Aynı mekanda geçen, karakterlerin büyük çoğunluğunun aynen korunduğu, sadece zamanın beşaltı yıl ileri sarıldığı ve birkaç yeni karakterin eklendiği hikâye, yine daha çok 'ânın' içindeki komiklikleri yakalamaya dayanan, fonda dönemin ruhunu yansıtan ayrıntıların da olduğu episodik bir anlatımla perdeye taşınmış. Durum böyle olunca, Vizontele Tuuba'dan ilk filmden aldığınıza çok benzer bir tatla çıkıyor ve ister istemez ikinci filmin size sunduğu bir yenilik olup olmadığını düşünmeye başlıyorsunuz.

Bu noktada, Vizontele Tuuba'nın, öyküsündeki bazı detaylar ve çok iyi hazırlanmış jeneriği dışında pek bir yenilik sunmadığını söylememiz gerekiyor. Üstelik filmde 'yeni' olduğu söylenebilecek şeyler Vizontele Tuuba'nın ilkine göre daha zayıf bir film olmasına yol açan unsurlar olarak göze çarpıyor. 80'lere taşınan ve bu dönemin ruhunu yansıtabilmek için, Hakkari'de bir kasabaya sürülen bir kütüphane memuru ve ailesinin öyküsünü ana izlek olarak takip etmeyi seçen filmde bu izleğin, ilk Vizontele'deki televizyonun kasabaya geliş öyküsü kadar bağlayıcı olduğunu söylemek zor. İlk filmde Erdoğan, 'televizyon'un -tıpkı kasabadaki açık hava sineması gibi- yaşlısından gencine, politikacısından delisine kadar o kasabada yaşayan herkesin yaşamını değiştiren etkisini çok iyi tespit etmişti. Bu da filmin anlatımına oldukça olumlu bir şekilde yansımış ve televizyonun öyküsü, hem bir renk skalası şeklinde sunulmuş birbirinden oldukça farklı karakterleri bağlayıcı unsur olarak, hem de dönemin ruhunun kristalize olduğu bir öğe olarak işlevsel hale gelmişti. Ancak, benzer bir işleve (bağlayıcı ve kristalize edici) sahip olması amacıyla ikinci filme dahil edilmiş 'kütüphane'nin öyküsü, bu işlevleri yeterince yerine getiremiyor. Kütüphanesi olmayan kasabaya bir kütüphane kurmak ve insanlara kitap sevgisi aşılamak için çabalayan Güner Sernikli karakterinin yer aldığı sahneler böyle bir bağlayıcılığa sahip olmak için filmde nicelik ve nitelik olarak yeterince yer bulmuyor. Bu da, o dönemde yörede yaşayan insanların yaşamlarını, beşon yıl önce tanıştıkları televizyon kadar çok etkileyen 'kütüphane'nin bu etkisinin filme hakkıyla yansıyamamasına*, filmin farklı karakterlerini bir arada tutan bir anlatım öğesi olamamasına yol açıyor. Hal böyle olunca, izleyici yine 'televizyon'un filmdeki varlığından medet ummaya çalışıyor; ancak Erdoğan, doğal olarak televizyonun ilk filmdekiyle birebir aynı işlevi yerine getirmesini düşünmediğinden, televizyonu ancak Dallas dizisi, bazı eğlence ve haber programları gibi, dönemin atmosferini yansıtan detayları vermek için kullanmış. Bu noktada, Güner Sernikli'nin kitaplarla pek ilgilenmeyen kasaba halkını kütüphaneye çekmek için çareyi kütüphaneye bir televizyon koymakta bulmasıyla; öyküsünü kütüphane üzerinden toparlayamayan Yılmaz Erdoğan'ın filme televizyonun yer aldığı sahneleri yerleştirmesi arasında bir paralellik olduğunu söylemek mümkün. Sernikli televizyon sayesinde onca karakteri kütüphaneye doldurmayı başarıyor belki, ancak Erdoğan'ın televizyonlu sahnelerle onca karakteri bir arada tutmayı başarabildiğini söylemek çok zor.

Filmdeki diğer yeni karakterlerden, Sernikli ailesinin iki üyesinin filmdeki varlığı, kütüphanenin öyküsünün merkezinde yer alan Güner Sernikli'ninkinden daha da sorunlu; çünkü Erdoğan bu karakterlere birkaç yüzeysel sahneyle, kaldırabileceklerinden çok fazla anlam yüklemeye kalkışıyor. Örneğin, yöredeki kadınlara göre oldukça modern olduğunu söyleyebileceğimiz; eşi sürekli olarak farklı yerlere sürüldüğü için yeterince oturmuş bir hayat kuramamaktan, çocuklarına güvenli bir hayat verememekten muzdarip Aysel Sernikli'nin, gözyaşlarına boğulduğu sahne dışında bu mutsuzluğunu yansıtacak bir sahneyi filmde bulmak oldukça zor. Hal böyle olunca, bahsettiğimiz bu sahne de anlamsız bir hale geliyor; taşıması düşünülen duyguyu izleyiciye geçiremediği gibi, filmde de bir yere oturmuyor. Aynı durumun filme adını veren Tuuba karakteri için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Tuuba ile Deli Emin arasındaki yakınlaşma da benzer bir şekilde, Erdoğan başka başka şeylerden de bahsetmek istediği için, oldukça yüzeysel bir şekilde geçiştirilmek zorunda kalmış; üstelik bu rolde izlediğimiz, filmin tamamını kapanış jeneriğinde kendisine şarkı adanan o şirin gülümsemesiyle kotarmaya çalışan Tuba Ünsal, hem performansıyla bizi filmden uzaklaştırıyor hem de filmin ağdalı bir mesaj bombardımanıyla bitmesine yol açıyor. Erdoğan, kasabada sağcılarla sürekli çatışma halindeki sol grubun örgüt isimlerini bir tepeye yazan Deli Emin'in, Tuuba kasabadan ayrılırken ona hoş bir sürpriz için aynı tepeye yazdığı adını, oldukça ağdalı bir kaydırmayla gözümüze soktuğunda, 80'lerde o karamsar dünyaya rağmen hâlâ mutlu olabilen karakterlerin varolabildiğini de zihnimize kazımış oluyor; Tuuba'nın, yani aşkın adının büyüklüğü karşısında dönemin en büyük gücü askerlerin ne yapacaklarını bilemeyen karıncalar gibi kalmalarını hoş bir sahneyle perdeye taşıyan Erdoğan'ın, filmin son bölümüne sıkıştırdığı bu alt metinde de sesi yeterince güçlü çıkmıyor ve ne dediği tam olarak anlaşılamıyor.

Yazının şu ana kadar olan bölümünde yalnızca Vizontele Tuuba'ya yeni eklenen karakterlerin ve bu karakterlerin filme dahil olduğu eksen konumundaki kütüphanenin öyküsünün filmde yeterince iyi işlenemediğinden bahsettik.

Devamı için lütfen tıklayınız


Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Şubat 2004 sayısından alınmıştır.

 
 
En İyi Yönetmen Oscar'ını kim alacak?
 Fernando Meirelles (Tanrıkent)
 Peter Jackson (Yüzüklerin Efendisi)
 Sofia Coppola (Lost in Translation)
 Peter Weir (Master and Commander)
 Clint Eastwood (Gizemli Nehir)


   
Sinema rehberiniz