Yuvarlak Masa Tartışması: Kültür Sermayesi ve Sansür

Paylaş

yuvarlak_masa_kultur_sermayesi_ve_sansurSiyasal iktidarın baskısıyla kültür ve sanat sermayesinin hızla dönüşüm geçirdiği bir dönemdeyiz. Yaşanan sansür vakalarında festivallerin ve sektörün sorumluluğunu, Emek Sineması’nın sembolize ettikleriyle birlikte konuşmak, özerk bir kültürel alan için verilmesi gereken mücadelenin önemini de berraklaştırıyor.

Fotoğraf: Furkan Üstel

Bu yıl dokuzuncu kez düzenlenen Documentarist İstanbul Belgesel Günleri’ni hayata geçiren isimlerden biri olan Necati Sönmez’in ‘Havuz Festivallerine Doğru mu?’ başlıklı yazısı1, içerdiği soruyla yeni bir tartışma zeminini beraberinde getirdi. Sönmez, yazısında belediye ve valiliklerin güdümünde gerçekleşen büyük bütçeli taşra organizasyonlarını, “sahibinin sözünden çıkmayan” havuz festivalleri olarak niteliyordu. Ama başka bir şeye daha işaret ediyordu: İstanbul Film Festivali, Ankara Film Festivali gibi kültür sermayesinin ve banka sponsorluklarının desteğiyle düzenlenen vakıf etkinlikleri de ‘havuz’laşıyor muydu?

Sönmez, sözünü ettiği durumla, bizzat geçen ay belgesel yarışma jürisinde bulunduğu 27. Ankara Film Festivali’nde karşılaştı. Selim Yıldız’ın Roboski Katliamı’nı anlatan Hatırlıyorum (Bîra Mi’têtin, 2015) adlı filmi, yönetmenin ‘kayıt tescil belgesi’ne (‘eser işletme belgesi’ olarak da biliniyor) başvurmayı reddetmesi üzerine belgesel yarışmasında ön elemeyi geçmiş olmasına rağmen festival programından çıkarıldı. Festival yöneticilerine göre, konu tamamen mevzuatla ilgiliydi, sansür uygulaması olarak düşünülemezdi. Sönmez ise festivallerin, Kültür Bakanlığı’nın belge baskısına direnen sinemacıların arkasında durması gerektiğini söyleyerek jüri görevinden çekildi.

2013’te Malatya Film Festivali’nde karşılaşılan, 2015’te Bakur’un gösteriminin engellendiği İstanbul Film Festivali’nde alınan boykot kararıyla yeni bir eşiğe ulaşan ‘belge krizi’, sinemacıların büyük çoğunluğunun belge almayı ve ibraz etmeyi kabul ettiği Adana Altın Koza Film Festivali’yle birlikte adeta hasıraltı edilmişti. Hatırlıyorum vakası ve Sönmez’in sorusu bu konuyu tekrar gündeme getirmenin vakti olduğunu hatırlattı bize. Sinema yazarı Şenay Aydemir, Altyazı yayın kurulu üyesi ve yapımcı Enis Köstepen, Ankara merkezli bağımsız festival Kuirfest’in direktörü Bilge Taş ve son olarak Bağlar’ın yönetmenliğini (Melis Birder ile birlikte) üstlenen, aynı zamanda Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek… (2014) sansürü döneminde Altın Portakal’ın Belgesel Yarışması’nın ön eleme jürisinde bulunan belgeselci Berke Baş ile bir araya geldik ve tartıştık: Sahiden havuz festivallerine doğru mu?

hatirliyorum

Hatırlıyorum

Fırat Yücel: Yuvarlak masa tartışmalarını genelde tek bir konu üzerine yapıyoruz ama gündem yoğun olduğu için bugün birkaç meseleyi iç içe tartışalım istedik: Ankara’daki sansür vakası, festivallerin ve sinema sektörünün eser işletme belgesi üzerinden uygulanan sansür karşısındaki konumu, Emek’in Grand Pera’da açılan kopyası… Ankara’yla başlayalım. Selim Yıldız’ın Hatırlıyorum filmi eser işletme belgesi olmadığı için yarışmada ön elemeyi geçtiği hâlde gösterilemedi, Altın Vuruş (2015) adlı kısa film ise belge almayı reddederek festivalden çekildi. Bunu bazıları, ki aralarında jüri üyesi Necati Sönmez de var, bir sansür olarak yorumladı; bazıları da festival belge talebini önceden belirttiği için bu bir sansür değildir, mevzuattır dediler. Mevzuat bir sansür aracı olarak görülebilir ama olayın kendisi bir sansür vakası değildir gibi bir bakış da var.

Şenay Aydemir: Bence hem uygulama sansürdür, hem
de mevzuatın kendisi sansürdür. Ama Ankara örneğinde şöyle bir problem var. Festival belge gerekliliğini ilan etmişken, eleme sürecini geçip film yarışmaya kaldıktan sonra bu belgeyi vermeyeceğini söylemek politik tavır olarak anlamlı olabilir ama ben sonuç alıcı bir tavır olduğunu düşünmüyorum. Hem festivali zor durumda bırakan, hem de aslında o festivale bir şekilde eklemlenen insanları ikircikli bir ruh hâlinde bırakan bir tutum 
bu. Bu tür bireysel çıkışlar önemlidir ama bunların doğru zamanlamayla, eylemin genişlemesine olanak tanıyarak yapılması gerekir. Bu tutumu takınan arkadaşları eleştirmem ama bu meselenin aşılmasında mesafe kat edici bir işlevi olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Benim gözlemlediğim şey şu: Özellikle İstanbul Film Festivali’nden hemen sonra gösterilen o tepkinin dağılması ve bir türlü bir araya gelinememesi ihaleyi biraz festivallere yıkıyormuş gibi bir izlenim doğurdu. Sanki bu meselenin bütün iradesi, bütün mücadele alanı festivallere yıkılmış gibi oldu ve festivalciler de biraz haklı olarak bununla tek başına mücadele etmekten imtina ediyorlar. Sektör tarafındaki dağınıklık biraz festival ayağına fazla yüklenilmesi gibi bir sonuç doğuruyor, sanki oradan bir çıkış bekleniyormuş gibi. Ben Bakur tartışmasında da böyle düşünüyordum, böyle yazmıştım. Bu meseleyi çözecek olanlar festivaller değildir, sinemacılardır çünkü festivaller sonuçta filmler için yapılan organizasyonlardır. Bunların ihalesini festivallere yıkmak bence haksızlık.

FY: Bu noktada bir festivalci olduğu için hemen Bilge’ye döneceğim. Ama şu soruyu da ekleyeyim: Dersim 38
 (2006) gibi filmlerin Antalya Film Festivali’nde belgesiz olarak yarışabildiği bir dönemden bütün filmlerin festival gösterimleri için belge alması gerektiği döneme hızlıca geçtik. Festivaller iktidarın politikalarına ters düşen filmleri gösterebilen alanlar olmaktan çıktı. Olağan gibi görünen bu olağanüstü hâle dikkat çekmek için, her ne kadar sonuç alması güç olsa da, böyle çıkışlar yine de anlamlı değil midir? Bilge, siz sinemacılardan belge talep ediyor musunuz Kuirfest’te? Genel olarak bu konuya nasıl bakıyorsun?

Bilge Taş: Devlet tarafından desteklenmeyen bir
 festival oluşumuz bizi bazı konularda çok zorlarken, bazı konularda da özgür bırakıyor. Kuirfest’in biraz tekil bir konumu var. Çünkü zaten Türkiye sinemasında kuir öğeler barındıran film çok az. Dolayısıyla biz sinemacılara filmlerinin belgesi olup olmadığı sormuyoruz. Zaten devletin bize yönelik sansürü de daha dolaylı yollardan gerçekleşiyor. Salonlar üzerinden, gümrük üzerinden sansüre maruz kalıyoruz biz. Bu son olayın, diğer festivallerin de tavırlarıyla bağlantılı gelişen bir olay olduğunu düşünüyorum. 2014’te Antalya’da yaşanan zaten devletin sansürüne devletten önce aracı olunan bir olaydı. Ardından İstanbul’da Bakur vakasında bir araya gelen 
bu festivaller ortak bir tepki veremediler. İstanbul’un kültür endüstrisindeki konumuyla, Ankara’nın kültür endüstrisindeki konumu aynı değil. Ankara’nın fonlarının büyük bir kısmı devlet fonu ve onların bağımlılığı aslında İstanbul’dan da fazla. Ama İstanbul Film Festivali gibi birçok farklı özel sektörden sponsoru, büyük destekçileri olan bir festivalin gerekli tutumu alamaması, onu takip eden festivallerin de bu tepkiyi vermesini çok zorlaştırdı. İstanbul’da toplu bir eylemlilik hâline gidilebilseydi sanırım o zaman festivaller de biraz daha cesur davranabilirlerdi. Ama o büyük endüstrinin domine edici festivalinin bu tavrı alamayışı daha zayıf konumlanmış festivallerin tavrını da etkiledi diye düşünüyorum bir festivalci olarak.

Belge isteğinin sansürün aracısı olduğu çok aşikâr. Hep konuştuğumuz gibi bir belgeselci ya da kısa filmci, Necati’nin de Kapalı Gişe (2016) belgeselinde söylediği gibi ticari dolaşıma sokmayacağı bir film için neden bu belgeyi alsın? Bu belge eğer patent gibi filmin sahibini belirleyen bir belgeyse bile, o zaman sektörde de tartışıldığı üzere iki belge alınabilir diye düşünüyorum. Bir ticari dağıtım için, bir de yönetmenin ve yapımcının haklarını korumak için iki ayrı belge olabilir. Bunun üzerinde çalışılması gerekir. Festivallerin belki eksik yönü bunlarla ilgili net bir tavır ortaya koymayışları. Yani böyle bir talep gelmeli, bu iki belge ayrılmalı. Bir kısa filmcinin, kendi kendine çekip kurguladığı bir film için 444 lira ödeyip ödeyemeyeceğini de bilemeyiz mesela, kimilerinin filmi yapmak için dahi harcamadığı bir para bu! Festivaller bir yandan bağımsız sinemacıların platformu. Ama bağımsız sinemacılar bu belge yüzünden filmlerini gösteremiyorlarsa festivaller de artık ancak belirli bağımsız yapımlara kucak açabilen platformlara dönerler. Benim gördüğüm kadarıyla endüstride yönetmenlerin, yapımcıların ve festivalcilerin bir araya gelip çok makul temel bir talebi, yani bu iki belgenin ayrılması gerektiğini söylemeleri ve bununla ilgili bakanlığa dönük bir lobi faaliyeti içine girmeleri gerekiyor.

Enis Köstepen: Ben Şenay’a bir şey soracağım, meseleyi festivallere yıkma konusunu gündeme getirdiği için. Şöyle bir durumu düşünsek senin için arada bir fark olur mu: Farz edelim bir belgesel başvurdu ve belgeyi alamadı, bir şekilde vermediler. Festival de bu filmi belge alınamadığı için göstermedi. Kategorik olarak, festivalin ‘belge yok’ diye Hatırlıyorum’u göstermemesi, o belgenin alınıp alınmamasından bağımsız olarak, festivalin kendini bu sansür mekanizmasına tabi kıldığının göstergesi değil mi?

ŞA: Bu uygulamanın bir sansür aracına dönüştüğünü zaten biliyoruz ve asıl problem festivallerin, sektörün
 ve Kültür Bakanlığı’nın adı konmamış bir uzlaşmayla meseleyi götürmeye çalışması. Şimdi siyaseten belki bir şeyler idare ediliyor, Bakur tartışmasından sonra ortalığı biraz yatıştırmak, sansür tartışmalarını gündemden çıkarmak için şu ara her gelen filme belge veriliyor. Günde bazen kırk filme birden belge veriliyor. Ama bir sonraki yıl öyle olup olmayacağının bir garantisi yok. Gelecek yıl beş filme birden belge vermeyebilir bakanlık. Bu festivallerle bakanlık arasındaki bir uzlaşma. Yapılan hamlenin, söz konusu filmin gösterilip gösterilmemesinden ziyade, bu uzlaşmayı çatırdatma anlamında bir işlevi olmalıydı. Neyle karşı karşıya olduğumuzu, bu uzlaşmanın aslında sahte bir uzlaşma olduğunu görmemizi sağlamalıydı.
O bambaşka bir tartışmayı açardı önümüze ve yeniden Bakur’da bıraktığımız noktaya dönebilirdik; belge zorunluluğunun kendisinin bir sansür olduğu noktasına… Bakur olayından beri kurul o belgeyi vermediği için festivalde gösterilemeyen bir film olmadı henüz. Bakur belgesi olmadığı için gösterilemedi, ondan sonra da hep belge talep edildi. Dolayısıyla bununla eninde sonunda yüzleşeceğiz. Bir noktada bir film birilerini rahatsız edecek ve oyalanılacak, belge verilmeyecek, geçiştirilecek, geri itilecek belki. Ankara’daki olay bunu ortaya çıkarmak için bir fırsata dönüştürülebilirdi. O zaman başka bir platforma kayardı. Hatırlıyorum’un yaptığını politik tavır olarak doğru, onurlu bulabiliriz ama işlevsiz. Sorunun çözümüne katkı sunmayan, meseleyi daha da çetrefilleştiren bir şey hâline geliyor bir taraftan. Çünkü bir sonraki festivalde, belgeselcileri, kısa filmcileri ahlaki ikileme sokan bir tavra dönüşüyor. Ön elemeyi geçen her belgeselci, kısa filmci, belki her uzun metraj yönetmeni benzer bir ahlaki ikileme düşecek. Ama ahlaki ikilemlerle çözebileceğimiz bir mesele değil bu.

FY: Berke siz tam olarak bu ikilemle karşı karşıya kaldınız. Neler düşündünüz? Çevrenizdeki sinemacılar neler düşündü? Mesela belge almayı reddeden tanıdığınız var mı? Sizin tavrınız neydi?

baglar

Bağlar

Berke Baş: Şenay’ın son söylediklerine katılıyorum. Biz gerçekten müthiş bir huzursuzluk yaşadık. Bizim için Bağlar’ı seyirciyle buluşturmanın bir aciliyeti vardı. Biz zaten bu filmi vizyona sokma hayaliyle bitirdik. Belge mevzusunu !f İstanbul için bir detay olarak gördük. !f’in ağır bir talebiyle, “mutlaka olması gerek” gibi bir tavırla karşılaşmadım. “Biz de çok muallaktayız, biz de bakanlıkla görüşmeyi çok istiyoruz fakat bize cevap veren yok” gibi ifadeleri olmuştu !f’in direktörü Serra’nın (Ciliv). Biz o dönemi, filmi ilk kez gösterme heyecanı ve telaşıyla 
çok zor atlattık. O ikilemi yaşadık ama yok, yapacağız, dedik. Sonrasında gelecek eleştirilerle yüzleşmeyi göze alarak. Bizim için ahlaki sorumluluk o anda gerçekten karakterlere, o geçen üç yıla ve onların hikâyesinin bu gündemde, bu bağlamda gün yüzüne çıkmasına odaklıydı. Kayıt tescil belgesine başvurmaya böyle bir ruh hâli içinde karar verdik. Fakat çok stresli bir dönemdi. Kişisel olarak hislerimi anlatayım: Bizim yapım şirketimiz yoktu. Yapım şirketiyle başvurmamızın gerektiğini söylediler. Sirkeci’deki Telif Hakları Genel Müdürlüğü ofisine gidip sorduğumda mutlaka şirket kurup gelin dediler. Ama amatör yapımcı diye bir şey varmış dedim. Suat Bey diye biri var, o burada yok, bir hafta sonra gelin dediler. Suat Bey de “ben sizin formunuzu dolduramam yapımcı olmadan, sadece festivallerdeki gösterim için geçerli olabilir” dedi. Ben filmi gösterime de sokmak istediğimizi söyledim. O zaman haklarınızı bir yapımcıya devredip tekrar bu süreçten geçersiniz dedi. Ben de yapımcı arkadaşıma gönderdim filmi ve cevap bile gelmedi. Yani Bağlar’a dokunmak istemeyen çok yakın bir arkadaşım oldu o dönemde.

Sonra öteki aşamada bir yapım şirketiyle tekrar gittik. Oraya o formu vermek, filmi teslim etmek, korkunç utanç verici bir şey. Festivale başvurmakla aynı şey değil. Bir seçici kurulun, adı belli şeffaf bir ekibin ya da festival komitesinden birinin izlemesi hepimizin öngördüğü ve kabul ettiği bir süreç. Ama bir devlet kurumuna gidip o bürokrasinin içinde, kapalı bir odada kimlerin izleyeceğini bilmeden o filmi teslim etmek bir sinemacı için utanç verici. Ne yapıyorum ben, bir şeye alet oluyorum, diye düşündüm. Bir sürecin varlığını taçlandırıyorum filmimi teslim ederek. Çok huzursuzduk. Kesinlikle bu sürecin sansüre evrildiğine katılıyorum. Ama bu sürecin bir 
anda buraya gelmediğini, sinemacıların basiretsizliğiyle, herkesin herkesi yalnız bırakmasıyla ortaya çıktığını düşünüyorum. O gün benim Belgesel Sinemacılar Birliği’nden arkadaşlara dediğim de buydu: Biz bir tavır alsak üç kişi oluruz, on kişi oluruz, on beş kişi oluruz, bu tavrı neye dönüştürebiliriz? Çünkü kimse yok arkamızda.

Biz, Antalya Film Festivali’nin ön jürisi olarak seçtiğimiz film sansürlendiğinde yalnız bırakıldık. O zaman sinemacılar Antalya’daki sansür vakasında, ön jürideki üç kişiyi suçlayarak tertemiz kaldıkları ve olayın çözüldüğü konusunda o kadar ısrar ettiler ki… Bizim suçlu olmamızı
 o kadar istediler ki… Böylece onların vicdanı rahatlayacaktı, festivalin onuru temizlenmiş olacaktı. Bütün 
yükü bu üçlüye, bana, Ayşe’ye (Çetinbaş) ve Seray’a (Genç) yüklemek onları çok rahatlatacaktı. Uzun metraj yarışmasındaki sinemacılarla buluştuğumuzda sanki bize büyük bir hata yapmış, büyük bir günah işlemişiz gibi baktılar. Toplantının sonunda oradaki yönetmenlerden biri gelip şöyle dedi, “Reyan (Tuvi) da çok genç saf bir kız herhalde, çok yanlışlar yaptı.” Onlar bizi, yani belgesel ön jürisini
 saf ve beceriksizce davranarak sinema sektörünü baltalamakla suçladılar. O toplantının sonunda bile geldikleri nokta buydu. Bir türlü “burada bir yanlış var, biz toplu olarak bu konuda ne yapabiliriz?” diyemediler. Şuradan çıkalım, bunun adını koyalım diyecek tek bir sinemacı yoktu orada. Ben utanç içinde çıktım ve Ayşe’ye, bir daha asla kendimi bu pozisyona sokmam dedim. Biz inanmak ve dinlemek istemeyen insanlara tane tane neler yaşandığını anlatıyoruz ve hâlâ festivalin onurundan, filmleri orada göstermenin öneminden bahsediyorlar. Antalya korkunç bir kırılma noktası bence ve Bakur örneğinde yaşananları da hazırlayan eşik. Ama bunun adı hâlâ konulmuyor. Oraya gitti sinemacılar, filmlerini verdiler Altın Portakal’a. Bütün belgeselcileri, sinemacıları buraya getiren, işin bu noktaya gelmesine sebep olan şey gerçekten ne yalnızca festivaller ne de sadece Kültür Bakanlığı, bu toplu bir teslimiyet. Bu sektör, bu düzene teslimiyetini ifşa etmiş durumda bana göre.

Yuvarlak Masa Tartışması’nın devamını okumak için tıklayın

Paylaş