlarında bütün bu yük. Yeni neslin omuzlarında, bütün bu kayıp, yitik öykülerin ağırlığı var.
Bu söyleşi Altyazı'nın 100. (Kasım 2010) sayısında yayınlanmıştır.