Doğa ve Can Kılcıoğlu Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakül-tesi'nde öğrenciler. Doğa'nın kör bir anne-babayla onların gö-ren çocuklarını anlatan belgeseli Üç Kulaklı, 40. Antalya Al-tın Portakal Film Festivali kapsamında bu yıl 9.'su düzenlenen Kısa Film Yarışması'nın belgesel dalında Altın Portakal kazandı. Can'ın ilk filmi Yanılış ise düşsel bir atmosfere sahip. Aynı zamanda birbirlerinin film-lerinde yönetmen yardımcılığı yapan Kılcıoğlu kardeşlerle ilk filmleri Üç Kulaklı ve Yanılış'ın yanı sıra yeni projeleri üzerine konuştuk.

Doğa, öncelikle senin filmin Üç Kulaklı'dan başlayalım istersen. Şahin Aile-si'ni nasıl buldun ?

- Doğa Kılcıoğlu : Önce kör bir anne-babanın gören çocuklarının hikâyesini anlatmaya karar verdim. Uzun zamandır gittiğim Altı Nokta Körler Der-neği'nden arkadaşlarımın yardımlarıyla dört beş aileye ulaştım. Bu aileler-le görüştükten sonra, çok uzakta oturmalarına rağmen en uygun ailenin Şa-hin Ailesi olduğuna karar verdim.

Çekimler öncesinde bir senaryo var mıydı ?

- Doğa : Senaryo yoktu, ama derdimin, anlatmak istediğimin ne olduğu ko-nusunda bir fikrim vardı. Fakat evine konuk olduğum Şahin Ailesi'ni dinle-dikçe, kafamda oluşan bu düşünce yavaş yavaş değişti. Çekim süreci beş altı günü geçmedi, ama daha önce, Altı Nokta Körler Derneği yoluyla tanıdığım bütün körlerle konuştuğum uzun bir araştırma süreci oldu. Konuştuğum kişilerin çocuklarıyla ilişkilerine dair notlar aldım ve bu notlardan soru-lar çıkardım. Yaptığımız yedi saatlik çekimi on üç dakikaya indirmekte çok zorlandık. Kurguya tüm çekimler bitip sayfalarca deşifre tamamlandıktan sonra karar verdim, yani filmin başlangıçta bir senaryosu olmadığını söyle-yebilirim. Kurgu sırasında iki kör arkadaşım da bana yardım etti.

Böyle bir hikâye bir yandan çok anlatılası bir şey, ama bir yandan da duygu sömürüsüne dönüşme riski taşımıyor mu ?

- Can Kılcıoğlu : Baştan itibaren bu konuda çok dikkatli davrandık. Belirli bir yere kısacık bir müzik koysak film dramatize edilmiş bir televizyon habe-rine dönüşebilirdi. Filmde anlatılan konular da hassas şeyler. Bu nedenle o dengeye çok dikkat ettik.

Şahin Ailesi'nin filme tepkisi nasıl oldu ?

- Doğa: Filmi ilk olarak Kadıköy'de, Ayışığı Belgesel Film Festivali'nde izle-diler. Kurguyu onlara genel olarak anlatmıştım, ama filmi izleme fırsatla-rı olmamıştı. O gece birlikte izledik filmi, Ebru'yla el ele oturuyorduk. Ben onların tepkilerini izlemekten filmi izleyemedim. Çok sevdiler filmi. Mese-la Sevgi Hanım, filmde söylediği ve izleyicileri güldüren sözlerine kendisi de gülüyordu. Bunu görmek benim için çok keyifliydi.

- Can: Hem Şahin ailesi, hem de onların o gece orada olan akrabaları filme çok olumlu yaklaştılar ve bizi candan tebrik ettiler.

Etik açıdan da oldukça zorlayıcı bir deneyim olmuş olsa gerek.

- Doğa: Neyi çekip neyi çekmeyeceğim konusunda sürekli hesaplaşma halin-deydim kendimle. Bazen fazlasıyla otosansür uyguladım gibi geldi bana. So-nuçta çeksem de sonradan vazgeçebilirdim o sahneyi kullanmaktan, ama çekmekle bile hata ediyormuşum gibi hissettim. Şimdiyse böyle düşünme-nin hatalı olduğunu görüyorum.

- Can: Bizim avantajımız, Şahin Ailesi'nin bize kamerayı istediğimiz zaman haber vermeden açma izni vermesiydi. Önceleri bu konuda tedirgindik, ama yavaş yavaş alıştık ve tuvaletle yatak odası dışında her yerde istediğimiz an çekim yaptık.

Film hangi festivallere katıldı? Festival izlenimleriniz nasıl ?

- Can: Aynı anda Antalya ve Kyoto gibi birkaç festivale yolladık filmi. Antal-ya tam bir organizasyon faciasıydı. Örneğin bu seneki festivalle ilgisi olma-yan insanlar otellerde konaklarken kısa filmciler hiç yokmuş gibi davranıl-dı. Filmleri bile gösterilmedi. Yalnızca ödül gecesinde isimleri okundu ve ödülleri verildi. Otelde kalabilmek ya da uçağa binebilmek için bile bin de-reden su getirdik.

- Doğa: Kyoto'da da organizasyon çok iyi değildi, ama orada en azından filmimizi izleyen insanlarla konuşabildik. Ja-pon izleyiciler, filmle ilgili görüşlerini topluluk içinde be-lirtmek yerine tek tek gelip söylediler. Sanırım bu biraz da aramızdaki muazzam kültür farkından kaynaklanıyordu. Orada yaşayan Türklerin olumlu eleştirileri, filmdeki bazı çok 'Türk' esprilere çok gülmeleri moral verdi bana. Bu arada, oradaki öğrencilerin olanaklarının ne kadar iyi olduğunu da öğrendik. Okulları onlara kısa film çekmele-ri için aylık bütçe ayırıyormuş. Ama yine de onların da pek çok şikayeti vardı.


Can, senin filmin nasıl çıktı ortaya ?

- Can: Uzun süredir bir şeyler yazıyordum, ama yazdığım ilk senaryo Yanılış oldu. Bir önceki film denememde evi-miz stüdyoya dönmüştü, bu kez öyle bir şey olmasın diye dikkat ettik. Salonun bir köşesini çekim için ayırdık ve de-korda herhangi bir değişiklik olmasın diye o köşeye kimse-yi sokmadık.On günde bitebilecek olan çekimler, oyuncuların zaman sorunları nedeniyle bir buçuk aylık bir sürece yayıldı. Bu da devamlılık konusunda zorluklar yarattı. Ayrıca on beş ayrı mekânda çekim yaptığımız için çekim süreci belirli bir noktadan sonra oyuncular için de yıpratıcı olmaya baş-ladı. Film aslında yirmi beş dakika olacaktı. Başta oyun-cuların yüz çekimleri ve devlet görevlilerinin diyalogla-rı olmak üzere pek çok sahneyi filmden çıkarmak zorun-da kaldım.Bir de şaryo maceramız oldu. Salondaki sahneler daha ha-reketli olsun diye Ortaköy'de bir demir atölyesinde beda-vaya dört metrelik ray yaptırdım. Tahtadan kaykayı da yaptım. Doğa'yla bunları okuldan eve elimizde taşıdık, herkes bize baktı. Ama raylar düzgün kesilmemiş, kulla-namadık şaryoyu. Bu denemeler ve başarısızlıklar da her-kes için yorucu oldu.


Oyuncuları nasıl seçtin ?

- Can: Adam rolü için en yakın arkadaşımı gözüme kestirmiştim. Kadın rolünü de yönetmen yardımcısı diğer arkadaşımın en yakın arkadaşı oynadı. Fakat en zor oyuncumuz kediydi, çünkü istediğimizi yapmıyordu. Köşelere salam saklayarak onun istediğimiz yere gitmesini sağladık; dış çekimlerde defalarca arabaların altına kaçtı, oralardan çıkardık.
Oyuncu seçiminde çok dikkatli olmak gerekiyor. Ben uzun uzun gözlem ve çekim yaptım, kamera karşısında ne kadar doğal olabildiklerini anlamaya çalıştım. Yanılış'ta konuşan ki-şinin yüzü görünmediği için o anda diğerinin vereceği tepkiler, yüzünün aldığı şekil çok önemliydi.


Konuşmayan kişinin yüzünün gösterilmesinin özel bir anlamı var mı ?

- Can: Filmin bir düşü anlatmasıyla ilgili bir seçimdi bu, kimsenin gerçekten konuştuğu gö-rülmüyordu. Girişte olayların kendileri olmadan önce seslerinin duyulması da aynı mantık-la yapılmış bir şeydi. Ama daha fazlasını anlatmak bana düşmez, onun yorumunu filmi izle-yenlere bırakıyorum.

Can'ın rol aldığı sahneler nasıl çekildi ?

- Can: O sahneleri Doğa çekti, ama kameranın ekranını kendine doğru döndürebilme özelli-ğinden yararlanıp her şeyi kontrol ettim. En çok zorlandığımız sahne teras sahnesi oldu. Ka-merayı çatıya, kimsenin duramayacağı bir köşeye koyduk ve bazı aksaklıklar nedeniyle sah-neyi tekrar tekrar çekmek zorunda kaldık. Ama en güzel sahne de o oldu galiba.

Filmi herhangi bir festivale gönderdin mi, yoksa ilk olarak Boğaziçi'nde mi gösterilecek ?

- Can: Gönderdiğim festivallerden henüz bir yanıt alamadım. Taksim'de Beyaz Fil adında bir yerde özel bir gösterim yaptım tanıdıklarıma. Seksen beş kişi geldi, daha ilk filmimde bu ka-darını hakikaten beklemiyordum. Onun dışında ilk olacak bu gösterim.

Kısa film çekmek isteyen gençler için işin teknik yanından bahseder misiniz biraz ?

- Doğa: Kamerayı bir kereliğine Belgesel Sinemacılar Birliği'nden ödünç aldık, ama emanet ka-merayla çalışmak, kameranın boşta olduğu zamanı kollamak çok zor oldu. Sonunda varımızı yoğumuzu ortaya koyarak kendi kameramızı aldık. Bu bize büyük kolaylık sağladı. Kurguyu Belgesel Sinemacılar Evi'nde yaptık. Bir başka teknik engel, mikrofonumuzun yetersizliğiydi. Bu nedenle benim filmimde çok az dış çekim yapabildik.

- Can: Yanılış'ta ışık sorunumuz oldu. Yalnızca iki halojen lambamız vardı. Her çekim günün-de, güneş batmadan birkaç saat önce çekimi bırakmamız gerekiyordu. Kurguyu evdeki bilgi-sayarımda yaptım.Doğa: Derviş oldu bütün yaz, kurgu yapacağım diye.

Bundan sonrası için projeleriniz var mı ?

- Doğa: Türkiye'de özürlülerle ilgili fazla belgesel çekilmiyor. Yapılanların çoğu da acıma duy-gusu uyandırıyor. Biz körlerle bu kadar birlikte olduktan sonra bir kursa giderek işaret di-li öğrendik. Bu kursta, dili tam olarak öğrenemediysek de, sağırların körlerden çok daha bü-yük zorluklarla karşılaştığını anladık. Çünkü dışarıdan bakınca bir insanın sağır olduğu kolay kolay anlaşılmıyor, halbuki yalıtılmış, içe dönük bir yaşamları var. Ben de bir sonra-ki projemde onların sorunlarını biraz olsun yansıtmaya çalışacağım. Üç Kulaklı'da, körlere acıyarak yaklaşmamak gerektiğini, onların birçok şeyin üstesinden gelebildiklerini göster-mek istedim. Sağırlardaysa bunun tam tersi bir durum söz konusu. Yaşamları sanıldığından daha zor.

- Can: Sağırların en önemli sorunu iletişim. Körlerin iletişim aracı herkesinki gibi dil. Ama sa-ğırların iletişim aracını toplumun geneli kullanamıyor. Ben sağırlarda sık görülen içe kapa-nıklığı, öfkeliliği büyük ölçüde buna bağlıyorum.

- Doğa: Sağırlar okullara da kurayla alındığından, pek çoğunun okuma yazması yok. Bunları öğrendikçe, nasıl bir filmle yansıtabilirim diye düşünmeye başladım. Daha çok uzun bir yol var önümüzde... yavaş yavaş.

Can, senin aklında bir şey var mı ?

- Can: Yanılış bitince kısa süreli bir rahatlama dönemi yaşadım, ama daha kurgu sırasında ye-ni bir filmin konusu oluşmaya başlamıştı kafamda. Onu yazmaya başladım. Yanılış kadar açık bir biçimde olmasa da yine gerçeküstücü bir film olacak. İzleyicinin algısını daha az zor-layan, tek bir mekân içinde geçen bir film olacak. Ayrıca büyük olasılıkla daha kısa olacak; yaklaşık on dakika sürecek. Bu arada başka fikirler de geliyor tabii. Geri-bildirim aldıkça, olumlu ya da olumsuz eleştirileri duydukça insanın üretme isteği de artıyor.


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Mayıs 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
En İyi Yönetmen Oscar'ını kim alacak?
 Fernando Meirelles (Tanrıkent)
 Peter Jackson (Yüzüklerin Efendisi)
 Sofia Coppola (Lost in Translation)
 Peter Weir (Master and Commander)
 Clint Eastwood (Gizemli Nehir)


   
Sinema rehberiniz